31.03.2011

long vehicle

sevgilim okuyucu, sanırım uzun bir yazı olacak. sanırım gece de öyle olacak. hem belki sabahlar olmaz. kim bilir? ama işte ben bilemem. şimdiden söyleyeyim de sonra ayar olma bana. ve yine şimdiden söylemek istiyorum ki; karışık bir yazı da olabilir. hatta ve hatta yine söylemek isterim ki "yazı mı lan bu" da diyebilirsin. hülasa-ı kelam iade sistemi çalışmıyor bu blogda. ha bak ama; istediğin satırda, istediğin cümlede, istediğin kelimede çıkıp gitme hakkın elbet saklı. yazılarımda paragraf olmadığı için o seçeneği eklemedim. paragrafseverler ve istediği paragrafta gitmek isteyenler adına üzgünüm. gerçekten.
ama bilirsin seni severim. ve biliyorum ki sen de beni.
e o vakit haydi sevişelim!
.
sene geçen sene bu zamanlar. demiştim ki havalar daha bir bahar ve daha bir kelebek yakalama kıvamındayken; " bir iş daha buldum. sabahları yolun solundan solundan, güneşten kaçarak gittiğim. aradığım işi henüz bulamadım ama. bulayım yazmayı bırakacağım."
üşenmedim googleda gün hesaplama programı bulup hesaplattım. tam tamına üç yüz on üç gün önce söylemişim bu kelamı. o günden bugüne üçüncü işim. ve bakıyorum ben hala yazıyorum.
ve anladım ki; hep yazacağım!
hayır hayır sadece tüm iş yerleri, tüm patronlar, tüm godikler her yerde aynı, hepsi boktan, ben kral olduğum için değil. (e aslında biraz öyle de) asıl neden aylaklık ve tembellik ruha silinmez bir dövme gibi yahut kare bulmacalarda en çok sorulan EN damgası gibi vurulmuş. sökülmüyor, atılmıyor. en amansız aşk bile gün gelip soluyor, siliniyor, dillere pelesenk olan üç bin iki yüz kırk iki defa dinlediğim şarkı gün gelip kayboluyor, ne bileyim yeri geliyor beşiktaş alayına gidiyor ama bu aylaklık, bu özgür ruh başka bir şey usta. başka bir şey. iş yerinden çıktım mı bütün ayarlarım normale dönüyor. istediğini elde etmiş mart kedisi gibi sırıtarak geldim yolun çoğunu misal bu akşam. bahardan diyorsun ama değil. yarın bahar bitecek gene aynısı olacak. sen seni bilmezsen beni bil. ben kendimi biliyorum. ve evet her daim kulağımdaki şarkıların etkisi yadsınamaz bu cinaslı uyak hallarıma. ama işte özgürlüğün verdiği bir rahatlık bu. her şeyi ilk defa görüyormuş gibi bakıyorum etrafıma misal. kitap okuyamıyorum akşamları. okuduğum kısımlar ise sadece sabahları. hem belki de sabah okuduğum o cümledir bugünkü sarhoşluğuma neden olan. bilemiyorum. söylemiştim. ben her şeyi bilemem. ama şu cümle var ya; leave the negativity and focus favors. okudum beğendim ve yazdım bilgisayarıma yapıştırdım hemen. tamam hararet yapma hemen sevgilim, ingilizce falan bildiğim yok. ibnelik yaptım. ama orta düzey ingilizcemi iyi derecede ingilizce bilene çevirmek için inanılmaz bir istek duyuyorum şu bir aydır. anlatsam ağlayamazsın. kısa süreli işsizliğin başa vurma olayı olabilir. ya da rusya'ya vize kalkmış ondandır.bilemiyorum. ama sadece bununla kalmadı. başka orta vadeli planlarım da var benim. burada hepsini söyleyemem utanırım. inanmadın değil mi? tamam söylemek istemiyorum işin gerçeği. daha fazla ibnelik olsun istemiyorum. ama işte önceki sabah candan ablam o harika sesi ve sözleriyle bahar diye çağlarken ve biz rüzgarı da arkamıza almış, freni patlamış as-900 kamyon gibi e-5 e salınırken bu planlar vardı aklımda. ve şapşal şapşal gülüyordum. ama ne zaman ki, rampa çıkmaya başladık, trafik yoğunlaştı, sting mad abaut you demeye başladı. planlar alt üst oldu. canım sıkıldı. oysa demiştim ingilizcem kâfi değil. ama sorun zaten kafada. bir siyah bir beyaz. gri yok ben de. ama gidip gelirken grileşiyor işte hayat. ve fakat sağ olsun sevgili doktorum. çok sağ olsun hem de. çoook uzaklardan bir kitap önerdi bugün. seviyorum böyle şeyleri. can doktorumu da elbet. iki sene oldu görüşmeyeli. ama unutmadık birbirimizi. hele ki o. doğum günü, iş güç çoluk çocuk nasıl falan. arada arar sorar. ben de onu severim. işte bir kitap söyledi. bu tam senlik dedi. ama keşke sayfasını söylemeyeydi. 