28 Ağustos 2014

biraz deniz biraz uyku

şu an nasıl bir öğlen uykusu çekiyor canım, anlatamam. halbuki ve biliyorum ki mecburiyetim olmasa, bıraksalar ve hatta öldürseler uyuyamam gündüz vakti. ama işte bu his beni öldürecek.
 niagaranın coşkuyla kabaran suları gibi tüm bedenimi sarmalayan tatlı bir ağırlık önce. ve sonra esen rüzgarın buğday tarlasında  boynunu bir yana eğdiği başağınkine benzer bir sarhoşluk, bir kabullenmişlik hali. ama öte yandan hoca'nın öküzünün boynuzunda değil de olağanca ağırlığı ile benim başımın üstünde dönen bir de dünya var gibi.
işte bu ahval ve şerait içinde şimdi yine aynı banktayım. varoş cafenin sahibine bozulduğumdan beri üç aydır, her öğlen aynı parkın aynı bankındayım. yanımda yine aynı rüzgar ve aynı zaz, aynı buğulu ses. ama ben artık aynı ben değilim sevgilim.
tek kaygımız öğlen uykusu olsaydı keşke..
.

25 Ağustos 2014

derniere dance

sanki yirmi gün sonra ceketini alıp gidecek olan ben değilmişim de okulunu yeni bitirmiş, işe hevesli yeni yetme bir delikanlı gibi hummalı bir şekilde çalışıyorum iki haftadır. ibrahim tatlıses şarkısı gibiyim. o eski halimden eser yok şimdi. onbeş dakika çalışıp yarım saat pencereden kuşları izleyip türlü hayaller kuran adam gitmiş, yerine son derece işkolik, mesleğine ve işyerine aşık bir adam gelmiş sanki. halbuki ikisi de benim. şaşırmıyorum. sanıyorum iki nedenden dolayı bunu yapıyorum. ilki, arkamdan konuşulmasından hiç haz etmem. ikincisi de çalışmak unutturuyor gerçekten. en azından bir süreliğine.

aslına bakılırsa sıradan hayatım çok değişmiş değil. her zamanki gibi sabah işe gidiyorum akşam eve dönüyorum. her pazar sabahı önce market alışverişine sonra da kadıköy'e, sözde kahve içmeye gidiyorum. aynı tarz filmleri izleyip aynı tür kitapları okuyorum. yenisini bulana kadar hep aynı fransızca şarkıları dinliyorum. işe gidip gelirken, markette alışveriş yaparken hep aynı yüzleri görüyorum. garip bir şekilde iş arkadaşlarım değişiyor ama yol arkadaşlarım değişmiyor. her şeye alıştığı gibi buna da alışıyor insan.

oysa benim gibiler için imkansız olmasına rağmen uzun yıllar başka türlü bir hayatımın olabileceğini hayal ettim hep. gerçeklerden kaçtım. yüzleşmek zorunda kaldığımda ise en yakınlarımı suçladım. haklı olduğum taraflar çok olsa da olan olmuş, ölen ölmüştü. bunu anladığımda otuzüç yaşındaydım. çırpınmak faydasızdı. uzunca bir süre elimden kayıp giden hayatım için üzüldüm. galiba biraz da acıdım kendime. sonra işte bekir'i tanıdım. önce kader'i sonra masumiyet'i izledim. meğer izleme sıralamam yanlışmış masumiyet kader'den önce çekilmiş. olsun sonuç tek ve aynıydı. kaderimiz belliydi ve eğip başını usul usul yürümekten başka şansımız yoktu...

