31.12.2009

iki bin dokuz

bir metrobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık yahut ha asıldı ha asılacak. sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile gülen bu sarışının özellikle gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki mahalle hatta ilçe sakini o olacak belli. hafta boyu içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi, kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. belki şu bir metrobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös şu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı amca metrobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve vakuruyla dim dik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışardan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyette ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan çekinmiyordu. anlaşılan o ki bir kaç saat sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış iki resmin arasındaki iki bin dokuz farkı bizlere sunmak istemişti. dedim ya bugüne değin hiç bu kadar güzel ve çekici bulmamıştım bu manzarayı. öylesine huzur dolu, öylesine berrak bir manzara. hani ölmenin yeri ve zamanı var mı bilmiyorum ama varsa da en kallavisi böyle bir yer olmalıydı mutlaka. ölüme nereden geldik şimdi. tüm güzellikler gibi bir köprü uzunluğunda kısa sürdü elbet bu güzelliği yaşamakta. hemen sol arka çaprazımda esmer güzelini görünce yazmayı özlediğimi fark ettim. aslında esmer güzelini görmesem de yazacaktım. çünkü 27 aralık pazar günü kendime söz vermiştim. geçen bir yılın hatırına, bir yaşına daha giren blogun hatırına elli beş readers'ın hatırına, ara ara sönüp tekrar alevlenen içimdeki yazma aşkının hatırına, her daim çantamda taşıdığım kalem ve defterin hatırına, gün gelir bu yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup hey gidi günler diyebilmenin hüzünlü tadına varmanın hatırına, zorla bir şey yapmayacağını bilip iyi seneler dileğiyle niye yazmadığımı merak eden sevgili arkadaşların hatırına, bugüne kadar kendime verdiğim sözleri tutamamış biri olarak yeni yıla girerken bir batıl inanışı ya tutarsa diye pratik etmenin hatırına ve unutup yazamadığım daha bir çok şeyin hatırına yazacaktım. taammüden planladığım bu koşullar dahilinde ama ille de ben istediğim için yazacaktım....
saat altıyı kırk beş geçiyordu. bir metrobüs dolusu insan hala mutsuzdu. radyo eksende placebo çalıyordu. ama ben esmer güzeli olmasaydı da yazacaktım bu yazıyı.
.
ve şimdi evdeyim...
gece yarısına az bir zaman kaldı.
şehir çılgınlar gibi eğleniyor, havai fişek sesleri ve dahi ışıkları odamı dolduruyor. fakat içimdeki boşluk ancak yazarsam dolacakmış gibi geliyor bana.

aralık 29

mutsuzluktan mutlu olan bir insan modeli olabilir mi? sanırım o benim. bursa dönüşü adnan menderes feribotundayım. sanırım en son üç dört sene önce bindiğim feribotta adnan menderesti hatta bandırmaya hem gidiş hem de dönüş yine adnan menderesle olmuştu. ilginç olan bu değildi. içinde adnan menderesin de çokca olduğu ve çok sevdiğim anı kitaplarından yorgun mayıs kısraklarını bu feribotta bitirmiştim. şimdi yine o feribottayım ve elimdeki başka bir kitabı sağa sola çeviriyorum anlamsızca. aynı sayfayı beşinci kez okumayı deniyorum. olmuyor. salonu tıka basa dolduran bir sürü insana bakıyorum. anlam aramaya çalışıyorum donuk hareketlerinde. bulamıyorum. anlamsızlık diz boyu. uykusuz'a yöneliyorum gelirken alıp bitiremediğim. şimdi dönüşte ona da adapte olamıyorum bir türlü. kendimi müziğin şefkatli sesine bırakıp yanımdaki iki ergenin laptoplarındaki tatil resimlerine bakıyorum onlara çaktırmadan, onlarla birlikte. bursa'dan istanbul'a geldiğim zamana eşdeğer bir sürede evime ulaşabiliyorum ancak. istanbul, trafik, kalabalık, gürültü büyük sorun. bir şeyler yapmalı!

aralık 28

farklı bir şehre gitmenin en güzel yanı ; rutin hayatın sıradanlığından uzaklaşıp, hava değişikliğinin yanı sıra uzun süredir görüşemediğin arkadaşlarınla hasret giderebilme olanağındır. anlar, anılar bir süreliğine de olsa çekip alır sizi bu hayattan. bulutların arasında kaybolursunuz sanki. tabi bunun sonunda bir otel odasındaki yalnızlığa bodoslama düşmeniz kaçınılmazdır. ama yine de değer buna.
bu kısa buluşmanın tetiklediği anıları ertesi günkü sınava hazırlanan öğrenci çalışkanlığında dilinden hiç anlamadığınız fransız bir filmini izlerken temize çekersiniz bir otel odasında. yahut ışıltılı şehri alıcı gözüyle izlerken en parlak ışıkta kaybolup arka plandaki şarkı eşliğinde yeniden koparsınız zamandan ve mekandan. güzel şeyler bunlar.