900 küsür falanmış. bizim tek düzen kitaplardan halliceymiş. tutunamayanlara ve olasılıksız'a tutunamamıştım zamanında. ama işte benim için böyle özel siparişlere çok sıkı tutunur, sarıp sarmalarım pamuklara. hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür. zaten ömür imtihanla geçiyor biliyorsun. neyse, kitabın siparişini hemen verdim, ismini vermek istemediğim bir kitapçı internetinden. teşekkürler bir kez daha doktor. oraya kucak dolusu selam!
ha bi de bu akşam salak salak gülücük dağıtırken etrafa, sokaktaki simitçiye, masum güzellere, kuşlara, kediye, köpeğe, collateral filmindeki kurta benzeyen bir kurt ama köpek gibi de. dört ayaklı değişik bir şey. gözler parlak parlak böyle. iki kere izlediğim o filmin, o sahnesine gidip geldim böyle.bir otomotiv şirketinin, bir otomobilinden bir levha yere düşmüştü. x oto diyordu üzerinde. (hayır reklam olmasın diye değil, ismini unuttuğum için x yazdım oto şirketini) bir seyyar satıcı aksayarak yürüyor, ardında bu atıl kurt, otobüs ışıklarda durdu, bu kurt bana, ben kurta baktım bir süre. güldüm sonra komiğime gitti. başını çevirdi pezevenk. sallamadı beni. gerçi tom cruise abi de gülmemişti filmde. bir hesaplaşma vardı aralarında. ama benim elin tanımadığım kurdu ne hesabım olacak ki? uzatmayalım. sonra önümdeki sempatik ama dahası çok güzel kulakları olan kızı fark ettim. esmerdi. ve güzeldi. profilden ise çok sempatikti. yanındaki adam kalkıp gidince. genç bir delikanlı oturdu. komiklerdi ve güzellerdi. bir şeyler konuşmaya başladılar. adres soruyor sandım kız önce. müzik sonuna kadar açık olduğundan onların seslendirmesini yapıp, film çeviriyordum kafamda.
 -hastane durağına daha var mı? dedi kız.
 -ooo çok var. ben sana söylerim. dedi delikanlı ve sonra cüzdanını çıkardı. bir sürü banknot gözüküyordu. sayamadım. bir de sayısal loto. hangi rakamlara oynadı ki acaba? ben de oynasa mıydım. şu iterationlaırn telifini öderdik hiç olmazsa diye düşündüm. dünya turu falan en sonra. önce sözüm söz. neyse sonra delikanlı sen tut , yarım tomar banknotu kıza ver. kız bir şey dedi. oğlan güldü.
-banka soydum...dedi sanırım.
kız da güldü. ben de peşlerinden güldüm. sessiz ama. o sırada duman'ın en sevdiğim üçüncü şarkısı oje çalıyordu müzik çalarımda. kız çok sempatikti. kulakları çok güzel. çocuk da çok komikti. bir müddet onları izleyerek gülerek, dışarıyı izleyerek gittim. sonra gamsız hayatı söylemeye başladı candan erçetin. çok içtendi. sözleri ise deliyordu bu akşam beni. bir zamanlar şarkı sözlerini hiç dikkate almazdım. sonra almaya başladım. aslında alıp almadığımdan emin değilim ama işte bu işin kralı teoman ise kraliçesi candan erçetin'dir. kanımca tabi seni bilemem usta.
mesela;
çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca
çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca
bu nasıl bir söz öbeğidir allahım.
sanki bana diyor sanki beni anlatıyor. belki de seni. bilemem usta. ama çok derin sözler işte.
şimdi ve bu akşam joy fm dinliyorum. çok duygusal parçalar. romantik değil ama duygusal. hüzünlü şarkılar çalıyorlar. ve galiba yazacaklarım burada bitti.
.

