25 Temmuz 2019

hasta siempre - 4

çok uzun zamandır hastane bahçesinde bekliyorum. çünkü tüm randevularıma erken, çok erken gelmek gibi bir hastalığım var sevgilim. ne vakit, nereden veyahut kimden bulaştı bilemiyorum. ama işte huy. bilirsin. çıkmıyor candan önce. hem can demişken ve hastanede beklerken necip fazıl’ın şiiri düşüyor durduk yere aklıma. gelme artık neye yarar diyor ya üstad:
geçti istemem gelmeni
yokluğunda buldum seni
bırak vehminde gölgeni
gelme, artık neye yarar
..
diyor ya böyle. çok dokunuyor bazen. bilmiyorsun. lakin üstad gibi keskin ve güçlü değilim ben sevgilim. o yüzden sen gel. hatta bir sezen şarkısına bin de gel. benimle baharı kutlamaya gel mesela. ya da ve yağmur sonrası açan bulutların kararlılığında gel. üstad kusura bakmasın. ama sen gel. terliklerinle gel. mecnun hırkanla gel. dünyayı durduran gülüşlerinle gel. ama bak mutlaka gel. ben bekliyorum seni. ben zaten hep beklerim. iyot kokan adamların geçtiği yollarda beklerim misal. yahut deniz kenarında günlük son konuşmalarını yapan martıların önünde beklerim. olur olmaz kornaya basan şoförlerin yanında da beklerim. sonra esen yaz rüzgarının kulağımda çalan şarkıya bulandığı huzura beş kala vakitlerinde beklerim. ve nihayet selvi ağacından koluma düşen uğur böceği ile birlikte beklerim. yeter ki diyorum sen gel. çünkü ben..
.


kırk üç dakikadır bekliyorum. oysa randevuma daha yarım saat var. güneş yok. hafiften rüzgar var. çok sıcak değil. soğuk da değil. insanlar geçiyor sürekli etrafımdan. sağlıklı, sağlıksız insanlar. uzun boylu, kısa boylu, esmer ve beyaz tenli insanlar. yaşlı ve genç insanlar. bazen arabalar ve hastanenin kadrolu kedileri ara sıra. her şey, herkes hareket halinde. yapraklar bile. buna dünya dahil, afrika hariç. 
..
şimdi diyorum; laleli’den kabataş’a giden bir tramvayda olsaydık seninle, ne güzel olurdu? hem hayal bu ya ; bakarsın karşı koltukta da cemal süreyya otururdu. üstelik bir kenara fırlattığı ikinci y’si ile. eminim kırmazdı bizi. iki satır bir şey yazardı. ama cansever’i kıskandığım gibi süreya’yı da kıskanırdım böyle güzel yazdığı için. bunu ona da söylerdik. sigarasından bir fırt çektikten sonra gülerdi. gülerdik. sonra ben uyanırım. aklıma gülüşün gelir. sanatçılar’daki yürüyüşün. pervazdaki son bakışın nihayet. işte bütün yoksunluk asıl o zaman başlar, bütün kara parçalarında. afrika dahil değil.
...
neden sonra oturduğum bankıma kırmızı tişörtlü, siyah çantalı bir adam yanaşıyor. bankta yer olmasına rağmen kibarlıktan kırıılıp biraz daha toparlanıyorum. tebessümle teşekkür ediyor bana. tam karşılık verecekken elindeki sigarayı görüyorum ve bilmem kaçıncı sınıf insan yerine koyuyuyorum abiyi. “ o sigarayla oturursanız ben giderim” diyorum açık açık. abi ağzı açık bana bakarken dediğimi de yapıyorum. yirmi metre ötedeki başka bir banka kuruluyorum. ama işte vakit bir türlü geçmek bilmiyor. hal böyleyken nasıl oluyor da hemen teoaman’a bağlıyorum. buna şaşıyorum. çünkü ve gerçekten yıllar ve hayatlar çabuk geçiyor sevgilim. ama ben vazgeçmiyorum. ısrarla bekliyorum. hem de çok uzun zamandır. ben çünkü...
..
sezen aksu - kutlama



21 Temmuz 2019

biraz rüzgar esse rahatlayacak ama..