aralık 27
sanırım 31 aralık gecesi şöyle uzun uzadıya bir yazı yazmam gerekecek. uzun süren bu yazı kabızlığını planlamadım ama bu yazı işini planlayabilirim. belki iştahım da açılır o vakte kadar kim bilir? hatta itiraf edeyim futbol takımı posterlerinde oturanlar denen ama aslında çömelenlerin durduğu şekilde durmuş tuhaf biçimde radyo eksen dinlerken geçmişe, özellikle iki bin dokuza ait bir dolu düşünce geçti kafamdan. belki şartlı reflex. belki değil. ama bunları yazmalıyım dedim. lakin kafadan geçtiği gibi akılda durmuyor meret düşünceler, kuş gibi uçup gidiyorlar. artık yakaladıklarımı kayıtlarım dedim ve antika yöneticimizin keyfine göre yanan kalorifer peteğine dayadım sırtımı. kalorifer yeni ısınıyordu. ilginçtir her zamanki yerime koymadığım çantamı kaloriferin yanına fırlatmışım bu sefer. niye bilmem. bir işaret olabilr mi? defteri ve kalemi aldım içinden. bu ucu bucağı ve bir anlamı olmayan şeyleri yazdım işte.
şimdi de bloga yazıyorum. olsun. ne iyi ettim de yazdım.

aralık 22

sabah erken saatler. tezat haller birbirini kovalıyor. dışarısı zehir gibi soğuk metrobüsün içi kalabalığın etkisi ile sauna gibi. kulağımda tarantino filmlerini çağrıştıran değişik bir müzik, yukarıda tek tük martılar uçuşuyor. sonra "hiçkok" un kuşları gibi bir sürü insan pike yapıyor metrobüsün içine. uzunçayır diyorlar buraya. çok geçmeden sağ yanımdaki cam buğulanıyor. buğulara yazı yazdığımız anlar geliyor aklıma. buğulanmadığı zaman ise hohlayıp yapay buğu oluşturduğumuz zamanlar. sol yanımda oturan delikanlının ağzındaki kokuyu örfbas etmek için kullandığı nane, karışımı olduğu koku ile daha iğrenç duyumsanıyor. başımı camdan yana çeviriyorum. üzerine çiğ yağmış bembeyaz çimleri görüyorum. gözlerimi kapatıyorum. ronan keating time after time diyor o sırada. bembeyaz karlarla kaplanmış ve bir gölün kenarına konuşlanmış dağ evini görüyorum uzaktan. kırmızılar içinde biri neşeli kahkahalar atarak çabuk yanına gelmemi istiyor benden. koşuyorum. ama ben koştukça o uzaklaşıyor sanki. son durak diye bir ses duyuyorum. hemen yanındaki yüksekliğe çıkmış metrobüs şoförü; " zincirlikuyu son durak beyim" diyor. oysa hiç bitmesin istiyorum bu yolculuk. bu müzik. ve bu rüya.
ama daha yeni binmiştim demek istiyorum.
"son durak evet" diyebiliyorum sadece.
son durak.

aralık 18

minibüsün kapısı açık. hava çok soğuk. üşüyorum ama şoföre de kapıyı kapat demiyorum. öyle bir pasifize haldeyim. öyle ki dinlediğim müzik ilk defa tat vermiyor bana ama ben kapatmıyorum yahut değiştirmek için eylemde bulunmuyorum. eylemsizim, hareketsizim. şehrin en kalabalık bölgesinde ışıklarda yolcu bekliyoruz. bir dolu hikaye ile insanlar geçiyor. belki ilk defa oralı olmuyorum. hemen arkamda incir çekirdeğini doldurmayacak mesele yüzünden yanındaki sevgilisi yahut nişanlısının ve dahi kulağımdaki müziğe rağmen benim kafamı ütüleyen hatun yüzünden arkama dönüp, birader allah kurtarsın diyemiyorum. kaybolmak, yok olmak istiyorum.
olamıyorum.

18.12.2009

kilit - 2007


çok gürültü var hayatımda. hiç konuşmayacağım. sadece gel ve ellerini kalbime tut.