28.03.2011

sebepsiz

işte bazen de böyle durup dururken garip ve sebepsiz bir sevinç dalgası yayılıyor bünyeme. en az sebepsiz sıkıntı kadar sinir bozucu aslında. sanki birazdan büyük ikramiyeyi yahut oscar'ı, altın ayı'yı, altın portakal'ı, altın örümcek'i, işte altın olan ne varsa benim kazandığımı açıklayacaklarmış gibi sevindirik bir his. lakin gel gör ki ortada somut bir şey yok usta. sadece garip bir sevinç dalgası. öyle ki hiç tanımadığım insanlara hatta tüm insanlara, en şoparından en tikisine, en cahilinden en kültürlüsüne, en fakirinden en zenginine, en hidayetinden en kerem tunçerisine, ayrıcalıksız, sınıfsız, katmersiz, kambersiz bir sevinç hali. bir sevgi kelebeği oluyorsun hemen oracıkta. ve elbet doğal güzelliklere daha bir bağlanıyorsun tıpkı bu akşam olduğu gibi. kız çok güzel değildi ama bacakları kusursuzdu mesela. fakat geçici işte her güzel şey gibi tüm bu anlar da. çabuk bitiyor. zira onu fark ettiğimden bir durak sonra indi. unutmayım diye yazmak istedim. ve yine unutmadan monica molina bu aralar favorim ustam.
.
monica molina - ay amor

24.03.2011

portre

bana hep olur mesela. bir insan görürsün. üstelik hayatında sadece bir kez görürsün. (internet vasıtasıyla) hatta ve hatta yalnızca fotoğrafını görürsün. ama öyle bir yüzdür ki; insan bu dersin. yılların verdiği yorgunluğun tüm izlerini, yaşam mücadelesinin neredeyse her satırını okursun bu yüzden! onca yaşanmışlığa ve de yıpranmışlığına rağmen insanca bakan bir yüz. umutla ve hepsinden önemlisi sevgiyle bakan bir çift göz. üzülürsün sonra. hem de çok. tanımıyorsundur bu insanı. ve tanıma şansın artık hiç yoktur. öldüğüne mi yoksa artık onu tanıyamayacağına mı, her geçen gün azalan umuduna umut katamayacağına mı ya da ne bileyim ne olduğunu bilmediğin bir şeye üzülürsün işte. üzülürsün. radyoda anlamını bilmediğin bir şarkı çalarken bunları düşünürsün. ve sonra kendini sigaya çekersin. sen  mithad selim. evet sen. terk-i diyar ettiğinde. ardında böyle bir resim bırakabilecek misin bakalım? ya da dahası böyle bir fotoğrafını koyabilecek bir dost bırakabilecek misin ardında? yahut dost bildiklerinin haberi olacak mı gittiğinden?
ardından iki kelam yazacak birileri veya, de, da, ki, ile, mi vs. vb.? noktalı virgül ustam. oysa hüzünleri evde bıraktığımı sanıyordum uzun zamandır. bi'saniye burnum akıyor. hayır ağlamıyorum. mevsim gribi diyorlar. ne demekse. ya da ben şimdi uydurdum bir tarafımdan. bilmiyorum. ama bahar diyorum usta. hala çok uzak. ve çok. ve lütfen şimdi küfretmek istemiyorum. dün akşam gelirken not defterime karaladığım yazılarımı bulamıyorum ama. burnum hala akıyor. hapşırıyorum da biraz. ve bahar. anladın sen ustam. anladın sen.