temmuz ve pazar sıkıntısını atmaya çalışan bir grup istanbul insanıyla sahilde oturmuş denize bakıyoruz. en azından ben öyle yapıyorum. yoksa koloni halinde gelip geyiğin dibine vuranlar da var. 0-6 yaş çocuğunu eğlendirmeye çalışan da. prens adalarını yahut martıları izleyenler ve müzik dinleyip kitap okuyan bir kaç kişi sonra. ortak noktamız istanbul’un çıldırtan neminden kaçmamız. bir tutam rüzgar ve aslında huzur arayışımız. yarın çünkü iş günü. prangalı mahkumlar gibi bir çoğumuz sabahın erken saatlerinde yollara düşeceğiz. en mavi yakasından, en beyazına. şimdi biz çalışmak için mi yaşıyoruz. yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz? eskihisar ve topçular iskelelerinin hangi kıyıda olduğunu karıştırdığım gibi bu meseleyi de hep karıştırıyorum zira. yıllar önce bu sözü aydın’lı bir arkadaşımdan duymuştum da çok hoşuma gitmişti. o çalışmak için yaşamamız gerektiğini savunuyordu sanırım. yoksa tersi miydi? emin değilim. evvelsi gün izlediğim dizide de (la casa de papel olabilir) yaşamak için ne çok, ne az, gerektiği kadar çalışmak lazım türünden laflar demişti artistin biri. rahmetli sabancı’nın da dediği gibi çalışmaak, çalışmaak, çok çalışmaak. mühim evet. ha yaşamak için, ha çalışmış olmak için. ama aslolan insanın kendine yakışanı giymesi gibi hür ve özgür hissettiği, severek yaptığı bir işte çalışması. ama bak kimse, ‘sevdiğin işi yapamıyorsan yaptığın işi sev’ gibi kitap cümleleriyle gelmesin lütfen. kalbinizi kırarım! ve o yüzden bu bahsi burada kapatalım. hem birbirimizi üzmeyelim. hem zaten mevzu çok derin. 
oysa ben böyle pazar günlerinde hep ayfer tunç’u anarım. çünkü ‘beni’, bizi en iyi o anlıyor. işten önceki son tatil gününü en iyi biçimde değerlendirmeye çalışan, neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye gayret eden, mutlu görünen mutsuz azınlıklarız sonuçta. 


şimdi işte, saatlerin öğleyi vurduğu temmuzun en deli pazarında, dokuz mevcutlu prens adalarının ancak altısını görebiliyoruz. üçü görünmese de orada olduklarını biliyoruz. belki bunun için ve için için seviniyoruz. umudun ve ihtimallerin gücüne inanıyoruz çünkü. bugün olmasa bile belki yarın belki gelecek yıl, belki de üç vakte kadar o adalarda yahut benzerlerinden birinde ömrümüzün kalan kısmını yaşayabilme ihtimalini seviyoruz. seviyorum.
lakin şu an, kuzeyden esecek rüzgarı bekliyoruz godot misali. biraz yağmur da fena olmazdı hani. memleket kurtaranlar, çocuk avutanlar aç karınlarını doyurmaya gittiler. biz kaldık sahilde. biz kimiz? biraz rüzgar, biraz yağmur ama çokça sessizlik ve huzur arayanlarız. biraz rüzgar esse rahatlayacak derneğinin kurucu ve daimi üyeleri. yeryüzüne bir daha gelecek olsak; deniz feneri bekçiliğini, orman yangın gözetmenliğini meslek tercihinde ilk sıraya yazacak olanlar. yaz sıcağında esen bir tutam rüzgarı, dünyalara değişmeyecek olanlar.
ama işte sıcak değil de nem çok fena hafız. nem çok fena..
.
oi va voi - refugee