10.12.2009

yağmur sen de vurup durma şu cama

sıradan ama garip bir gündü. gün boyu bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolan ama bir türlü ısıtmayan güneş iyice kaybolmuş yerini akşamın ısıran soğuna bırakmıştı. soğuğa rağmen vapurun en kenarındaydım. sanırım daha beş-on dakika vardı kalkmasına. benden başka dışarda oturan yoktu. neden bilmem o soğuğu iliklerimde hissetmek istedim. üşürsem içeri geçerim diyordum ama gitmeyeceğimi de biliyordum.
her daim iş görüşmeleri için hazırladığım siyah takımım ve içinde bir kitap, bir akbilli anahtarlık, iki telefon, bir not defterinden başka mevcudu olmayan evrak çantamla başka algılara sebebiyet vermiştim anlaşılan sırf kahve içmek için girdiğim o festfud şeysinde. aslında self servis olan yerde servisi onların yapmak istemelerinden işkillenmeliydim daha en başında. elimdeki kahve bitmeden müesseseden ikincisini teklif ettiklerinde tahmin etmiştim bu mide bulandıran yanlış anlamayı. hepi topu üç metrekarelik vasat bir "hızlı yemekçi"deki bu üst düzey bürokrat yahut saygın lokanta müşterisi alakasını anlamakta gecikmedim tabi. ye kürküm ama devlet tarafından ye ya da benim memurum işi bilir sevgi ve ilgisiydi açıkça. yine de bozuntuya vermeden kibarca reddetim tekliflerini. ama bir lokmada hüpletilesi taptaze üstelik çikolatalı kek getirmeleri taşan son damlaydı. bu sefer ilki kadar kibar olmadım. bunu geri götürün dedim. içtiğim kahvenin parasını ödeyerek çıktım. zaten müzikleri de yoktu. en çok buna kızdım sanırım. müziksiz işletme mi olur canım.

ilk kez tattığımız bir peynir için bile net karar veremezken ilk kez gördüğümüz konuştuğumuz insanlar hakkında ne kadar kolay ve kesin hükümler verebiliyoruz. sabahattin ali beyfendi bugün okuduğum kitapta bu mealde bir şeyler söylemişti. ne kadar haklıydı oysa.
vapura binmeden az evvel arayan ve hakkımda hiç bir şey bilmeden ahkam kesen kendini dünyanın hakimi zanneden işveren temsilcisine haddini bildirmekten kaçınmadım o yüzden. her ne kadar burnum bokta da olsa böyle kifayetsizlilere haddini bildirmek bir ay işsizliğe bedeldi. valla.

neden bilmem ben bu olayları hem de kronolojik olarak dimağımdan süzerken vapurun yanı birer ikişer dolmaya başlamıştı. anlaşılan tek don kişot ben olmayacaktım bu soğukta. beş kişiydik toplam. ben, yanımdaki üç liseli hayta ve az ilerde martılara simit atan beyaz hırkalı elli yaşlarındaki hafif tıknaz abla. haytalar hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar ama kulağımdaki müzikten ne konuştuklarını anlamıyordum. sadece geçmişe kısa bir yolculuk yapıyorum. fiko ve hafızla olan anılarım şöyle bir gösterip kendini sonra da kaçıyorlar.
martılar, simit atan abladan dolayı vapurun kıçındalar gruplar halinde. ve sanki nöbetleşe yapıyorlardı bu bir lokma simit avını. bir grup uzaklaşıyor sonra ötekiler yanaşıyordu. uzaktan yakından oyuncakları anımsatan gemiler geçiyordu bir sağa bir sola. fonda da gri, kasvetli bir gökyüzü, zaman zaman beyazlaşan lacivert-gri karışımı dalgalar, kız kulesi, boğaziçi köprüsü vardı. sanki bir filmin hatta hatta karpostalın içinde görüyordum kendimi.
beyaz hırkalı abla bir elinde küçük parçalar kopardığı simit ve öteki elinde içinde yine simit olan beyaz poşet ile martıları beslemeye devam ediyordu. torba ha düştü düşecek elinden ama umrunda değildi sanki. onun yerine ben endişe ediyordum. sonra canım acayip simit çekiyor ama üşendiğim için yerimden kalkmıyordum. sonra bir de koca boğazı geçerken kendini pek hissettirmeyen soğuk rüzgar kız kulesini geçer geçmez anlaşılmaz şekilde sertleşiyor ama güzelleşiyordu benim için. bu üşüme anınını da kaçırmak istemiyordum. ama bir yandan da mini etek giyip de eteğinin orasını burasını çekiştiren hatunlar gibi ben de soğuğu yedikçe kabanımın yakasını çekiştiriyordum.
öyle tatlı bir soğuk ki. iliklerine işliyor insanın. normalde yapamayacağım hatta kışın hiç yapmadığım bir şeyi yapıyordum. üstelik raif efendi'nin zatürreden öldüğünü okuduğum bugün. şimdi sıcak evimde oturmuş bunları yazıyorum.
burnum akıyor.

