24 Aralık 2013 Salı

hekim

bol sıvı alasıyaymışım ve ılık şeyler içmeliymişim. ve daha önce hiç gitmemişim o'na. bilgilerimi güncellemeliymiş bu yüzden. adımı zaten biliyordu. mezuniyetimi sordu. cep ve iş telefonumu da.
karşılığında ben de ona rapor alabilecek miyim dedim bugün için.
gülümsedi.
foyası ortaya çıkan çocuğun çaresizliğinde yarı tebessümle karşılık verdim.
sistemden geçiyorlarmış ama bana elden bir rapor verebilirmiş.
teşekkür ettim.
boğazıma bakmalıymış. çok kızarmış. faranjitmiş adı.
bir antibiyotik, bir ağrı kesici ve bir spreyle birlikte bir gün istirahat verdi.
bunlar beni toparlarmış.
yanılıyordu elbet.
asıl hastalığım tembellikti. ve bu şehirdi.
en azından bu şekil çalışmak değildi.
her ikisinden de kurtulmalıydım.
..
eczacı kadın ilaçlarımı hazırlarken. patrona mesaj attım.
patron hastayım bugün yokum yazdım.
ok. diye anında cevap geldi.
hekim söylemişti ama eczacı kadına yine sordum üzerinde yazdığı halde.
-tok karnına mı içilecek bunlar dedim.
-evet dedi. poşetten çıkarıp hiç üşenmeden tek tek anllattı.
bu dedi günde bir defa antibiyotik için.
sprey üç defa. ağrı kesici iki defa.
teşekkür ettim.
geçmiş olsun dedi gülerek.
yanındaki adam da geçmiş olsun dedi.
iyi günler demek zorunda kaldım.
çıkışta köşedeki markete girdim. içecek bir şeyler aldım.
evdeyim.
limonlu ıhlamur içiyorum şimdi.
.
belki sonra yine yazarım.
.

son çalan şarkı : mahur bey için güzelleme




19 Aralık 2013 Perşembe

bir

hayat nedir usta?
bir ömür?
bir aşk?
ya da bir sevmek pir sevmek?
.
sabahları hep zamanında, sekiz otuzda işimin başında oldum. hep tam onikide yemeğe indim. ve hep 18:00 de bıraktım işi. bir buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. ve fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun!
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. amma ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. 
bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.
işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.
kah adresi değiştiriyorum , kah fotoğrafı ve kah şablonu. 
hep sıkıntıdan. 
ama temelli bırakamıyorum.

kartpostal yazıları - kuşlar


şu kocaman beyaz kuşlar var ya usta,
rüzgara karşı adeta kafa tutar gibi
ama daha da çok kafa bulur gibi hani
senin anlayacağın
orgazm olur gibi uçuyorlar
böyle keyifle süzülüyorlar ya
çok kıskanıyorum
.
son çalan şarkı : yaşar - kuşlar

18 Aralık 2013 Çarşamba

hisset

bursadaki iş dönüşü  bizi feribota taşıyan otobüs şehrin dışına taşar taşmaz modernite izlerinin kaybolup kırsalın yalnızlığının, sadeliğinin ve dahi kendine özgü sessizliğinin beraber ve solo şarkılar söylemeye başladığı ilk kilometrelerinde karşılaştığım manzara karşısında garip bir hisse kapıldım.
hatta dayanamayıp bu hislerimi yazdım da.
lakin beğenmeyip çöpe attım sonra.
çünkü hissettiklerim yazdıklarımdan daha güzeldi.
..

kış-5


kalabalığa, istanbul'a ve soğuğa karışmak uzun zaman sonra hiç tahmin etmediğim ölçüde keyifliydi. bir süre kalabalığın o cazibeli akışına bıraktım kendimi. umarsız, kaygısız, kimsesiz yalnızca kendimleydim! kalabalık nereye giderse ben de oraya sürükleniyordum. sonra bay c.yi kıskandıracak şekilde güzel kadınları takip ettim. cevahir alışveriş merkezine götürdüler beni. karnımın acıktığını anlamış olmalılar. hafta içi bir iş günündeki insanlarınt kalabalığına değil de açlığına ve iştahına bir kez daha hayran oldum. onları izledim belki benim de iştahım açılır diye. ama nafile.. iki saatte bitiremediğim menü tabağını bir türlü alamayan garson bana ayar oldu ama gravatıma ve siyah çantama saygısından bir şey diyemedi! sonra o hülyalı sarışın niye baktı ki öyle durduk yerde. o bakışın beni bu gece uyutmayacağını bilse yine bakar mıydı ki? bay c. olsa kesin sorardı bunu o'na. hatta bir punduna getirip öperdi bile. ama işte bay c. olmak o kadar kolay değil tahir olmak da.
sonra sıtmaya tutulmuş gibi bir titreme, bir üşüme, oturduğum büfenin televizyonundaki içli şarkı, haklarında karıncayla arı arasında hangi benzetmeyi kullanacağıma kararsız kaldığım devamlı hareket halindeki insanlar , rengarenk ışıklar, çatal bıçak seslerine karışan uğultuya karşın içimdeki ses yazmalısın dedi. duymazlıktan geldim önce. ısrar etti, yazmalısın. sonra...
sonrasını biliyorsun zaten. o güzel gözlü sarışın, bay c. , insomia ve ben.
..