20 Temmuz 2019

merhaba



aşağıda çok fazla gürültü var doktor. gökyüzüne sevdam bundandır. kuşları, bulutları sevmem sonra. uçakları hatta.
ama ve yine de yağmur yağsın isterdim bu sabah*
.
bir vakit instagrama köyümden bir fotoğraf koyup altına ; “bu güzelliği bırakıp istanbul illerinde niye sürünür ki insan” diye ahh etmiştim de “bir yolunu bulun dönmeyin o vakit” demişti değerli bir blogcu. oysa ben sadece gülümseyip şartlar denen o vahim bahanenin ipine sarılmıştım. ki tam üç yıl sonra hala aynı ipe dolanık yaşıyorum. her yaz sabahları yağmur yağsın istiyorum. gürültüden nefret ediyorum. sahilinden geçtim, sade ve küçük kasaba hayalleri kuruyorum. emeklilikte yaşa takılıyorum. bahanelerden tespih yapıyorum. sonra da onları bir bir iyi niyetlerimin yanına asıyorum. iyi niyetlerimin yanına bir bir.
.
şimdi işte istanbul’u benim için çekilir kılan tek yerde, balkondayım. huzur veren bulutları ve onlarla adeta raks eden martıları, tarifeli uçakları izleyip düşüncelere dalıyorum. şansım yaver gidip lodos denizin üstündeki pusu dağıtırsa uzaktan da olsa marmara denizini ve adaların bir köşesini görüyorum. güneşin batışını da izliyorum elbet. üstüne ahmet kaya dinleyip hüzünlerime hüzün katıyorum. sonra vakit akşam da olsa yağmur yağsın istiyorum yine.
.
bazen de bir şarkıya takılıp kalıyorum. ama öyle böyle değil. günde üç öğün, beş vakit, çalışırken, dinlenirken, arabada, vapurda, kitap okurken, -şimdi olduğu gibi- yazarken, yağmur yağıp güneş açarken, bulmaca çözerken, çöpü dışarı çıkarırken, tıraş olurken, dolmuşta para üstü uzatırken, markette alışveriş yaparken, balkonda kuşları izlerken sadece ve defalarca hep aynı şarkıyı dinliyorum. soluduğum hava, içtiğim su oluyor bu şarkı. ama işte sonunda abdülhak şinasi hisar beyfendi haklı çıkıyor. çünkü insanoğlu değişiyor. günler hatta haftalar boyu ayıla bayıla dinlediğim şarkı önce yeni şarkılar arasında gittikçe daha az dinlenilir oluyor ve sonra kayboluyor. aylar sonra rastladığında da gayet sıradan, olmasa da olurmuş kabilinden geliyor bazıları. o vakitler ne yaşıyormuşum da böyle histerik biçimde dinlemişim oluyor. işte böyle zamanlarda abdülhak şinasi gelir aklıma. fahimbey ve biz romanında “insanoğlu değil yıllar geçtikçe, günden güne, saatten saate değişir.” diyordu. galiba böyle bir şeydi yaşadığım. galiba..
.
bu arada cemal süreya’nın on üç gün mektuplarını yeniden okuyorum. doğrusu; altını çizdiğim satırlarını okuyorum bir bir. o kadar çok çizmişim ki akşam bitiremedim. sabah kaldığım yerden devam ediyorum. belki diyorum bir gün oturup gerçek bir mektup yazarım. sakıncasız, düşüncesiz. kalpten kağıda. içeriden dışarıya. belki bir gün. ama bugün değil..
.
son tahlilde; aşağısı diyorum doktor çok kalabalık ve sıcak. yağmur yağsa bu sabah, ne güzel olur. hem ne güzel..

18 Temmuz 2019

18 temmuz


iş için bile olsa mesai saatlerinde dışarıda olmak çok güzel. ama biraz hüzünlü sevgilim. çünkü bu güzel havalar, en çok yokluğunla mahvediyor beni. orhan veli’ye rahmet okutuyor. tütüne alışılıyor da istifa etmek günümüz kapitalizmde geçer akçe değil maalesef. ama bak nazan öncel’i en çok böyle havalarda dinliyorum. onlarca vapur, bulut ve martı fotoğrafı çekiyorum sonra. uzak düşüncelere de dalıyorum. orta son çocukluğuma kadar gidiyorum mesela. ama ve yine de as'lolan bir resim. resmin. o da yüzüme bakmıyor.
.
şimdi işte bir vapurun ön tarafında rüzgara karşı don kişot gibiyim. temmuzda üşüyorum desem yalan söylemiş olmam. iki üç kişiyiz. tavanından paslı teneke parçaları düşen vapurda. inatçıyız. ayrılmıyoruz. kadıköy’den karaköy’e yüzmüyor, adeta uçuyoruz. şairin söylediği gibi mutsuz ama bahtiyarız sevgilim*
.