19.03.2011

paris

sabah erken sayılabilecek bir vakitti. kahvesini koşar adım içen iş adamları triplerinde aceleyle hoş bir kafeden çıkıyordum ki, onu gördüm. kafelerin kaldırıma taşan sigaralı bölümünde bir yandan kahvesini yudumlarken öteki eliyle sigarasına hakim olmaya çalışıyor, yuvalarından fırlayacakmış gibi duran kocaman ama çok güzel gözleriyle de bana bakıyordu. işte bu çok güzel kadına ben çok, çok kötü baktım usta. oysa yapmazdım hiç. içime bir şey girdi sanki o an! o melek yüzdeki sinsi şeytanlığı mı fark ettim? neden? bilmiyorum. bir şey. ama ne? his. iyi olmayan bir şey. kalabalıkta yürürken yüzüme üfürülen sigara dumanından tiksinir gibi buruşturdum yüzümü. hızlı adımlarımı daha da sıklaştırırak yürüdüm. köşedeki kitapçı, ki o çok güzel şarkılar çalan kitapçı bu cumartesi az önceki gerginliği şölene, zevke, sefaya dönüştüren kıpır kıpır bir fransızca şarkı hediye ediyordu bu yorgun şehre. nerede olursa olsun , sokakta bir fransızca şarkı duyduğumda hiç gitmediğim paris'te hissederim kendimi? bugün bu bulutlu cumarteside daha çok hissettim bu duyguyu. hem paris'te deniz var mı usta!? martılar, sanki şarkıya eşlik ediyorlar. kapalı ama yine de iç açan masmavi bir gökyüzü. adımlarını düşünerek değil ama adeta sayarak atan canım insanlar. ve güzel yağmur. sonra bu vapurlar. hayat falan. ve tabi ki deniz. az ilerde ipini koparamamış balon. şehri köstebek yuvasına dönüştüren metro inşaatı bile engel olamıyor tüm bu coşkuya. diyorum ki şimdi burası bu şehir bu gök kubbe altı bir kaç dakikalığına paris olsun usta! ha olmaz mı? şarkı bitene dek en azından. ve öyleyse en çok clichy'de olmak istedim şimdi yalan yok. henry'nin kafelerin birinde kahve içmek bir de. ve sanki soğuk su içmiş de o yüzden kısılmış sesiyle bir kadın çok romantik ama bir o kadar hüzünlü ama aynı zamanda coşkulu bir şarkı söylesin. belki o da gelir! hatta belki çoktan gitmiştir de beni bekliyordur orada. gelişigüzel akan ırmakta başıboş giden bir sandal gibi düşüncelerim de kendim de akıp gittim bu cumartesi kalabalığında. bedenim bu sarhoş kalabalıktaydı ama ruhum clichy'deki o salaş kafedeydi. gençlerin önüme tutukları renkli nesneleri anlamıyor, seslerini duymuyordum. fluydu her şey. oysa clichy apaçık ve netti zihnimde!
balık pazarının o tarihi dokusu ve kokusu narkoz etkisinden çıkardı beni sonra. ama vakit hala erkendi. buna rağmen canlıydı balık pazarı. kokusundan ziyade bu hayat veren canlılığı çekiyor en çok beni buraya. kardan sonra içe çekilen o soğuk ve tertemiz ayaz gibi çekiyorum bu kokuyu da içime. sonra komşu fırından kahve, starbucksdan kek kokusu geliyor karışık! ve sonra çok güzel bir kadın parfümü. baş döndüren. ama hangisi bilmiyorum. önce şarkılar, sonra bu güzel kokular öldürecek beni usta. ama hayır yasaklamasınlar güzel olan hiç bir şeyi. sanırım şimdi biraz yazı ve elbette kahve zamanı. yok hayır, sigara yok. kapattım o defteri ben.
uzun zaman oldu. unuttun mu...?

