8 Ekim 2015 Perşembe

sekiz ekim

karşı apartmanda bir kadın tehlikeli bir biçimde sarkmış cam siliyordu. "düşeceksin be kadın" dedim. duymadı.  ben de üzerinde durmadım. kalktım mutfağa gittim. yapacak daha iyi bir işim yoktu. çay demledim. ilhami algör geldi aklıma. herkesin yaptığı gibi kaynayan suyla çayı doğrudan haşlamıyormuş. benim gibi çayı hafif ıslatıp süzdükten sonra demliyormuş o da. ben de öyle yaptım. sonra içeriye geçtim. çünkü bugün hiç dışarı çıkmadım. kahvaltıdan sonra yaklaşık kırk sayfa tanpınar okudum. sıkıldım. bıraktım. akşama kadar da bir daha almadım elime. -hâlâ da almış değilim-  öyle kuzu gibi yatıyor şimdi yanımda. radyonun kumandası saatleri ayarlama enstitüsü'nün yanında, film izlerken laptopa sepha vazifesi gören bin dörtyüz yirmi sekiz sayfalık tek düzen muhasebe sistemi de tanpınar ve kumandanın hemen önünde. ve bir not defteri, bir de mavi tükenmez hep birlikte yatıyoruz boylu boyunca. 
öğleye doğru yatmaktan sıkıldığımda yaşlı münzeviler gibi cam kenarına iliştim hemen. pencereyi açtım. serin ve temiz havayı içime çektim. acaba parka gidip yürüsem mi diye düşünmemle vazgeçmem aynı saniyede içinde vücut buldu. pencere kenarında hafif çiseleyen yağmuru izlemek daha cazip geldi. sabah cam silmek için çatı katından zemin kata sarkan kadın gitmişti. belki de düşmüştü. acil işi çıkmıştır belki. bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. kuşlar uçuyordu. kıskandım yine. biraz onları izledim. biraz gri ile mavi arasında gidip gelen gökyüzünü izledim. üşüdüm. kapadım pencereyi. içeriye geçtim. kitaplarla oyalandım. sıraları karışmış. onları düzeltirken baktım tezer hanım arkalarda, aralarda kalmış. sanki küsmüş gibiydi bana! üzüldüm. "kalanlar" kitabını aldım elime. rastgele bir sayfasını açtım. altını çizdiğim bir cümlesinde şöyle diyordu; "insanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir.  yazdıkları, okumak istedikleridir.  sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir."
.
gün boyu radyom hiç susmadı. öğleye kadar joy fm dinledim. daha önce duymadığım, ritmi ve müziği hoşuma giden bir kaç şarkıyı çok sevdim. fakat hangi şarkı olduklarını öğrenmek için tekrar kalkıp digital ekrana bakmaya üşendim.  uzunca bir süre şarkılar çaldı ben düşündüm. ben düşündüm şarkılar beynimin arka planında fon oldular. biraz babamı düşündüm yattığım yerden. biraz kendimi. ama çokça geçmişimi.  doksanaltı ekimi'ni mesela. düşüncelerim ve planlarım arasında gelecek pek yoktu. varsa da bekleyenler arasında son sıradaydı. 
.
öğleden sonra belki uyurum diye radyo voyage açtım bu kez. uyuyamadım. ama kanalı da değiştirmedim. pessoa okumaya çalıştım. olmadı. kalktım. mutfağa gittim. çay demledim. sonra mesajlarıma baktım. üç adet okunmamış sessiz mesajım vardı. birbirinden  "sömürtken" iki ayrı banka gizli işsiz olduğumdan habersiz kefilsiz senetsiz cazip krediler teklif ediyordu. can dostum hafız ise, "akşama kahve içelim mi?" diye soruyordu. bankalara "siktirin gidin kan emici ibneler" dedim. hafız'a ise daha kısa ve net oldu cevabım. "hastayım".  
yatağa oturdum gerisin geri. tanpınar'a baktım.  ama çok isteksizdim. "bekle" dedim. sinema filmlerini kurcaladım. bir ingiliz filmi buldum. onu izledim. tam yüz on dokuz dakika. fena değildi. ama çay çok daha güzeldi. yapacak daha iyi bir işim yoktu. kalktım. mutfağa gittim. bir kez daha çay demledim. yine direk kaynar suyla haşlamadan, önce hafif ıslatıp süzdükten sonra çay tanelerinin buğulanmasını seyrederek yeniden demledim. içeriye geçip bu kez bir danimarka filmi buldum. onu da izledim. yüz dört dakika. fena değildi. ama çay çok güzeldi. yapacak daha iyi bir işim yoktu. kalktım. mutfağa gittim.....
.
ella henderson - 1996
.