devletin resmi rengi olan gri duvarlar arasında yirmi üç dakika bekledim. memure hanım yemekten dönmemiş. vatandaşız. bekleriz. neden sonra danışmadaki kır saçlı abi; ferhunde hanımın yerine teşrif ettiğini ve on yedinci katta beni beklediğini salık buyurdu. çıktım. odası dağınıkmış. toplantı salonuna davet etti. çay söyledi. istemedim. önceki bayat çaylarından tecrübeliydim çünkü. yoksa benim hayati sıvım elbetteki çay.
"hemen çıkmam lazım. eksik evraklar burada, imza atıp gideyim" dedim.
kahve diye ısrar etti devlet geleneklerine aykırı bir biçimde. o vakit sütsüz olsun dedim. türk kahvesini kastettim dedi.
"neden anlaşamadığımız ve altıncı kez buraya gelişimin sebebi şimdi belli oldu" dedim. boşboğazlık ettim. ferhunde hanım ise tam tersi, aylardır bu salak esprimi bekliyormuş gibi kahkahayı hatta kayışı koyverdi. 17 kat aşağıdaki simitçinin sesini bastırdı. o kadar uzattı ki 112 acil servisi aramayı bile düşündüm. kadının yüzü kıpkırmızı oldu ve artık sessiz kahkaha atmaya başlamıştı ki coldplay imdadıma yetişti. buna cevap vermek zorundayım diyerek açtım telefonumu. ofisten lüzumsuz bir şey için aramışlardı ama ben 3.dünya savaşı çıkmış gibi telaşlı davrandım. ferhunde hanım varsayılan ayarlarına döndü. imzayı atıp kahve alacağım olsun diyerek koşarak ofisinden uzaklaştım.
.

iskelede, geldiğim vapura denk geldim. yine ön tarafa ama bu kez deişiklik olsun diye sol tarafa oturdum. fakat yine aynı kıyıyı izleyerek döndüm. bu tarihi yarımadaya her gelişimde bu sefer kesin her yerini dolaşacağım diyorum. fakat her defasında yeni bir bahane bulup bir an evvel kadıköy’e dönüyorum. yine öyle oldu. bu sefer ki bahanem; sıcak ve temmuzdu. kendim de inanmadım. lakin kayıtlara geçti bir kere. belki de birlikte gezmek için sözleşip gezemeyişimizin bilinçaltı tezahürüdür. kim bilir? ben gerçekten bilmiyorum.
.
* birhan keskin
.
.

15 Temmuz 2019

beş vakit - 19

sabah:
ya skiyim otobüsü. bırakın gitsin ya!” diye bağırdı önünde koşan iki kızın peşinden. kızlardan kısa saçlı ve esmer olanı bir an duraksayıp geriye, sarı kafalı arkadaşına baktı. hızlanmadan önce de benimle göz göze geldi. durmadı. uzun saçlı kumral arkadaşının peşinden koşmaya devam etti. bizim sarı kafa da koştu mecbur kalıp. az ilerideki durakta da yaşlı bir amcanın yavaş hareket etmesinin yardımıyla yakaladılar otobüsü....
hepsi bu.
ne onlar benim bu yazdıklarımdan ve onların sinkaflı diyaloglarına şahit olduğumdan haberdarlar (belki esmer kız) ne de ben onların otobüsteki hesaplaşmalarından. ama işte kısa hayatlarımızın minik bir anına dokunduk yine de.
..

