1 Ocak 2016 Cuma

beş vakit - 10

sabah :
yeni yılın ilk gününe boğucu, kuru öksürüklerle başladım. bu hep böyle gider mi? emin değilim. endişeliyim. on beş gün oldu zira. boğaz enfeksiyonum geçti. lakin öksürüğü bâki kaldı. önceki gün göründüğüm fabrika doktoru; "resmi açıklama yapılmadı ama keçi gribi bu" dedi. hastalığın bir türlü geçmek bilmeyen inatçılığına mı yoksa geride bıraktığı kuru öksürüğü için mi bu ismi vermişler, sormadım. o da söylemedi. sadece; "bir şurupla geçiririz" dedi. üç gün oldu, geçmedi.
.
öğle :
diyorum ki sevgilim; bir sait faik olmak hiç kolay değil ama ve yine de çok güzel hayaller kurabilirim. hem de büyük hayaller. içinde sen ve ben olan. gerekirse kış ve de güneş olan. hatta soğuk. kanada soğuğu gibi mesela. lakin gitmedim hiç kanada'ya. bir gün diyorum kanada'ya gidelim.
bir de tom waits sever misin sevgilim? ane brun'dan sonraki güncel tutkum bugün. bir ane, bir tom waits dinliyorum şimdi seni düşünürken.  arada ıhlamur içiyorum şerefine. evet vitamin de alıyorum. supradyn. sağlıklı değilim lakin mutluyum yeni yılın bu ilk öğleninde. sanırım başarılı da olacağım yeni yılda. kısmetse huzurum da olur. hem kim bilir belki zengin bile olabilirim. ama işte şanslı değilim. çeyrek biletim amortinin çok uzağından geçti. halley kuyruklu yıldızı bile dünyaya daha yakından geçiyor. yine de büyük ikramiye sevdamdan yılmadım. soğuk bir masanın etrafına toplanan dün gecenin diğer 55milyonzedeleriyle birlikte sayısal yaptım pür dikkat. evet üzgün, hasta ve kırgın halimle beni aşkla dışarı çağıran güneşe aldandım. bay c.'ye inat ve ihanet edercesine eli poşetli olarak salındın yollarda. sokaklar boş gibiydi. çok az insan vardı. olanlar da çok sessizdi. yeni yılda mutlu mu yoksa mutsuz oldukları yüzlerinden anlaşılmıyordu. sanırım uykusuzlardı daha çok. ama çok da kibar. ve sevimli. canım insanlar..
.
ikindi :
çay demledim. fonda yine ane brun çalarken biraz zarifoğlu okudum. biraz düşündüm. biraz sonra da the lobster filmini izleyeceğim. şarkılar, kitaplar, filmler. hayatımın en güzel üçgeni. bazen düşünüyorum da ya onlarda olmasaydı nice olurdu halim? yıllardır evden işe, işten eve devam eden makina düzenindeki bu son derece sıkıcı rutine nasıl katlanırdım?
bilemiyorum. 
oysa ve sadece demden mütevellit koyu bir çay gibi yalnızlığımız. bazen çok sevdiğimiz ama bazen de dilimiz gibi içimizi de burkan bir koyuluk bahsettiğim. acı belki ama hakikat bu. kendimizden başkası ile ilgilenmiyoruz ne yazık ki. yalnız yaşayıp, yalnız ölmelerimiz bu yüzden bana kalırsa.  ama hayat böyledir. geçip gidiyor işte. ne kadar basit, ne kadar çarpıcı aslında değil mi?
.
akşam :
filmi izlerken uyuyakalmışım.  normalde rüyalarımı hatırlamam. ama bu rüya… nasıl anlatsam. her zamankilerden farklı, daha canlı ve berraktı.
.
cumhuriyet dönemi binalarından birindeyiz. belki de osmanlı yapımı bilemiyorum. çok eski ama heybetli bir bina. açık olan penceresindeyiz binanın. uzaklara dalmışız.
sanki bir funda arar şarkısıyız. sen ve ben. ikiyiz ama tekiz aslında. kimse yok aramızda. hiç bir şey yok. lügat yok,söz  yok,müzik yok. ama hiç bir şey. gözlerimiz ve kalplerimiz konuşuyor sadece. ki şu hayatta en iyi anlaşan uzuvlarımız. sonra işte ellerin arkadan belimde birleşmiş, çenense omzumda. ellerim ellerin, ellerin ellerim olmuş.
öyle mutluyuz.
bir güneş düşün ki varla yok arasında. uzaklarda. ha battı batacak. öyle turuncu.
lakin bizim baktığımız güneş değil.
mutluluğumuz...
abidin görse kesin bizi çizerdi mutluluğun resmi diye.
ama ve asla aşkı çizemezdi.
kimse çizemez.
aşk çizilemez zira biliyorsun sevgilim.
kalplerde hissedilir. tüm hücrelerde yaşanır. bunu da  en iyi yine sen biliyorsun.
mutluluk gibi gelip geçici değildir hem aşk.
kalıcıdır.
ha sorarsan çok mutluyum evet. aşık ama daha çok.
fakat niye bilmem. huzursuzum?
bir güvercin tedirginliği belki. sanki her an biri, bir şey gelecek de bozacakmış gibi bu hiç bir zaman ve mekana ait olmayan güzelliği. yanımda olmana rağmen öylesine ve ölesiye tedirginim. avcısını bekleyen ceylan timsali. bir diken üstülük.
bir sıcaklık.
bir nefes.
bir ses....................
derinlerden gelen. çok uzaklardan sanki.
sinirli mi sinirli bir kadın sesi. sağa sola bakıyorum görünür de üçümüzden başka kimse yok. sen, ben ve aşkımız.
lakin sesin şiddeti artıyor.
çaresiz açıyorum gözlerimi bu acı gerçeğe.
kadın da ses tellerinin vanasını açıyor sonuna kadar.
yalan söylüyorsun yalan. gelme git kenan.
sen  beni sevmedin hiç bir zaman

