31.12.19

ara'lık 2019


ara'lık 31  şenlik dağıldı. doğrusu ben biraz erken ayrıldım. aslında duman ve aşırı gürültüye çok bile tahammül ettim. tutkulu, coşkulu ve dahası mutlu insanların arasında biraz daha kalmak istedim galiba. çünkü ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları şeyi tutku içinde gerçekleştirenlere hep saygı duydum. sanırım biraz da kıskandım. zira bizim işçilerin keyfine diyecek yoktu. oturdum onların yeme, içme ve eğlencelerini izledim. dedim ya böyle ortamlar fazla açmaz beni. çabuk sıkılırım. ama işte işçilerin senede bir günlük samimi ve dahası mutlu hallerine imrendim. normalde beş dakika kalacağım etkinlikte kendi rekorumu kırıp bir saat kaldım. belki bana da bulaşır diye aralarına karışıp şakalar bile yaptım. evet o iğrenç espriyi de yaptım. "seneye görüşürüz" dedim. gülmediler. "abi, bi'güncelle artık kendini" dediler. sarıldılar. öptüler. patron bile. dokuzuncu yılbaşımda ilk kez. "iyi ki buradasınız mithad bey. iyi ki bizimlesiniz. iyi seneler olsun." dedi. şok oldum. eşek yükü para kazandırdığım işlerde bile teşekkür etmeyen, 'eline sağlık' demeyen patron. kulaklarıma inanamadım. gözlerine baktım. evet alkolün etkisiyle biraz çakırkeyifti. ama daha çok samimiydi. elini kuvvetlice sıktım. "görüşürüz" dedim. 
oysa yeni yıldan bir dilek hakkım olsaydı; anadolu'nun hiç bilmediğim, en ücra köşelerine günlerce sürecek karlı bir tren yolculuğu yapmak isterdim. ve o yolculukta; donmuş bir gölün üzerine yatarak takım yıldızlarına bakıp özellikle odius’u bulmaya çalışırdım elbette.


.
ara’lık 30 yağmur damlaları, ofis penceremde sanatsal şekiller oluşturuyor.  siyah, küçük kuşlar, ufacık bedenlerine aldırmayıp tüm kuvvetiyle esen çılgın rüzgara kafa tutup adeta dalgalarını geçiyorlar. oysa rüzgarın da keyfi yerinde. kuşların dalgasına aldırmadan ıslık çalarak kâh aşağıda ağaçlarla kâh yukarıda bulutlarla sevişiyor. ve az ileride, bir evin kıpkırmızı çatısında telaşlı, beyaz bir duman cuma akşamı okuldan çıkan çocuklar gibi neşeli ve hür. ben niye hüzünlüyüm bu kadar. bilmiyorum.

ara'lık 29 pazar sabahı. erken saatler. galiba bu kışın en soğuk günü olmalı. çamlıca’ya kar bile yağmıştır şimdi. öyle zemheri. dışarıda küfrederek işe gidenler. bir de benim gibi uykusuzlar var. az ötede, 500T' yi yakalamaya çalışan kırmızı kaşkollü bir kadınla, siyah paltolu bir adam aksi istikametten koşuyorlar. "bırakın kaçsın bir kez de. bu hayatta otobüsten daha önemli şeyler var yakalanması gereken" diyorum. duymuyorlar beni. nefes nefese yetişiyorlar. oysa onlar için çok farklı bir gün olabilirdi. 


ara'lık-27  uzun zamandır beklenen aralık yağmuru nihayet şehri dövüyor. yağışın şiddeti ve haftanın son iş günü olması hasebiyle trafik her zamankinden daha telaşlı. yorucu ve çılgın. yarısından çoğu buğulanmış, bulanık, soğuk ve karanlık camdan rengarenk dükkan ışıkları görünüyor. isimleri okunmuyor. ama az çok ne oldukları tahmin ediliyor. çoğu yeme içme işletmesi. işte kebapçılar. tostçular. marmaris ve bodrum büfecileri. bazı telefon, kimi ayakkabı ve kuaför esnafı. pazar sokağına geldiğimizde ise cumanın ve akşam pazarının telaşı hakim. bir hafta, bir gün ve nihayet bir yıl bitiyor. oysa nasıl geçti habersiz...