öğle:
sanki istanbul’un bir yarısı tatile çıkmış gibi değil de dünyanın yüzde sekseni ortadan kaybolmuş gibi. öyle ıssız. öyle sakin bir yeryüzü. iki saniyede bir motorlu taşıtın, motorsuz insanın eksik olmadığı caddede serin rüzgarlar cirit atıyor şimdi. hem ne esmek. mecbur montumun yakalarını biraz daha dikleştiriyorum. döner ekmeğin son lokması ile ayranın son yudumunu denk getirdiğim gibi güneşin ısısı ile rüzgarın serinliğini denkleştirmeye çalışıyorum bu öğle iznimde. ama mümkün olmuyor. ya güneş çok yakıyor. ya rüzgar çok serin esiyor. soluma, varoş kafeye doğru başımı eğiyorum. bir acı kahve teklif ediyorum kendime. lakin kararsız kalıyorum. çünkü beyaz bir kelebek sarı bir papatyaya konuyor o sırada. ve bir çift kuş havalanıyor telaşla. olmamış şey değil. şaşılacak da şey değil ayrıca. doğanın kanunu. kendimce anlam yüklüyorum olanlara. gitmiyorum kahve içmeye. ama biliyorum ki safi üşengeçlikten. bir de sanki rüzgarın etkisi azaldı gibi. azaldı sanki.
..
ikindi:
elimde olmayan şeyleri elimdeymiş gibi göstermeyi sevmiyorum. hani istesem de beceremem zaten. demem o ki bayım; hiç bir zaman iyi bir poker oyuncusu olmadım, olamam. dolambaçlı yollara girmiyorum yani. elimde ne varsa tüm kartlarımı açıyorum. açık. net. şeffaf. adı her neyse o oluyorum. bugün öğleden sonra gelen hizmet sektörü temsilcisi zarif hanımefendiye de öyle oldum.
yekten şunu şöyledim; bana bildiğimiz, klasik  pazarlama taktiklerini, fayda maliyet analizlerinizi yapmayın lütfen. bütçem bu. istediğim şu. olur mu olmaz mı? bunu söyleyin.
inadını, eğitimlerde öğrettikleri ezberlerini kırmam kolay olmadı. o santrançtaki bildiği ve en güvendiği hamlesini yaptı yine de.
savunma yerine yine hücum ettim. “ işiniz bu biliyorum ama benim horoz şekerine ihtiyacım var. ne elma şekeri, ne de pamuk şekeri istiyorum. pazarlık amacım da yok. açık konuşacağım sizinle” dedim. konuştum da. sonuçta ikimizde ücretli çalışanız. patronlarımıza daha çok kazandırmak için ego çarpıştırmaya, akıl oyunlarına ihtiyacımız yok. ben dedim sattığınız horoz şekerine en fazla üç otuz para verebilirim diyerek elimi ve tüm kartlarımı açtım. artan maliyetlerden girmek üzereyken elimi bir kez daha açtım ve öne doğru uzattım. olur mu olmaz mı diye tekrar sordum. gülerek elimi sıktı. “maalesef olmaz” dedi. o kahve için ben zahmet edip geldiği için karşılıklı teşekkürleşip görüşmeyi sonlandırdık.
..
akşam:
önce yağmur. sonra güneş. okul öncesi son tatil gününde yıkanmış ilkokul öğrencisi gibi tertemiz oldu istanbul. bütün pisi, sisi ve pusu dağıldı. öyle ki denizi böyle mavi, burgazada’yı böyle canlı görmek çok mümkün olmuyor her zaman. ama işte bugün. bu akşamüstü istanbul başka güzel. adalar bir başka. sen her daim..
..
yatsı:
bir fotoğraf daha buldum. yine zarifoğlu’nun kitabının arasından düştü. tam da babasından aldığı mektuplara öykünürken. peki tamam. babamın olduğu satırlarda yalan söyleyecek değilim. zarifoğlu’nun babasıyla olan mektuplaşmalarını her okuduğumda çok kıskanıyorum. yine kıskandım. şimdi yine onları kıskanırken sanki bir işaret gibi düştü fotoğraf önüme. oysa bütün fotoğrafları albüme kaldırdığımdan emindim. 
seksenlerin sonu yahut doksanların başı olmalı. henüz tadilat aşamasındaki kuruyemişçinin önünde. güneşli bir gün. babamın yanında çocukluk arkadaşım ahmet var. uzun yıllar önce taşınmışlardı mahallemizden. ziyarete gelmiş olmalı. üstünde mont ve kazak var. belli ki kış günü. babamda yeşil iş önlüğü. dükkandan fotoğraf için ayrılmış belli. yüzünde bir an önce işe dönme telaşı olsa da içten gülümsemeyi başarmış. iki eli önlüğünün cebinde. gözlerini güneşten sakınmak için biraz kısmış. yaşından genç ve dinamik görünüyor. yakışıklı, otoriter babam benim. ahmet’in iki eli de siyah kotunun ceplerinde. o da samimi. güleç yüzlü. her zamanki gibi. sanırım fotoğrafı çeken benim. ama anımsamıyorum o günü.. 
yalan dünya. yalan zaman. 
bir kez olsun diyorum mektup yazabilseydim. alabilseydim. hiç olmazsa yazarak söyleyebilirdim onu sevdiğimi. çok sevdiğimi...
.