o günden sonra mesela daha az görüşür oldum etrafımdakilerle. 
az sayıdaki dostlarımın sayısını biraz daha azalttım. artık onbeşte bir her pazartesi anneme gidiyorum.  zaman zaman incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden maraza çıkarsa da aramız fena değil. fiziğimden ötürü hep babama benzetirler beni ama ben huysuzluğumdan ötürü kime benzediğimi çok iyi biliyorum. "ben yaşlanınca senin gibi olmayacağım " diyorum. önce sırtımda patlayan terliğin sesi sonra hüzünlü kahkahalar yankılanıyor babaocağında. beraber gülüyoruz. çay içiyoruz. bazen kederleniyoruz birbirimizden gizli. komşularını anlatıyor bana. beceriksiz olduğumu bildiği halde belki bir gün denerim diye erik ve vişne kompostosunun tarifini yapıyor sonra. benim anlatacak fazla bir şeyim olmadığı için erkenden uyuyor. 
kimseye anlatamadıklarımı oturup buraya yazıyorum ben de en sevdiğim şarkılar eşliğinde. 
şimdi mesela indila'dan   derniere dance   çalıyor. aslında iki gündür sadece bu şarkıyı dinliyorum. sanki sonsuza dek bu şarkıyı dinleyecekmişim gibi hem. 
öyle sevdim..

24 Ağustos 2014

bir demlik çayım var, tütünüm de geçiyor*

öyle bir şey ki bu sevgilim, umutla umutsuzluk, sevinçle hüzün arasında yuvarlanır gibi. bir yanım balkon çok güzel esiyor gelsene diyor diğer yanım emre aydın'a  takılıp hüzünlerden hüzün beğeniyor. izlediğim ve çok sevdiğim filmler geliyor aklıma sonra. hepsini bir çırpıda tekrar ve tekrar izlemek istiyorum. olmuyor. sen zaten aklımdan hiç çıkmıyorsun. yazmak istiyorum. yine olmuyor. sevdiğim kitaplar düşüyor aklıma bu sefer. okumak istiyorum bir bir hepsini yine ve yeniden. en azından altını çizdiğim yerleri. lakin o da mümkün olmuyor. çünkü bu aralar kararsız bir kasım güneşi gibi ruhum. oysa hâlâ ağustostayız. sence de çok uzun sürmedi mi şu lanet ağustos? eylül diyorum, çok uzak sevgilim..

18 Ağustos 2014

çay içmek şerefli ikinciliktir sevgilim!



sıcak ve nemli bir ağustos akşamı diyorum sevgilim 
kalbimden daha temiz bir kağıda -sen okurken çok uzaklarda olacağım- bir  mektup yazarım belki en orta üç el yazımla
belki de şiir yazmayı denerim sana bir kez olsun yazmayı beceremediğim
yahut bir türlü başlayamadığım romanımın giriş cümlesini bırakır öyle giderim
belki de gitmem 
çünkü ve belki eylül gelir, ağustos daha son nefesini vermemişken
belki yazlarımız sert ve yağışlı,  kışlarımız sıcak ve kurak geçer aramızdaki bunca fırtınadan sonra
kim bilir?
hem belki hidayet iktisat okumuş, eser karakaş ünlü bir basketbolcu olmuştur paralel evrende
yahut akmaz denilen maveraünnehir'in gönül denizimize dökülmediğini kim iddia edebilir dün geceden sonra
çünkü ve zira; maveraün'ü hazar'a, yüreğimi ege'ye dökülürken gördüm dün gece 
üzgünüm ama seni göremedim sevdiğim
hem zaten ulaşılamayanlar arasında hep birinci sıradaydın sen
bense tutunamayanlar arasında
halbuki birincilikten ziyade şerefli ikincilikler makbul sayılmalıydı bu alemde
misal tüm kahve fincanları bir bir ve yüzüstü kapaklanıp yaltaklanırken falcıların önünde
ikinci sıraya itilen ince belli çay bardakları, ismail abimiz ve süleyman sebamız yeter bize dediler
belki sırf bu yüzden fincanlar hızla dolarken birinciliği kahveye verdiler o gece 
ben bekledim, sadece bekledim eylülü bekler gibi, yağmuru özler gibi bekledim
lakin gelmedin
oysa şimdi bizi ayıran nehir, tuna nehri olmuş akmam diyor 
duyuyor musun?
marksistler tekbir getiriyor, müslümanlar ciao bella söylüyor
sence de bu iş çok fazla uzamadı mı sevdiğim?
hadi uzat bardağını da çay doldurayım
.
emre aydın - geceler kara tren