.
ara'lık-26  soğuk. akşam dolmuşunda tıngır mıngır gidiyoruz. oturan 11, ayakta 4 kişiyiz. bir de kaptan şoför. arka dörtlünün önündeki ikili koltuktayım. arkada afili bir telefon müziği. lakin sahibi çalan telefona ; “efendim aşkım” diye cevap verdikten sonra 3.kelimenin “alooo” ve dördüncü ve beşinci kelimelerin “sesim geliyoo mu?” olması içerideki ve hatta dünyadaki bütün romantizmin, tüm karizmanın tükendiği an değilse nedir viktor?
.
ara'lık - 23  annelerin “hoşgeldin, nasılsın, günün nasıl geçti?” demeleri çeşit çeşittir. benim annem misal; salonun olmayan kapısı nedeniyle akşamları, iş dönüşü anahtarla açtığım kapıdan girer girmez görür beni ve halimi, hatırımı sorar.
geldin mi oğlum?
her defasında 'yok anne ofisteyim. on dakika daha işim var sonra geleceğim' gibi salakça bir espri çörekleniyor zihnime. kıyamıyorum.
kıyılır mı hem?
geldim de demem ama.  “iyiyim, anne sen nasılsın?” derim.
.
ara’lık-13
bugün yalnızca didem madak okudum. bu akşam diyorum bayım; dönüp dolaşıp iris’in ölümü’nü okudum. bir sondan. bir baştan. puslu şarkılara katık ettim şiiri. oysa ne bahar bahçe bir yanım. ne de yaprak döküyor öte yanım. yorgunum sadece. her yıl olduğu gibi bu yıl da. istiap haddini aşmış yük kamyonları gibiyim. bugün diyorum sadece didem madak’ı dinledim. anlamını bilmediğim şarkılar okudum. boş boş pencereden dışarıyı izledim. süzülen yağmur damlaları gibi yitip giden hayatımın röntgenini çektim. içimde manasızlığı yine içime sordum. ama em-ar gerekliymiş. sktir ettim. dışarıyı izlemeye devam ettim. kuşlara öykündüm. uzaklara, çok uzaklara gitmek istedim. o sırada anlamını bilmeden bir şarkı daha sevdim. fakat kimseye söylemedim. çünkü bazı şarkılar vardır: uzun, ince bir yolda yürütür insanı. hüznü, kederi ve sevinci aynı anda yaşatır. bazı şarkılar; karla karışık yağan yağmurlu bir gün gibidir. arada yalancı güneşi gösterir. ama sonrası kar kıyamettir. bazı şarkılar diyorum..
.
ara’lık 03
eski, son kullanma tarihi dolmak üzere olan dolmuşun silecekleri karla karışan yağmura yetişmeye çalışıyor akşamın ayazında. çok kalabalık değiliz. üşüyen üç beş kişiyiz. şoför dahil. afrika hariç. bu akşam işler kesat. sanki herkes işinden gücünden kaytarmış gibi. normalde balık istifinden hallice oluruz bu iş çıkışı saatlerde. şoför işsizlikten bozuk paraları sayıyor şıkır şıkır. yirmi beş kuruşları ayrı, elli kuruşları ayrı, bir liraları başka bölmelere koyuyor pür dikkat. hemen yanındayım. belgesel izler gibi onu seyrediyorum. fakat sinirli çok. az olan yolcu sayısına mı, hayattaki talihine mi, yağmura mı yoksa akmayan trafiğe mi kızgın belli değil. on beş saniyede bir offluyor. gereksiz yere önündeki ardındaki şoförlerle hırlaşıyor. arada “bıktım artık” diye hayıflanıyor. en son, yolun sağında yolcu alırken arkadan zaart zaart kornaya basan sabırsıza başını camdan çıkarıp “ ne var lan?” diye bağırdı. arkadaki bir daha kornaya basmadı. bizimki vitesi hışımla ileri atıp “adamın başını belaya sokar bunlar” dedi. peşinden de radyoyu açtı. radyodaki yumuşak sesli hanım solistimiz ‘bülbülüm altın kafeste, öter aheste aheste’yi söylüyordu. şarkının ağırlığı tüm benliğimi sardı. içerisi daha sıcaktı şimdi. ve ağırlaşan göz kapaklarıma karşı koymak istemiyordum. zira herkes gibi ben de çok yorgundum. herkes gibi uzaklara gitmek istiyordum. çok uzaklara.
.