4.12.2009

sırnaşık

sanırım ömrümün en uzun uykusunu çektim bugün. yine ömrümde en fazla çayı da bugün içtim. özel bir sebebi yok. basit bir tesadüf sadece. ama şimdi ömrümün en uzun yazısını yazacak kadar istek var içimde. lakin, şu tembellik ve konsantrasyon eksikliği yok mu?
elimi bağlıyor. beynimi de sanki.

uykuyu çok seven biri değilim. orta karar uykucuyum diyebilirim. misal, günde 6-7 saat uyumak yetiyor bana. ama işte bir mecburiyet olup da sabahın köründe kalkmak icap edince deli oluyorum. saatlerce uyumak istiyorum işte o zaman. oysa ki işe gitmediğim zamanlar sabah sekiz dedin mi ayaktayım. pazarları da dahil buna. ama bu sabah hiç çıkmak istemedim yataktan. hayır hasta değildim. aslında işsiz olduğum için üç haftadır böyle bu durum. yalan söyleyecek değilim şimdi. bunun ne kendime ne de size yararı dokunur çünkü. ama bu sözlerimden sonra da tembel, hımbıl biri olarak bellemeyin n'olur beni! sevdiğim bir iş olursa karıncadan çok çalışırım. vaktin nasıl geçtiğini anlamam. bilirsiniz hayat istediğini, sevdiğini her zaman vermiyor insanoğluna. benim başıma gelen de bu.

dün yahut önceki gün bir blogcu dostuma artık blog yazmayacağım dedim. niye bilmem öyle bir soğuma, bir isteksizlik geldi birden. cahitle başbaşa bırakıp sizi kimseye haber vermeden de gidecektim. ha yazmayacak mıydım? yazacaktım, elbet başka yerlerde. en kötü, sağda solda otobüs ve cafe köşelerinde etraftaki insanlardan sekip beynime dolan düşünceleri yazacaktım bir şekilde. ama yapamadım, gidemedim işte.
gidemiyorum.
hayır! gidemeyişimin sebebi ne geçen sene bu zamanlar ulu orta verdiğim "artık son blog burası, terketmek yok" sözü ne de bazı sevgili arkadaşların alaycı ve iğneleyici eleştirilerinden korkmam! nasıl anlatacağımı ve izah edeceğimi bilmiyorum. ama deneyeceğim.

elbette sizlerin yazdıklarımı okumaya ihtiyacınız yok ama sanırım burada yazdıklarımı sizlerin okumasına benim ihtiyacım var! ne düşündüğünüzü bilmeden sessiz ve düzenli okuyuşlarınız sevindiriyor beni. hatta itiraf edeyim bazen heyecanlandırıyor bile.
yazdıklarımda ne buluyorsunuz diye ahmakça bir soru yöneltmeyeceğim şimdi. çünkü ne bulduğunuzu gayet iyi biliyorum. belki de bu cesaretlendiriyor beni. aklıma düşenleri fazla ölçüp biçmeden kırk yıllık dostuma anlatır gibi yazıyorum sonra.
aslında biliyorum ki bir kaç kişi dışında hepiniz yabancısınız bana. ve belki de bu yabancılık, bilinmemezlik, tanınmamazlık kalkanı yüreklendiriyor beni. öyle bir an geliyor ki; insan o 40 yıllık dostlarına anlatamadığını daha önce hiç görmediği bilmediği yedi kuşak yabancıya anlatabiliyor. çünkü anlatmazsa çatlayacağını biliyor. sanırım ben de çatlamamak için yazıyorum size!

fakat bu yazı ve blog işine girdiğimden beri adeta güreşiyorum kendimle. çoğu zaman hatta bugün bile o cennet gibi mekanın tadını çıkarmak yerine bu yaptığımın yani düzinelerce kelimeyi bir araya getirip sonra da bir blogdan internet okyanusuna bırakmanın çok aptalca, saçma ve hatta vakit kaybı olduğunu düşündüm bir kez daha. ama sonra ne yaptım? okuduğum kitabın hoşuma giden cümlelerinin altını çizdim. ve sonra bir anlık nefes alış verişimde karşımda gördüğüm insanlar hakkında yine yeniden yazılar yazdım.
peki niçin?
hayır, sadece siz okuyasınız diye değil.
blogunda dün tesadüfen gördüğüm bir cümlesinde şöyle diyordu sevgili 1646; .