16 Ağustos 2014

iki çay biri açık

öyle bir duygu ki bu sevgilim; bir şekilde (söz yahut davranışla) çıkarabilirsem içimden müthiş rahatlayacakmışım ama aynı oranda da boka batacakmışım gibi hissettiriyor. en çok da rüzgarlı bir ağaç gölgesinde oturuyorsam ve arka fonda sıla söylüyorsa böyle hissediyorum.
lakin az önce okuduğum bir haber beni daha çok sarstı! güya kadınlar çayı kahveye oranla daha yerel nasıl söylesem böyle daha avam buluyorlarmış. kahvenin statüsü daha yüksekmiş falan. önce inanmak istemedim. ama her zaman gittiğimiz çay bahçesinde benim her çay siparişime karşılık senin kahve söylemelerin aklıma gelince ağustosta kaynar sular döküldü başımdan aşağı. oysa yapısal sorunlarımız var sanıyordum. edebiyatımızın en nadide çekim ekleriyle birbirimize yakınlaşmış ama bizi ebediyete bağlayacak yapım ekini bir türlü bulamamıştık. sorun ne sende ne de bende değil tamamen yapısal derken benim sıfat tamlamalarına ve bağlaçlara, senin de dolaylı tümleçlere olan tutkunun bu aşkın katili olduğunu düşündüm hep. meğer çaydan bir sebeple beni terketmişsin, alacağın olsun sevgili, şimdi iki çay söylemez miyim her vakit gittiğimiz o çay bahçesinde. biri açık ve senin için...

13 Ağustos 2014

yazıyla iki

şarkılar ikiye ayrılır sevgilim;

biri, anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar.

diğeri, sebebini bilmeden sevdiğimiz şarkılar...



10 Ağustos 2014

on ağustos

memlekette seçim var bugün. sahilde bir avuç insan okulu kıran liseliler gibiyiz.  yarısı denizle kalan yarısı da güneşle sevişiyor! ben güneşi seçtim bu sabah. son sabahlarım artık bu sahilde. sanırım artık gelmeyeceğim buraya. daha sakin yer bulmalıyım kendime. elbet ve yine kuzey egede. yıllar üzerimden geçtikçe daha az tahammül edebiliyorum artık bazı şeylere.
bir iki gün sonra o camdan kafese gireceğimi düşündükçe mideme kramplar giriyor. çıkmıyor. saçma sapan şeyler yapıyorum. amaçsızca güneşleniyorum mesela. ama bunu yaparken yeni oyunlar icat etmekten geri kalmıyorum. saat tutmuyorum. dinlediğim şarkılarla zamanı belirliyorum. üç şarkıda bir güneş alan yanlarımı değiştiriyorum. lakin cohen'in miracle şarkısının bu kadar uzun olduğunu bilmezdim. uçsuz maviliğin derinliğinde hayallere dalmıştım. ömrümün en uzun, ömrümün en bitmeyen şarkısı olduğunu kızarmış piliç olmaya ramak kala farkettim. dün akşam günbatımını eternity and a day eşliğinde izlemek için parçayı yinele dediğimi anımsadım. neyseki yoğurt sürme kıvamına gelmeden hafif kızarıklıklarla kurtardık durumu....

en iyi ve en yakın dostum yine şarkılar burada. çünkü seni yargılamıyor, senden bir beklentisi yok. kafasına göre hareket ediyor! istediğinde hüzünlendiriyor istediğinde neşelendiriyor ve dahası alıp uzaklara, çok uzaklara götürüyor seni. karşılığında hiç bir şey istemiyor senden. 

lakin ve işin aslı şu ki sevgilim; bir elimde sıcak çay bardağı bir kulağımda summerwine şarkısı, zihnimde deli düşüncelerle, sanki bir güzellik gelip sihirli asasıyla başıma vuracak ve zihnimden bugune değin hiç çıkmamış cümlelerin en devrikleri, en afilileri fışkıracak da insanın okudukça okuyası geleceği üçyüz karakterlik bir verdana güzellemesi ortaya çıkacakmış gibi bir his benimkisi..
yalan halbuki!
çok uykum var şimdi.
uyumam lazım. çok uyumam.
.

9 Ağustos 2014

muhabbete dost aradım bu şehri "periler" sarmış

ne diyordu sadık usta ; "bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor.."

ben ne diyordum ikibindokuz yazında, bu şarkıları yasaklamalı.....