17.03.2011

bahar

ayşe diye seslendim arkasından bakmadı
bir daha bağırdım bu sefer daha yüksek ve tok bir sesle; ayşe
yok bakmadı yine.
bir koşu yetiştim ardından.
baktım. o da bana baktı. şaşkındı!
şaşkındım!!!
ayşe değilmiş.
uzun bir yazı yazmalıyım dedim ve hızla uzaklaştım yanından. metrobüs turnikesini geçer geçmez fırlattığım kağıt çöp kutusuna cuk oturdu. gülümsedim. şaşırıyor, kırılıyor, gülüyor seviniyorum aynı dakika içinde. o sırada sting kulağıma shape of my heart diye üflese de serdar ortaç üçlüsü çekiyorum evlenme dairesinin tam orta yerinde. heyaat beni neden yoruyorsun diyorum. oysa ki kendi kendime yeniliyorum tıpkı şarkıdaki gibi. anlıyordum. ama anlamak istemiyordum bazen kendimi. lakin uzun bir yazı yazmalıyım. her ne kadar papaza kızıp oruç bozmaya kalksak da geçmiş günlerde. yazmak iyidir usta. rahatlatır hem. ama işte en yakınımdaki tüm canlı ve hatta cansızları bir kenara bırakıp hatta hatta tası ve tarağı da almadan. bir kendim. bir ben. hissediyorum. yakın gibi. ama ve sanırım şimdi uzun bir yazı yazmalıyım ustam. uzun bir yazı!
yan flüt olsam mesela, narin bir el çalsa durmadan çalsa beni. hiç bıkmadan, usanmadan. nefesi nefesime değse. saçı yüzüme. yan flüt olsaydım mesela.
bak şimdi love somebody çalıyor bunları düşlerken. ama yazmak lazım usta.
aslında benim için önemsiz olsa da önemli bir gündü. ikinci görüşmeye çağırdıklarına göre niyetleri ciddi olmalıydı. sabahın köründe kalktım kaç zamandır olduğu gibi. bir duş, bir tıraş sonra en sevdiğim takım elbise. yalancı gülümseme suratta. tam teçhizat hazırdım işte. ama sorun şu ki saat 8:00. görüşme 13:30 da. duramadım çıktım dışarı. ciğerci kedisi gibi sevdiğim mekanları dolaştım biraz. sonra randevuma yetiştim tam zamanında. görüştüm. ve şimdi eski iş yerimin beş yüz, müstakbel işimin de bin dört yüz metre uzağındayım. yaklaşık olarak elbette. bir alışveriş merkezinin kafesinde yani. evet o kahveden içiyorum. ve insanları seyrediyorum. neşeli, hüzünlü, sinirli, hissiz insanlar. iki gündür geliyorum ve sanırım seviyorum burayı. piyanistini çaldığı müzikleri, süslü havuzunu. sanırım en çok sade kalabalığını. yine de tanıdık bir yüz bir ses arıyor böyle yerlerde insan. çok eski bir dost mesela. ya da yeni tanışılmış. bir serendipity olabilir mi? hoş bir tesadüf. bu bahane ile insanları izliyorum şimdi. ya da insanları izleme bahanesiyle arıyorum o tanıdık yüzü. kıdemli piyanist otomatiğe bağlamış piyanoyu ismini bilmediğim bir çeşit buzlu kahve içiyor. havuz kendi halinde eğleniyor. ha bir de çocuklar havuzun kenarında.
görüşmeyi düşünüyorum. kendimi inandırdığım yalanlarıma sanırım müstakbel patronum da inandı. ne kadar çok istediğimi belli ettim işi. bir haftaya kalmaz çağırırlar sanırım. öyle dediler çünkü! asıl istediğim bu değil tabi ki. yaşamaya mecburuz ama. uzun yazmalıyım bugün usta. fakat bu sıralar çok düşünür oldum bunu usta. kartları ve kapıları açık tuttuğumda hep. sonuç hüsran oluyor. gizli, kapaklı tepeden ve kibirli mi olmak gerek diye sormuyorum dikkat edersen. ama evet yine de deveyi gütmek lazım. bir umut. uzun yazmak bir de.
otomatik müzikten sıkılıyorum. charles - emmenez moi diyor kulağıma kulağıma şimdi. ve insanlar ki özellikle çalışanlar, ki plazacılar çoğu, biteceği endişesiyle doyasıya yaşamıyorlar bu bir saatlik özgürlüklerini. gerginler. her hallerinde belli. tıpkı benim bu isimsiz aylaklığımın tadını çıkaramadığım gibi. gerginiz hep.
şimdi tam çaprazımda evli bir adam oturuyor. yüzüklü ve gözlüklü. üst kattaki çiçekçi kız gülümseyerek kaçırdı gözlerini suçlu suçlu. telefonla ne konuşuyordu acaba? adam kahverengi pantolonlu. nokia telefonlu. saçları geriye taralı. sanki bir artiste benziyor ama değil. temiz yüzlü biri. arkadaşları geldi bu arada. ama bir dakika, en uzak köşedeki kadını hiç görmedim ama gülüşü tanıdık geliyor. tanıdık yüz. belki bu olabilir mi? kim blir? ama ses, ya ses?
sessizlik.
bazen içimde iki tane ben olduğunu düşünüyorum. bir tanesi. çok iyi çok anlayışlı. mantıklı bir de. eh bazen duygusal. ötekisi; az önce sinirlenen ergen gibi gergin. ama dobra. fakat biraz bencil gibi. tez canlı. sabırsız diyorlar bazıları. uysal, biri. öteki, vahşi bir at gibi. dizginlenemez. evcimen beriki. aklına eseni yapan öteki. burcum mu? hayır ikizler değil. tamamlanmalı ama işte insan bir şekil bir zaman ve bir yerde. bütün olmalı. yoksa bu ikisi arasında kalan hep ben oluyorum sonra. arafta. onların keyfi gıcır tabi. herkes kendi halinde. olan.... neyse, uzun yazmak lazım bazen.. şarkıların peşine düşüyorum bazen de bütün işi gücü bırakıp misal por favor'u o çatal sesli şarkıcıyı ve şarkısını buldum sonunda. o gün seksen altı defa falan dinlemişimdir. hala da severek dinliyorum ama bu sabah. yine yeniden başka bir fransızcaya şarkıya vuruldum. soha dedi dj ama. nasıl yazılır nasıl okunur bilemem. yüreğe işleyen bir şarkı. melodi, sözler de öyledir eminim. çok güzel bir şarkı. bulmak için sabırsızlanıyorum. ama önce yazmak lazım.
şarkı demişken az önce boat on the river çalarken çayı demlemeye gittim. oysa ki en sevdiğim şarkılardandır. şarkılar bir şeylerimizi çalıyor belki ama usta. onlarsız olmaz. olmuyor. olmamalı da zaten! ben mesela bahar'ı bir başka dinliyorum şu üç gündür. bahar geldiğimde mi böyle olurum ben yoksa.... uzun yazmak lazım..
durmadan. çalakalem. yazmak ve dinlemek. dinlemek ve yazmak. ama yok okuyamıyorum bu aralar. üniversiteli kız misal dönüşte benim bitiremediğim tuğlalardan olasılıksız'ı bitirmeye çalışıyordu. allah kolaylık versindi.. otuz beşlerdeydi daha çünkü...
ama şimdi yunanca bir şarkı çalıyor radyomda usta.
dans etmek istiyorum şimdi hiç durmadan ve de yazmak çalakalem.
şarkı söylemek bazen.
ve yaşamak sonsuza....