"Bir insan niye okur, haydi okudu diyelim niye yazma ihtiyacı duyar? Bunların sebebi bana göre yalnızlıktır."

haklıydı. ne kadar çok dostumuz, eşimiz, arkadaşımız , kankamız olursa olsun biliyoruz ki en nihayetinde tek başınadır insanoğlu bu dünyada. işte bu yalnızlığı yenme çabalarından biri olarak görüyorum ben de yazma eylemini.

belki de bu yüzden okumak için can attığım ve daha on beş sayfasını bile tamamlayamadığım elimdeki kitabı bırakıp yazmaya başladım. sanki etrafımdaki insan hikayeleri kaçacakmış gibi. oysa onlardan her yerde o kadar çok vardı ki. hepsi kaçsa bile ben oradaydım. hakkımda yazacak çok şeyim var çünkü. misal yıllar sonra o sigarayı ilk kez yakıp derin bir nefes çektiğimde nasıl utandığımı anlatamam size. hayır utancım dumanından ve kokusundan nefret edip de her seferinde etrafımdakilere vaaz vermem nedeniyle değildi. mağlubiyetimden , bu kadar çabuk ve kolay pes edişimden utandım. kıçı kırık bir sigara da teselli aradığım için utandım. çokca da kızdım kendime.
ama yapamıyorum, bir türlü konsantre olamıyorum hiç bir şeye. hemen ilgimi ve hevesimi kaçırıyorum. keyifle yaptığım işlerden de bir şey anlamıyorum artık. sanırım daha kötüsü hayata konsantre olamamak. dürüst olmaya çalışıyorum kendime. günlerdir bu hayattan ne isteğimi sorguluyorum. fakat tam bir şeyler bulur gibi olduğumda hemen karşı tezini üretip bu saniyelik hevesimi kursağımda bırakmakta o kadar mahirim ki, yılmadan üzerine gittiğim ikinci, üçüncü, dördüncü denemelerimde de bu kısırdöngüyü aşamayıp pes ediyorum. en kolayını yapıp tütüne başlıyorum işte. oysa kendimi güçlü sanırdım. değilmişim.

az önce söndürmeme rağmen tiryakiler gibi bir sigara daha yakıyorum öğle saatinde geldiğim bu şirin kafede. ağaçların ve yapay da olsa büyükçe bir havuzun ortasında huzur vaad eden bir yer. masaların sıklığından hafta sonları dolup taştığı anlaşılıyor. ama şimdi sadece bir iki masa dolu. onlardan birinde beş altı masa uzaklıkta bakımlı esmer güzeli bir bayan, saçları kırlaşmış sırtı bana dönük olan orta yaşlı bir adamla bir şeyler konuşuyor sükunetle. arada da elindeki sigaradan bir nefes almayı ihmal etmiyor. o sırada deminden beri masamın etrafında dolanan şırnaşık kedi ısmarladığım menüyü getiren garsonla birlikte sokuluyor masama hatta masanın altına girip istekli gözlerle bana bakıyor. maalesef yiyeceği tarzda yemeğim yok. buna rağmen bir parça atıyorum önüne. yemiyor. "ne halin varsa gör" deyip önümdeki kitaba odaklanmayı deniyorum. o da yüz vermediğimi görünce beni bırakıp bu sefer de hemen soluma yeni gelen dede ile toruna sırnaşıyor. tam o sırada 27-28 yaşlarında kızıl saçlı, yeşil montlu bir bayan geliyor iki masa öteme. oturacakken karar değiştirip süs havuzunu ve güneşi tam cepheden gören benim yanımdaki boş masaya oturuyor. ve yüzünü güneşe veriyor. bense önümdeki kitaba dönüyorum yeniden.

bu şekilde ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. garsonun masamdaki boşları aldığını ve bana bir şeyler söylemeye çalıştığını geç fark ediyorum. kulaklığımı çıkarıyorum. kaçıncı kez tekrar ettiğini bilmediğim sorusu için "efendim" diyorum.

- çay alır mısınız tekrar?
- evet lütfen. ama küçük bardakta olsun bu sefer.

kızıl saçlı bayanın ve solumdaki dede ile torunun gitmiş olduklarını işte o zaman fark ediyorum. garson çayımı getiriyor. ben bir saat içindeki altıncı sigaramı yakıyorum. acemice açtığım paketi kapatırken zorlanıyorum. sonra birden kibrit kutularındaki vasati kırk çöpün gerçek olup olmadığını test etme fantazim düşüyor aklıma. henüz cebime koymadığım bir kutu kibriti garsonun şaşkın bakışları arasında tereddütsüz kürk mantolu madonna'nın üzerine boşaltıyorum. bir şey demeden gidiyor garson. sigara yakıp attığım altı çöpü de ilave ederek dikkatlice ve bir bir sayıyorum kibrit çöplerini. tam 42 tane sayıyorum. seçim sonucu dikkatinde saydığım için tekrar saymaya gerek görmüyorum. gülümsüyorum. fazla çıkan iki çöpe mi yoksa yaptığım bu anlamsız harekete mi güldüğümü bilmiyorum. sadece gülüyorum.