15 Aralık 2013 Pazar

milat


dün akşamüstü miralay nazım sokakla hacı şükrü sokağın sırt sırta verip sakızgülü'nü enine nasıl kestiklerini anlatmayı çok istedim.
yapamadım.
kim bilir ne hikayeleri vardı.
hatta her birinin gıyabında ikişer farklı senaryo girişi bile bulmuştum da yazacak takati bulamamıştım.
sonra mis gibi kavun kokan kadife sokağı anlatacaktım.
plakçıları, eski kitapçıları falan.
sonunun nereye varacağını bilmediğim hüzünlü bir hikaye daha sonra.
..
sonrasını hatırlamıyorum.
bu boktan yerde dakikaları sayarken buldum kendimi.
sonra günleri. sonra haftaları.
melike hanım kahvemi getirdiğinde mevsimleri sayıyordum ay ay..
en son hatırladığım ise aklıma düşen içli bir şarkıydı topak topak;
yıllar geçti, mevsim mevsim
gelmiyorsun..
.



.

14 Aralık 2013 Cumartesi

kış-4

karşı apartmana birileri taşınıyor. hamallar özenle indirip bir bir yükleniyorlar eşyaları. bu karda kışta taşındıklarına göre vardır bir sebepleri. kar kış dediysem yağmur var ama hava çok soğuk. bildiğin bozkır ayazı. o derece soğuk. buna rağmen sokak her zamankinden hareketli.

bir süre bu taşınma hareketlerini izledim pencere kenarında. yan tarafında uçuk bir maviyle ama itina ile yük ve eşya taşınır yazan kamyonun yanından kestane rengi saçlarıyla bir güzel geçti sonra. lise öğrencisi olmak için çok yaşlı, üniversiteli olmak içinse gençti. ama güzeldi. bir eliyle kitaplarını göğsünde birleştirip diğeriyle de rüzgardan gözünü kapatan saçını düzeltip hızlı adımlarla karşı kaldırıma geçti ve giderek gözden kayboldu. hemen bitişiğindeki apartmanın görevlisi sert ve seri hareketlerle bahçeyi belliyordu.

zamanımı ki şimdi diye üç numara gözlükle el işi örmeye çalışan anneme sordum. önce ses etmedi.

neden sonra ;

-koca karı soğukları var hala
dedi.

- hükümet takvimine göre onbeşşubat ama daha cemre düşmedi diye ilave etti. 

fakat ben bir şey anlamadım. ısrar da etmedim, anlamış gibi yaptım.
karadeniz tv'yi açmıştım bir yandan oyalansın diye.
ama o trekking yapanlara kızıyordu.
 

-yağmurda fırtınada dağlara çıkıyorlar, deli bunlar geçen de çığ altında kaldılar dedi.

- trekkingci anne onlar, bir çeşit spor yapıyorlar dedim.

-öyle spor olmaz olsun dedi kesti attı. 


bu bahar ben de yapmayı düşünüyorum diyemedim bunun üzerine. zaten benim hayal tüccarı küçük bir esnaf olduğumu bilmiyor. söyletmedim kimseye. o beni devlet memuru sanıyor.
hele ki bir deniz uçağı olup istediğimde kuş gibi kanatlanma ve canım istediğimde balık gibi yüzme hayalimi değil o'na söylemek yanında düşünmüyorum bile!