12.03.2011

sakızgülü sokağı



sanki görünmez ve bilinmez bir bağ var bu sokakla aramızda. kadıköy'e ne zaman gitsem ne yapar ne eder bazen farkında olarak bazen de olmayarak bu sokakta bulurum kendimi. ilginçtir fıkra özrüm gibi sokak ve cadde isimlerini tutamam aklımda. ama bizim evin sokağının dışında ismini ezbere bildiğim tek sokak sakızgülü usta. hani sokak muhtarlığı kontenjanı açılsa aday olacağım yegane sokaktır burası!
bugün yine kışla karışık ama muhteşem bahar havasında sahaflar, balıkçılar yaparak nazım'ın piraye'sine gitmek üzere yürürken ve daha kestirme yol varken ayaklarım ve beynim beni daha uzun bir yol katederek sakızgülü'nden çember çizdirdi. sonradan yüreğim de eşlik etti bu ayak-beyin koalisyonuna. gördüğüm en uyumlu koalisyondu. o yüzden bedenim de fazla direnmedi. uysal uysal ama siya siya çıktım o baştan çıkarıcı yokuşu.
hani nasıl desem değişik, gizemli ama aynı zamanda aleni bir huzur, bir yaşanmışlık, belki pişmanlık, ama ille de aşk var bu sokakta. tarif edemeyeceğim zorlukta ama çok güzel bir duygu.
bir sokağa aşık olur mu insan?
ben oldum işte. her metrekaresine. intizamla dizilmiş taşlarına, santranç piyonlarına benzeyen tretuvar korkuluklarına, tıpkı bir yılan gibi uzanan kıvrımına, dükkanlarına, sinemasına, güneşlenmeyi pek bir seven aylak kedi ve köpeklerine, gölgesine, güneşine. hayat veren canlılığına belki de. seviyorum seni sakızgülü.
seviyorum!