sırnaşık kedi yine masamın dibinde. güneş , bulutların arasında. üşüdüğümü hissediyorum. yarım saat önce gittiğim halde tuvalet ihtiyacım nüksediyor. gidip gitmemekte kararsız kalıyorum. o sırada bizim kedi sırnaşacak yeni bir kurban ediniyor kendine. kızıl saçlının boşalttığı masaya yeni gelen ve muhtemelen yirmili yaşların ilk çeyreğindeki asker traşlı delikanlının masasının dibinde şimdi. siyah kabanlı, sert yüzlü delikanlı hiç oralı olmuyor. cebinden çıkarttığı kartvizitler arasında bir telefon numarası arıyor büyük ihtimal. kedimiz pes etmiyor, bu sefer de yan masadaki nine ve toruna askıntı oluyor. ve bingo! ninenin attığı hamburgeri beğeniyor ve sonunda mideye bir şeyler indirmeyi başarıyor bizim sırnaşık.
şu şırnaşık kadar olamadığım,yeterince mücadele etmediğim geçiyor aklımdan. çabuk pes ettiğim için kendime kızıyorum. bu arada güneş bulutların arasından çıkmış yüzüme yüzüme vuruyor. üşüdüğümü hissediyorum.

3.12.2009

cahit

yüzü gibi ince ve narin ellerini bana uzatmış “buraya gel cahit” diye sesleniyordu. "ben cahit değilim" dedikçe o ısrarla “cahit gel lütfen ” diyordu. beyazlar içindeydi. çok güzeldi. daha önce görmediğime emindim. ama yine de anlamlandıramadığım iç gıcıklayıcı bir hisle doluydu içim. sanki biraz sonra gözüm bir yerden ısıracaktı bu esrarengiz güzeli. nasıl bir oyundu bu? ya da bu bir oyun muydu? çözemiyordum. böyle güzelliği nerede olsa tanırdım. fakat bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum. ben durumu çözmeye çalıştıkça ve şaşkın baktıkça yüzüne “lütfen benimle gel cahit” diyordu. bir şeyler eveleyip geveliyorum. sanırım saçmalıyordum. sonra birden ürkek ve titrek ellerimle yosun yeşili bir tahtaya şiire benzer bir şeyler yazmaya başladım.

cahit olamam ben
üç cahit var tanıdığım
cahit sıtkı, cahit kulebi
ve müdür muavini cahit
allahsız çok pis döverdi bizi


aniden uyanıyorum. ama sakinim. kabus desen kabus değil, peri masalı desen hiç değil. bir garip rüya işte. sadece bir rüya diyorum. ama etkisinden de çıkamıyorum. üstelik o kızı tanıyacakmış gibi olmam ama kim olduğunu bulamam daha kötü ediyor beni. düşünüyorum, düşünüyorum bulamıyorum. bulamadıkça daha kötü hissediyorum. saçmalama altı üstü bir rüya diye tekrar ve tekrar söylenerek teskin etmeye çalışıyorum kendimi. ama nafile. yüzümü yıkarken, hacet giderirken, dişimi fırçalarken kim olduğunu düşünüyorum. bulamıyorum. kahvaltı hazırlarken de düşünüyor fakat yine bulamıyorum. varlığından bile emin olmadığım birini aramak yoruyor beni. kafam dağılsın diye televizyonu açıyorum. akşam ki haberlerin tekrarını veriyor çoğu kanal. bir kanalda üç beş doktor bir hizaya dizilmiş telefonla sorusu ve sorunu olanlara cevap yetiştiriyor. mtv de madonna o eski bilindik hareketli şarkısını söylüyor. şarkıya ayağımla tempo tutup zeytin çekirdeğini ısırmamla “buldum” diye höykürmem, evet hepsi aynı saliselik dilimde cereyan ediyor. belki de bulduğum için zeytin çekirdeğini ısırıyorum. bilmiyorum. tabi ya geçen hafta minibüs caddesinde beyazlar içinde salınırken görmüştüm o'nu. sonuçta büyük ikramiye çıkmış talihli gibi sevinirken dişimdeki acıyı çok önemsemiyorum. annem olsa önce bir la havle çeker sonra bizim oğlan delirdi diye okuyup üflerdi kesin. ingiliz devi chelsea’yi devirdiğimiz maçta ikinci sergen golünden sonra adeta çıldırmış, kendimi oradan oraya atmış arada camı açıp akasya sokağın sessizliğine böğürmüştüm avazım çıktığı kadar. yerlerde yuvarlandığımı gören kadıncağız da “eyvah çocuğu cinler çarptı” diyerek beni okuyup üfleyip ancak bu fayda vermeyince telaşla karşı komşumuz hacı hüseyin amca’yı çağırmıştı. o hacı hüseyin ki pehlivan gibi, iri cüsseli. ben derdimi anlatana kadar bir güzel pataklamıştı beni. o gün bugündür içimden yaşarım hep gol sevinçlerimi.
bu ağır düşünceler ağır ağır uzaklaşırken zihnimden önceki gün minibüs caddesindeki hayali daha bir berrak canlanıyordu bu kar tanesi beyazlığındaki kızın. trafik her zamanki gibi sıkışıktı. o gün bir daha bu yolu kullanmamaya karar vermiştim. elimdeki kitabı bir anlık bırakıp dışarıyı izlerken fark etmiştim ilk kez kendine güvenen, dünyayı umursamayan bu rahat tavırlarını. ve güzelliğini. saflığını bir de! hatta pollyanna mı amelie mi olsun ismi diye bir süre kararsız bile kalmış amelie isminde karar kılmıştım sonra. evet o’ydu tabi ki. o günkü hallerini başından sonuna yeniden hatırladım.