13 Aralık 2013 Cuma

buğu

otobüsün kirli camında dışarıyı görebileceğim büyüklükte ama aslında küçücük, şekilsiz bir ara açıyorum işaret parmağımın tersiyle. maksat vakit geçsin, oyalanayım biraz. bugün yolum biraz daha uzun. ve karnım her zamankinden daha aç. karlı günlerin aksine trafik ve otobüsün içi yoğun bu akşam. fenerin maçı varmış. kadın ve çocuklara özelmiş. anasının nikahı sayılacak uzaklıktan hiç üşenmeden çoluk çocuk dolmuşlar maça gidiyorlar. gitsinler. elbet diyeceğim yok. lakin biraz sakin ve sessiz olsalar insanlardan bu kadar nefret etmek zorunda kalmazdım bende. hele bir tanesi var ki kocasının hayatta olduğundan şüpheliyim. zira kulağımda ramstein varken bile bana can çekiştirebiliyorsa kocası kesin mekan değiştirmiştir bu çenebazın. hayatta ise de yurt dışına falan kaçmıştır adam.o derece....
...
kısa ve kesik hareketlenmelerle şehrin keşmekeşine ancak varabildik ellidakikada. normalde bu zamanda eve varmış hatta çorbamdan ilk kaşığı alıyor olurdum. lakin işin doğrusu nispeten daha erken döndüğüm o günlerde de böyle sıkıcı oluyor hem içim hem dışım. cevapsız sorularım oluyor kendime; her allahın günü niye çekiyorum ki bu eziyeti. sevmediğim bir şehirde sevmediğim bir işte niye tüketiyorum bu çok sevmediğim hayatı? zorum ne?.....
susuyorum sonra. sessiz kalma hakkımı kullanıyorum..
...
yeniden yola bakıyorum. fakat camda açtığım aralık tekrar buğulanmış. bu sefer öncekinden daha büyük bir alanı siliyorum sağ elimin tersiyle. büyük bir kalabalık! kendi küçük cemaati büyük merkez camiinden insanlar adeta oluk oluk dışarıya çıkıyorlar. yatsıdan çıkıyor olsalar gerek. nefesleri dumanlandığına göre dışarısı hala çok soğuk olmalı. ve az ötedeki dükkanın ışıklı tabelasından anlıyorum ki; parkede kampanya varmış. metrekaresi yedibuçuk liraya. iyi mi, gerçekten hesaplı mı bilemedim. hemen yanındaki hasan usta'nın tatlılarının gerçekten güzel olduğuna eminim ama. gerçi sıcak bir çorbaya hiç bir şeyi değişmem şu an için. ..
...


12 Aralık 2013 Perşembe

kış-3

karda yürürken çıkan o kart kurt seslerin dinlediğim müziğe karışmasını nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam şimdi sana. tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura yetişmeye çalışan sileceklerin çıkardığı o hoyrat sese olan sevgimi anlatamayacağım gibi. ama işte, hiç bir sesi ama hiç bir şeyi seninle olan sessizliğime değişmem. bunu biliyorsun.tüm dünyanın sustuğu yalnızca gözbebeklerimizin konuştuğu o andan bahsediyorum. ve fakat şimdi , her an seni düşünüyorum dersem yalan söylemiş olurum. lakin en çok da bu soğuk ve karlı havalarda düşüyorsun aklıma. bu doğru. karda çıkardığım o sesler mi, kulağımdaki şarkı mı, hava şartları mı, yanımdan gelip geçen ve bir daha görmemin imkansız olduğu insanlar mı, üşüyen ama sevimliliğinden bir şey kaybetmeyen sırnaşık kediler mi buna sebep kara vermek zor. sanırım hepsi. tıpkı şarkıdaki gibi; bana her şey seni hatırlatıyor şimdi. misal mağaza penceresinde gülümseyerek telefonda konuşan güzel kadının sıcaklığında görüyorum seni önce. hemen yanındaki cafede sevgilisi ya da arkadaşı ile devonshire düşesi tadında kahvaltı eden kadının asaletinde gördüm sonra. ikbaliye durağındaki kahverengi bereli kadının yalnızlığında ve yüzündeki kederde gördüm daha sonra. en nihayetinde artık çamurlaşmaya yüz tutmuş karların arasına düşmüş mavi tükenmez içinin çaresizliğinde ve hüznünde gördüm aşkımızı. neden bilmem ani bir hareketle duvarın üzerinden bir avuç kar alıp, tüm gücümle, mahallenin en sinir, en karşı konulmaz serserisinin sertliğinde sıktım. bir yandan yürüyor bir yandan tüm hıncımla, bütün kederimle sıkıyordum avucumdaki bu kar topağını. içinde taş varmış gibi sert oldu. ben yürüdükçe kar topu eriyip azalmaya, kafamdaki düşünceler çığ gibi büyümeye başladı.şimdi bana seni nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam,çünkü ben seni yaşıyorum.
.