14 Temmuz 2019

en verite




bugün bir şarkı dinledim; hayatım gözlerimin önünden geçti. 
çocukluğum
ilk gençliğim
orta yaşım sevgilim
film şeridi gibi
ama çok yavaş
fakat nasıl desem; biraz hüzünlü
biraz eksik
belki olması gerektiği gibi
belki hiç olmamış gibi
halüsinasyonlardan bozma rüyalar içinde
sanki bir şeylerimizi çalar gibi
lakin benliğimizi kutsarcasına
annenin özenle hazırlayıp verdiği salçalı ekmek gibi
hiç bir özel anı atlamadan
anlık sevincin kursakta bıraktığı buruk bir tat gibi
iki halin ortasında yetim kalırcasına
bir şarkı diyorum sevgilim
bu kadar mı...?
.
sersemletir
ilk görüşte aşk gibi
alır ötelere vurur seni
kapıdağı’ndan aşağıya yuvarlar
temmuz cehenneminde rüzgarsız bırakır
sonra sağanak olur yağar, meltem olur eser
damarlarındaki kan gibi tüm benliğini sarar
bir şarkı diyorum..
bu kadar mı?
..
misal bir monet resmi gibi
güzel olur bir şarkı
gökkuşağına serenat yapar notaları
cansever’in şiirlerine canverir 

bir şarkı diyorum sevgilim şimdi
her notası sen olmuş yağıyor üzerime üzerime
yürüyüşün, gülüşün

bir şarkı dinledim bugün
seni özledim.
..

13 Temmuz 2019

hasta siempre - 3

benden önceki hasta çıkar çıkmaz, ışıklı tabelada adımın yanıp sönmesini beklemeden kapısını tıklatıp girdim içeri. “günaydın hocam” dedim. hiç istifini bozmadı. kafasını kaldırmadan, ben odasına girerken yapmakta olduğu işine devam etti. bir önceki hastanın verilerini mahkeme katibi gibi on parmağı ile seri bir şekilde bilgisayarına girdi. yahut haftaya çıkacağı tatilinin rezervasyonunu tamamladı. emin değilim. günahı boynuna artık. ama ben günaydınımın havada asılı kalmasına bozuldum. yalan yok şimdi. yine de belli etmedim. sonuçta türk hekimlerine emanettik. doktor hakları, hipokrat, devlet baba, mhrs, 182 ve nihayet hasta hakları.
yazısına son noktayı koyup enter tuşuna sertçe bastıktan sonra elimde hazır olan ve üşenip de hala yenisini almadığım eski mavi plastik kimliğime uzandı. hemen akabinde de sordu.
-nedir şikayetiniz?
bir bir anlattım şikayetlerimi. o beni tepki vermeden dinlerken ben bir yandan da iki hastane, üç doktordan toparladığım tüm tahlil ve filmlerin olduğu mavi evrak dosyamı çıkardım çantamdan. son çektirdiğim filmi istedi. sonuçlarımı dikkatlice incelerken bir yandan da ‘bu tür vakalara çok sık rastladım, bu da onlardan birisi’ dercesine on saniyede bir hıı, hım, hıı diye ünledi. sonunda haklı çıktım. çok sık karşılaşılan bir durummuş benimkisi. adını da söyledi ama diyemiyorum şimdi. hafızam hala çok iyi iş görse de latincem çok kötü. telaffuzuna bayıldığım latin adlarından biriydi işte. bir iki küçük takviye dışında ilaca da gerek yokmuş zaten. geldikleri gibi gideceklermiş. 
yeni doktorumun baştaki ketum ve ilgisiz tavırlarından eser yoktu şimdi. uyum devresini çabuk atlatmıştık. sorduğum ve hatta sormadığım tüm izahatları bir bir anlattı. devlet hastanesinden ziyade tonlarca para yatırmış olduğum özel bir hastanenin, özel bir hastası gibi hissettim kendimi. haberi olmadan odanın içine doldurduğum baştaki olumsuz düşüncelerimi yine ondan habersiz geri aldım hemen.
kontrol amaçlı tahlilleri yenilememi istedi. not kağıdı bittiği için eski tahlil sonuçlarımın üzerine ilacımın reçete kodunu yazdı. günde bir tane almamı tembihledi. on beş gün sonra tekrar görüşelim dedi. teşekkür edip odanın kapısını açmamla benden sonraki hasta içeri düştü adeta. doktorum en baştaki ketum ve kaynanalar dizisinin asabi tijen hallerine büründü yeniden. 
niiit nitttt beklemesini öğrenemediniz hala diye haykırdı önce. çağırmadan, ekranda adınız yanmadan gelmeyin içeri efendiler diye kükredi ardından.
lafın ucu biraz bana dokunsa da o evreyi çoktan atlatmıştık ve başa dönmeye hiç hazır değildim. içeri düşen hastayı nazikçe dışarı davet ettim. birazdan çağıracak sizi diyerek ikna ettim ve laboratuvara kan vermeye gittim. ikizler burcu doktorum hastayı çağırdı mı ya da ne zaman çağırdı bilmiyorum. 
.