11.03.2011

nefes

günlerden cuma. rüzgarlı bir moda sahili. ama güneş harika. nostaljik ve fotoğrafik sokaklar, kediler, bitmeyen şarkılar, deniz, mavi, bahara çalan yosun kokusu, tekrar güneş, gemiler, martılar, yakamoz. karşı kıyı ki; ayasofya, sultanahmet ve hezarfen'ın kulesi!
ve elbet hey özgürlük.
amma ve lakin tüm bunlar olurken alttan alttan bir iç sıkıntısı. farkındalıklar ve zorundalıklar. zor. çok zor. ama ve yine de diyorum ki sevgili; ne güzel şey nefes almak.
hem ne güzel!
evet...

9.03.2011

markiz

kısa filmler geçiyor beynimin içinden. festival gibiyim. belki katılan olur. şimdi çamlıcanın başka bir açısındayım her zamankinin aksine. antenler eskisinden de çirkin gözüküyor gözüme.. ama işte köprü. ya boğaz. ve bu manzara. fransızca şarkılar kadar güzel. fransız dedim de; istiklaldeki o fransız güzel, ne güzeldi. annesiydi sanırım yanındaki. ama bu kadar sade, bu kadar duru, bu kadar fransızını görmedim ben usta. şiir gibiydi. kararlıydım. gördüğüm en güzel fransızdı. ha dersen ki kaç tane fransız gördün hayatında? susarım öte yandan. diyorum ki ; oblomov'un hangi çevirisini okuyacağımı bilemedim usta. mephisto'da çok güzel müzikler çalıyorlar ama. sık sık gitmeli. başka zaman fırsatım olmayabilir. ama kararsız kaldım oblomov'da. anasına bak kızını al. iki farklı çeviriyi yan yana koymuşlar. biraz kararsızlıktan biraz da okuyacaklarım daha bitmedi diyerek züğürtlendim. almadım.
ama işte şu etiketli, markalı kahve dükkanlarının kahvesini hiç beğenmiyorum yalan yok. arkadaş hatırına girdiğim için, zorla içtiğim için belki de. ama markiz öyle mi. ikinci kez aşık ettirdi bana kendini. hele cam kenarına bir yere kurulduysanız, bir dünya insanın akıp geçtiği istiklale nazır. dünyanın sahibi gibi oluyor insan. hem güzel oluyor. bilmiyorum herkese öyle olmayabilir. renkli ve zevkli bir konu sonuçta. ama işte markiz harika diyorum. ve seviyorum. hem sevgi için daha ne kadar ileri gidebilir ki insan?
.
sezen aksu - bir istanbul hatırası
.

8.03.2011

the international (2009)



- gerçekle kurgu arasındaki fark da işte budur.
kurgu mantıklı olmak zorundadır!

5.03.2011

erkekler ağlamaz

içimde yankılanan erkekler ağlamaz şarkısıyla uyandım yeni güne. kafamın içinde tekrar ve tekrar bu şarkı dönüyordu. nilüfer söylüyordu sanırım. beynimin tüm kılcallarıyla eşlik ediyordum ben de. çok kötü bir geceydi. şarkı geceden kalmaydı. ama sabahın yedisinde odama adeta destursuz dalıp beni uyandıran güneş bir şeylerin habercesi gibiydi.
inanmadığım işaretlere inat üstelik.
kırkbeş dakika sonra nazım hikmetteydim. iki telefon görüşmesi yaptım. son zamanlarda okumadığım süre ve sayfada kitap okudum. mektup yazdım uzun uzun. telefonum şarj olurken, akvaryumdaki kaplumbağaları izledim. düşündüm. özledim. acıdım. acıktım. kaşarlı tost ve çayına aşık olduğum piraye'nin en küçük odasına kuruldum iç güveysinden hallice. sıcaktı oda ama içim üşüdü. etraftakileri izledim. sadece izledim bu sefer. hikayesizlerdi. ya da benim yazmaya takatim yoktu.

sanatçılar sokağından bahariye'ye çıktığımda sihirli bir el dokundu sanki omzuma. güneşe doğru yürüdüm bir baştan diğer başa bahariyede. sakızgülü sokağına hangi arada girdiğimi hatırlamıyorum. güneş mi yoksa okuduğum kitabın etkisi miydi bilmiyorum. lakin işte bir değişiklik hissediyordum bünyede. güneşi önce yüzümde sonra tüm hücrelerimde hissettim. şimdi daha iyiyim. sanırım.
evet evet. iyiyim. hatta gülüyorum bile nerdeyse bir haftadır ilk kez. sakızgülünden inerken belediyenin geri dönüşüm kutusuna yazılan yazıya güldüm önce. ve sonra bir cafenin önünde güneş banyosu yapan kurt köpeğini kıskandım. öyle gamsız, öyle keyifli güneşleniyordu ki yanına kıvrılmak istedim oracıkta. hatta izledim de bir süre. dükkan sahibinin meraklı bakışları arasında gülümseyerek alkım'a yöneldim sonra.