şimdi konumuzla alakası yok ama
bir yetmiş boylarında, esmer saçları omuzundan on cm aşağıda, mavi kot şortunun üstünde beyaz gömleği, onunda üzerinde polis gözlükleri ve beyaz iphone kulakları ile pek bir havalı, pek bir seri adımlarla, rüzgar gibi geçti sokağımızdan. 
bi'daha ne zaman geçer ki acaba? 

şarkılar diyordum. aslında filmler daha doğrusu kitapların gerçek olmadığını bile bile bizi böylesine nasıl etkilediğinden dem vuracaktım şayet o esmer güzeli görmeseydim.. 
en sevdiği yazar kimdi? şiir mi roman mı severdi? yoksa drama/polisiye filmlerinin mi müptelasıydı tıpkı benim gibi? hem bi'daha öyle salına salına geçer miydi yazlık evimizin önünden?

ikibindokuz yazı oldukça netameli bir yazdı. ama çok sevmiştim. o da çok sevmiş miydi emin değilim şimdi. şarkılar o vakitte çok acımasızdı. önce üzülüyor ama sonra alışıyordu insan. yine de yasaklansın diye birleşmiş milletler ve cumhurbaşkanına üç, başbakana iki mektup yazdım. yasaklamadılar. cevap da vermediler. 
yağmurlu bir yaz akşamıydı. yann tiersen monochrome'u söylüyordu. çişeleyen yağmurla denizden sıçrayan tuzlu su parçacıkları kirpiklerimde sözleşip yanağımdan aşağıya ahenkle süzülüyordu. hayır ağlamıyordum. şarkı söylüyordum. yann abi sahneyi üç hürel'e bırakmış, bir sevmek bin defa ölmek demekmiş. 
ta ki ben o esmer güzeli görene dek..
hangi şarkıyı dinliyordu acaba. çatlak sesli şarkıcılara o da benim gibi bayılıyor muydu?

taa eskilerden uzaylı dizilerden biriydi. sanırım uzay bindoküzyüzdoksandokuzdu adı. şimdi düşünüyorum da o zamanlar ne kadar uzak gelirdi bindokuyüzdoksandokuz. bi kere okuması bile saatler sürüyordu! o günleri göremeyecek kadar uzak duruyordu çocukluğumuzda. atılgandı sanırım geminin adı. yakışıklı bir de kaptanı var. kaptan körk'dü evet adı. çetin bir muhabereden sonra en otoriter sesiyle ;" - köprü, hasar durumu" der... köprü de iki saniyede çıkarırdı hasarı.

ne var ki ve tanrı şahidim ki benim köprüdeki hasar durumunu bırak çıkarmayı tam on senemi hasarın nerde olduğunu bulmaya harcadım. 
hasar aramayı bırakalı aylar oldu. şimdi tek derdim o esmer güzeli yazlık sokağımızdan  bir daha geçer mi, geçerse ne vakit geçerdi?
.
haluk levent - zor aşk

7 Ağustos 2014

7 ağustos

yağmurun kendisi ayrı bir güzel, bulunmaz bir nimet. lakin ben yağmurun en çok kendisinden sonra açan güneşini seviyorum bayım. balkonda kalan eşyalarım hatta beşyüzonbeş sayfalık kitabın yüzaltmışiki sayfası ıslanmış olabilir bu sabaha karşı sağanağından. ama sonrasında açan güneş diyrum; her şeye değer..

ıslanan kitap sayfalarını saç kurutma makinesi ile tek tek kuruttum. ayrılan cildini uhu ile yapıştırıp iyice yapışsın diye de kitabı seyahat valizinin altına koydum. 
sonra bir ara elektrikler kesildi. elektrik gidince sularda kesildi. hazırlıksızdım. arızanın uzun süreceğini varsayarak iki boş kovayı yağan yağmurun altına bıraktım ve önceki gün bir teli kırılan şemsiyeyi tamir ettim. yemeyi hiç tercih etmediğim halde taze bamya diye dolaşan mavi yağmurluklu amcadan yarım kg bamya aldım. tüm bunları elektrik kesikken ve yağmur yağarken yaptım hep.
ve nihayet güneş açtı. 
saat şimdi ondört:sıfırbeş. yağmurdan sonra, sanki yeni bir hayat başlamış gibi.. sabahtan beri evlerine çekilen ahali ikili, üçlü, beşli gruplar halinde sahil yönünde ilerlemeye, kuşlar neşeli şarkılarını yeniden söylemeye başladılar..
..
o vakit diyorum şimdi çay demlemeli....