atlasam arabama özgürlük parkına gitsem şimdi. hem sakindir, kimsecikler yoktur. olsa da tek tük benim gibi işsiz güçsüzler vardır. ya da doğa sevdalısı bir iki tip. köşedeki bakkaldan sigara ile bir de kibrit alsam. kulağımda sting çalarken derin derin içime çeksem çay fincanı ile aynı elimde tuttuğum sigarayı, inci beyazlığındaki amelie kadar özgür ve mutlu olur muyum acaba?
onlarca insanın arasında sanki bu dünyada tek başınaymış gibi adeta dans ederek yürüyor ve pipet kalınlığındaki sigarayı öyle keyifle tüttürüyordu ki özendim o gün ne yalan söyleyeyim. hem haline hem sigara içişine. aslında nefret ederim sigaranın kokusundan ve dumanından. ama işte hayat...

dışarı çıkmam gerektiğini biliyorum. uzun zaman oldu dışarı çıkmayalı. uzun dediysem bana yıllar gibi gelen 2 ya da üç gün. belki de dörttür bilemiyorum. ama bunu çok istediğimden emin değilim. ruhum istiyor bedenim izin vermiyor. zor bir durum. anlatması da zor. ama kafamda provasını yapıyorum.. çıkarken asansörde hep yanıldığım gibi zemin kat yerine bulunduğum sekizinci kata basabileceğimi düşünüyorum. ama ondan önce kapıyı kilitledim mi diye bir kez daha kontrol ettiğimi hayal ediyorum. arabayı çalıştırmadan önce de köşedeki bakkala gidiyorum en hafifinden bir sigara ve vasati kırk çöplük bir kibrit alıyorum. dündar amca’nın “sen sigara içer miydin evlat” sorusunu “bi arkadaşa alıyorum” diye geçiştiriyorum. pek inanmamış görünen “ha” ünleminin ardından gelen “ne olacak bu fenerin haline” ve topa girmek istemediğimden arkadaş bekliyor deyip koşar adım çıkarken daum’u gönderin aykut ve rıdvan’ı hoca yapın diye bağırıyorum. sigarayı yakmadan önce gerçekten kırk çöp var mı diye saymak istiyorum kibritleri. yaktıktan sonra da sayabilirdim. saymadım.

şehir merkezine girmeyi gözüm kesmiyor, sokak aralarından ulaşıyorum parka. ağaçların arasında kuytuda bir yer kestiriyorum gözüme. büfeden tek şekerli çayımı alıyorum boş banka oturmadan önce. banklara, özellikle benim gibi yalnız ve huzursuz banklara karşı zaafımın ve sevgimin nereden kaynaklandığını düşünüyorum. filmlerdeki bank sahnelerini kopyalayıp kolleksiyon yapmaya başladığım zamanı hatırlamaya çalışıyorum daha sonra. bugünkü gibi soğuk kış günü erenköy’de fotoğrafladığım bankı ve o’nu hatırlıyorum şimdi. beyaz, o’na da çok yakışırdı. ve boş bankları o da çok severdi. oysa ben üçünü de çok sevdim. beyazın saflığını, boş bankların yalnızlığını ve hüznünü ve tabi ki o’nu. bankın oturacak yerine ayaklarımı, sırtlık bölümüne de popomu koyuyorum. trenlerde ayaklarını koltuklara uzatanlara attığım fırçalar, verdiğim vaazlar üşüşüyor beynime. kendime kızıyorum bu yaptığım çirkin davranış için ama işte hoşuma gidiyor böyle oturmak. o yüzden aldırmıyorum hiçbir şeye. kendime bile. özgür olmak için gelmedim mi hem buraya? çantamdan kürk mantolu madonna’yı çıkarıyorum. sanki okunma zamanını bekler gibi aylarca kitaplığımda duran kitabı neden bilmem şimdi okumak istiyorum. mp3 çalarımı ayarlayıp sigaramı da yaktıktan sonra ulaşabilirim belki kendi nirvanama. dünyadan ve sıkıntılarından ancak bu şekilde soyutlanabilirdim. ama işte o acemi, çekingen ve baş döndüren sigara çekişim sırasında şimşek gibi bir başka görüntü düştü zihnime. en son dışarı çıktığım gün. amelie’yi gördüğüm gün yani. içinde bulunduğum otobüsün yanındaki aracın camına düşen aksim geldi hatırıma. itiraf etmeliyim ki korkmuştum o halimden. sonuçsuz ve salakça bir iş görüşmesinden dönüyordum yine. sert ifadeli. mesafeli biraz üzgün çokça hüzünlü gergin bir yüz bakıyordu bana! otobüstekilerin de aynı yüzü gördüğü geldi aklıma ve belli belirsiz zoraki bir tebessüm yerleştirdim hemen yüzüme. fakat aynı gerginlikte eski halini alması uzun sürmedi yüzümün. şimdi ise aynı yüz bir belediye bankının üstüne tünemiş bir bedende hoyratça ve acemice bir sigarayı üflüyor, kulağındaki müziğe tempo tutup elindeki kitaba odaklanmaya çalışıyor. o gün korkunç bulduğum yüzü şimdi komik buluyorum.