sakızgülü bitiminde ilginç bir biçimde bugüne kadar üzerimde pek durmayan sabrın, sanki tüm ruhuma işlemiş olduğunu gördüm. artık eskisi gibi gibi telaşla yürümüyor, adeta sokakları, insanları ve hatta güneşi içime sindirerek hareket ediyor, araçların önüne atmıyordum kendimi. akıl almaz derecede üzerime oturmaya çalışan bu değişim kıyafetini inceliyordum yürürken bir yandan. her ne kadar küçük dokunuşlar da olsa bir değişimin içine girdiğimi seziyordum. belki de sırf bu nedenle aynı saniyelerde üç değişik hissi görebildim. kaldırımda bana doğru koşan çocuğun masumiyetini, babanın sevgi dolu yüzüne inat annenin tehlikenin çok uzağında olan çocuğu için endişesini aynı saniyeler içinde görmek ilginç bir deneyimdi.

ve şimdi alkımdayım. bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandan bu satırları karalıyorum.
yeni aldığım kitabın bir bölümünü okuduktan sonra yapıyorum tabi tüm bunları.
iyi ki çıkmışım bahariye'ye ve güneşe.
çıkmasam deli olacaktım. yazmasam da!
.
nilüfer-erkekler ağlamaz
.

3.03.2011

öpücem

insanın sahici dostlarının, arkadaşlarının olması güzel şey tabi. nane şekerinin boğazı ferahlattığı gibi ruhu hafifleten arkadaşların olması diyorum. hem bu zor vakitte. öyle ki dün gece nefes donduran soğukta açıp pencereyi seni seviyorum lan hayat diye böğüresim bile geldi! o derece. lakin ve ama abdülhak şinasi abi ne demişti. 'dakikası, saatini tutmaz insanoğlunun. değişiriz..'
değişiyoruz.
o yüzden şimdi bu yedi buçuk sabahında; bi siktir git kendine çay koy lan hayat, uğraşma benimle! diyesim de var. ama küskün değilim. kızgın da. kimseye..
kıpraşma dur öpücem dedim sana.

1.03.2011

şekersiz

hayatta iki türlü adam vardır sevgilim. bunlardan ilki küfür edilesi adamlardır. diğeri salladığın küfürün yarısı boşa giden adamsılardır. misal gecenin bu yarısı uykum kaçtığında eskiden olsa önce sağa sonra sola döner ve sonra tekrar sağa döner gibi yapıp solumdaki soğuk duvarda sıkıştırıp alırdım uykumu sabaha karşı beşte. ama şimdi üstüne bir fincan kahve. ki şekersiz ve dolayısı ile tatsız içiyorum. ama inadına, çok az kaldığına inandığım tüm güzelliklerin şerefine. herkesin bir 28 şubatı vardır hayatında. benimkisi dün gerçek oldu mesela. kovuldun mu istifa mı ettim ben de anlamadım. karışık, yorumlanamayan bir rüya gibi her şey, herkes. anlayacağın biraz flu. yaşamak, insan olmak da öyle değil mi zaten. oysa vita tenekelerinde yetiştirdiğimiz pencere önü çiçeklerimiz vardı eskiden bizim. telefunken televizyonumuz sonra. hepsinden önemlisi, adam gibi adamlarımız vardı kıçı başı oynamayan. mert adamlardı. tabi çocuktuk o zaman. bilemezdik. hem şarkılar da haber vermiyordu bu denli kirleneceğini dünyanın o vakitler. ve şimdi kapalıçarşıda kaybolmuş çocuk gibiyim. hatta dokunsalar ağlayacak gibiyim de. ve paramparça.  evet şarkılardaki gibi tıpkı. vakit bir türlü geçmezken yıllar nasıl da geçiyor mesela. ve tam da bu esnada sormak isterim; aylaklığın bedeli mi ağır yoksa bir kilo pamuk mu?
soruyorum işte; nedir mesele, hem nedir?