4 Ağustos 2014

angelique yenilince biz de yenilmiş sayıldık

yalan yok şimdi; evvela sarışın alman fiziğini, sonra beckentlerini ve nihayet dünyanın bir numarası karşısındaki vakarını üstelik 5-1 öndeyken verdiği sete rağmen çirkinleşmemesini, rakibi gibi itici olmamasını sevdik. öyle sevdik çünkü.
moda tramvayındaki güzel kadar masum, kuğu gölündeki balerin gibi narin ve güzeldi.
çok sevdik. 
yenildi. yenildik. 
üzüldü. üzüldük.
maç sonunda üzüntüsünü güzel gülümsemesine katık etti. yine üzüldük.
ama bundan böyle tüm roland garroslarda bilimum wimbledon ve dahi amerika açık'larda takipçisiyiz artık.
di'mi sadık?


2 Ağustos 2014

kalimera and salima

nerdeyse yerel radyolar kadar yunan radyoları da çekim alanında burada. haberleri sunduğunu tahmin ettiğim kişilerin birbirlerine kalimera demesinden günaydın dediklerini çıkarıyorum.
 o vakit kalimera dünya. buongiorno insanlık.

tatilde olmanın en güzel yanı; -sonunu düşünmediğinde elbet- günlerden, ayın tarihinden bağımsız olup zaman kavramını yitirmek. en kötü yanı ise günde en az bir defa akla düşen karartıyı yani bu "rüya" nın bitecek olduğunu bilmek.
mümkün olduğunca düşünmemeye çalışıyorum oysa.
hem düşünmem gereken, almam gereken çok önemli kararlarım varken çamura saplanan araç gibi üç gündür burada patinaj yapıyorum. yanıma getirdiğim beşyüzonbeş sayfalık ayfer tunç kitabının kapağını kaldırmadım daha üstelik. ama ve lakin iyi ki şarkılar var diyorum yine, yeniden. üç günlük bilançonun sevindirici tek tarafı şarkılarla yeniden barışık olmam. özelikle jehro- salima. bence harika bir şarkı. bugünlük elbet. yarın için söz veremem bayım.

sonra yaz yağmurları var mesela ; normalde ve rutubet rekortmeni istanbulda hiç bitmesin derim. lakin tatil yerinde onbeş dakikadan fazlası yazıktır, günahtır!
yine de kimse  benim koca yürekli, ekşi suratlı dostumla aramızı bozamaz. onlarca mevsim öncesinde söylediğim gibi ; evimde hissettiğim, aidiyet duyduğum tek yer... bu uçsuz bucaksız mavi sular...

öyle ki; daha ilk günden ohh işte hayat dediğimiz bir şey gerçekten varsa "işte bu" dedim. çünkü karşında ferahlatan, suni değil gerçek tenefüs yaptıran bir deniz, seni istediğin hatta istemediğin ama sevdiğin yerlere savuran bir rüzgâr ve tabi ki müzik.  işte karmaşık günlerde tek istediğim sadece buydu. 
peki itiraf ediyorum! 
biraz da uykuydu..

ama ve şimdi lütfen kimse yine mi kasvet demesin. çok rica ederim! çünkü ve zira şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim artık; insanoğlunun yahut benim en huzurla ölebileceği yer masmavi bir denizin ortası olmalı. keşişlemeden esen rüzgarla sevişen bir vaya con dios şarkısıyla da nirvanamızı yapardık. 
..
yaşamla ölüm o kadar iç içeki bu mavi dünyada. yaşarken ölmek, ölmek üzereyken yaşamak istiyor insan! yalan yok şimdi. 
hani gün batımına yakın rüzgar biraz haşinleşince kıyıda yüzünüze vuran tuzlu su parçacıklarından bahsediyorum bayım.
bi'deneyin. bana hak vereceksiniz!
hani ölseniz de gam yemezsiniz, kalsanız da. 
o derece.