gelme diyorum git kenan.
kalktım. baktım. yan apartmanın otoparkında telefona mütemadiyen bağırıyor kadın. böyle kafiyeli serzenişte bulunmak için ya alkol almış olmak lazım ya da ağır bir gönül yarası.
ne olursa olsun son otuz altı yılımın en güzel hayalinin ve hayal'imin zehrolmasına sebep olduğun için sayın kenan; ben sövmem sen anla....asdfşlk..
.
yatsı :
sen olmasaydın bu vakti yazmazdım ben. lakin kış geldi, göçmen kuşlar koordinatlarını değiştirdi. ben hâlâ oturup sana adam gibi iki devrik cümle yazamadım, ona üzülüyorum. bazen de üşüyorum. hatta düşünüyorum da ben, ben değilim bazen sevgilim. misal ve sanki bugüne kadar söylenmemiş sevda cümlelerini sırf sana çok yakışıyor diye en latin harflerle yazmayı, salt sarı laleleri değil tümden çiçek pazarını senin için satın almayı ve sırf sen seviyorsun diye güneşli bir öğleden sonrası işi asıp eski türk filmleri galası yapmayı düşünen adam ben değilim. bazen. ben adam değilim. yokum. bir hiçim. "sen"siz ben kimim? ki zincirleme soru tamlamalarının ayazında, kışın karda kalmış araç gibiyim. beni bu dertten kurtaracak tek çekici var. biliyorum. ve bekliyorum. yıllardır bir özlemle. yine beklerim. sorun değil. en devrik cümlelerin gölgesinde ve anlamını bilmeden sevdiğim şarkıların nakaratında. hatta ispanyol filmlerinin en mütevazı repliklerinde beklerim. bir ömür beklerim. ben hep beklerim de sen gelir misin bilemem. ama ve neyse ki rüyalarım var. rüyalarım neyse ki.
.
ane brun - big in japan
.