sonra niye bilmem ışık hızıyla odama dönüyorum. 3 gündür dışarı çıkmadığım odama. belki de dört bilemiyorum. hepi topu üç buçuk metrekare olan ve sabahtan akşama müziğin ve güneşin eksik olmadığı derli toplu sayılabilecek odamdayım. bir tek masam dağınık tıpkı kafam gibi. üzerimdeki ataleti sonlandırıp bilgisayarı açabilirsem şayet yazıya dökmeyi de düşünüyorum elbet bu düşüncelerimi. hatta biraz daha güçlü hissedersem kendimi belki özgürlük parkına bile gidebilirim. kafamda karıncalanan astarsız düşünceler, ruh ve bedenimdeki kafkanın samsa’sı ağırlığındaki uyuşukluk devam ettiği için şu an için buna imkan yok. ama işte bir kalksam, bir kalkabilsem. cahit bile olabilirdim.

1.12.2009

o şarkı

sabahtan beri baygın ve de isteksiz baktığım iş ilanlarını bırakıp radyoda çalan o çok bilindik ve üstelik benim çok sevdiğim hatta zamanında yüzlerce kez üst üste dinlediğim şarkıyı nasıl bilemediğime şaşırdım sevgili ibrahim. aslında şarkıyı biliyordum da grubun ismi aklıma gelmedi. skik ilanları bırakıp şarkının ve grubun peşine düştüm şimdi. zaten bir skim yoktu ilanlarda. trenle pendik'i geçtikten sonraki o duvar yazısı aklıma geliyor bu dışı bol makyajlı içi boş ilanları her okuyuşumda. alem göt olmuş. evet ibrahim; alem hem göt hem ibne olmuş. gram çıkarı için değil seni, kendini bile satıyor adamlar. verdiğin market hizmetine bakkal ücreti vermek istiyorlar. ille de sömüreceğim ille de öpeceğim diyorlar yani. sarhoş da değiller hani. ama inanamıyorum bilgisayarımda bulamadım şarkıyı ve grubu. dur bir dakika uzunca bir müddet telefonumun çalma efekti olmuştu. tabi ya elbet telefonumda vardı. hassktir... bugün de amma bozuk ağzım. alın tek düzeninizi de bütçenizi de, resmi ve gayrı resmilerinizi de kıçınıza sokun adi herifler demeye ramak kalıyor her seferinde ama. ama işte... lanet olsun ki başka bir iş bilmiyorum. fakat telefondan da silinmiş bu muhteşem şarkı. şaka gibi! ya beynime ya teknolojik aletlerime virüs girmiş olmalı. inat ediyorum gogıla bakmamak için. ama işte gogılın da bir ibnelik yapacağından çekiniyorum. hayır. doğrusu; her daim övündüğüm hafızama zaman kazandırıp bir nevi güven oyu aldırma çabası sanırım bu son çırpınmalar.
neydi neydi... deli olacağım... hani guardiola'nın barcelona sahaya çıkarken çaldırdığı manyak şarkı hatırlasana be adam. yok olmayacak. tamam olm gogıl bu sefer de sen kazandın. hayat kazandı, ardına bakmadan çekip giden yıllar kazandı. ama alzheimer olmak için çok gencim ibrahim. çok genç..
şarkı mı? az aşağıda.. buyrun beraber dinleyelim.
.
coldplay - clocks