11 Aralık 2013 Çarşamba

kış-2

ayaklarım üşüyor bu sefer. hem de çok. annemin verdiği yün çorapları giymeliydim. sadece ayaklarım değil bayağı üşüyoruz bir otobüs dolusu insan. kumrular gibi birbirimize sokulduk. beraber üşüyoruz ve gidiyoruz meçhule. kar adeta  krallığını ilan etmiş ve bütün ihtişamıyla salınıyor dışarda.
otobüs soğuk. ısıtma adına gürültülü bir şey çalışıyor ama kendine faydası yok.
ağır bir yemek kokusu yayıldı şimdi içeriye. ya gece vardiyasından çıkan bir ahçının üzerine sinen koku bu yahut bir işçinin sefer tasındaki öğle azığı. ama üşümek baki.
ve şimdi dik bir rampada kalıyoruz. çıkamıyoruz. geri gelmesi, arkayı görmesi lazım şoförün. bir gözcü tayin ediyoruz aramızdan. arka kapı açılıyor. daha çok üşüyoruz. fakat kalırsak çok daha üşüyeceğiz. yolculara bakıyorum. kadınların yüzünde tedirginlik, erkeklerde daha çok bir vurdumduymazlık ve uyku hakim. soğuk bacaklarıma ilerliyor. kadife pantolona güvenmemeliydim. annemin verdiği yün çorapları giymeliydim.
eldivenlerim elimde atkım boynumda ama hala üşüyorum. kollarımı gögsümde kenetledim biraz olsun sıkı durmak adına. ve kabanın kapşonunu başıma geçirdim. fakat nafile. içerdeki  yemek kokusu sanki soğukla doğru orantılı bir şekilde giderek ağırlaşıyor. neyse ki otobüs girdiği bataktan çıkıyor. alternatif güzergahtan gidiyoruz şimdi. ama hala soğuk, üşüyoruz. ofisteki sıcak çay ve poğaçayı hayal ediyorum artık. akabinde kar sevinciyle her zamankinden daha sıcak olması muhtemel günaydınları. akşam yarıda kalan g.saray maçı üzerine yapacağımız geyikleri sonra. soğuğu duyumsamamı azaltmıyor belki bir miktar erteliyor bu düşünceler. mekanik sesle birlikte bir sonraki durakları sayıyorum bu sefer. onyedi durak var daha. daha onyedi, daha onyedi. ümitsizliğe kapılıyorum. ayak parmak uçlarım uçmuş gibi. hissetmiyorum. 
annemin verdiği o yün çorapları .....
.
.


10 Aralık 2013 Salı

durak

-afedersiniz az önce geçen otobüs 1946 mıydı acaba?
-hayır...
dediğimde ümitlenmiş hatta gülümsemişti gözlerine kadar.
 lakin son sözümü söylememiştim daha. bu kadar üzüleceğini bilsem söylemezdim de zaten. hem böylece ben de üzülmezdim. ama laf ağızdan çıkmıştı bir kere.
-hayır.. geçen 2043'tü. ama üç-dört dakika önce de 1946 geçti maalesef.
bir yakınını kaybetmiş gibi sag elini  yüzüne kapadı ve ayyy diye ünledi.
bir otobüsü kaçırdığı için hayal kırıklığı yaşayan çok insan görmüştüm fakat böyle üzüleni ilk defa görüyordum. tuhaf bir yakınlık hissettim o'na karşı. son yıllarda yanıma çok fazla uğramayan insani bir şey olsa gerek. insan olmak böyle bir şeydi belki de.
unutmuşum!
bir de iki hafta önce çok zorlu bir ameliyattan çıktığında sadece kızının adını sayıklayan kızkardeşimi görünce bir şeyler olmuş, boğulacak gibi hissedip gözlerimi odadakilerden kaçırmak için telaşla dışarı çıkmıştım. birader anlamıştı sanırım durumu. belki o da aynı maksatla çıktı bilemiyorum.
ben pencereden en uzaktaki gökdeleni gözüme kestirmişken yanıma geldi. hiç bir şey demedi sadece elini omzuma koyup metin olmamı öğütlercesine hafifçe sıktı. hiç konuşmadık. zaten normalde de pek konuşmazdık. farklı dünyaların kardeşleriydik çünkü biz. lakin söylemesekte hepimiz birbirimizi çok seviyorduk. uzunca bir süre boş boş beton blokları izledim ben. o neyi izledi bilmiyorum. yeğenimin sesiyle kendimize geldik. kardeşimiz de kendine gelmiş. doktoru  iyi olacağını söylemiş. şimdi yazarken bencilliğime hayıflandığım derin bir ohh çektiğimi hatırlıyorum o sırada.

oysa bundan tam altı dakika önce benzer hayal kırıklıgını ben de yaşamıştım.
beni eve götürecek otobüs gözümün önünde köşeyi dönmüş  uçup gitmişti adeta. üstelik bomboştu. kar yağıyordu. soğuktu. belki daha da şiddetlenecekti kar. ekstradan beklenecek 20-30 dakika canımı sıkmıştı.
ama işte beş dakikalığına da olsa kaderimiz kesişmişti.
ben o'nun otobüse ne kadar ihtiyacı olduğunu anlayamamış, sanki bilerek ve isteyerek canını acıtır gibi bozulmayan bir ezberle doğruyu yalnızca doğruyu söylüyordum.
1946 hattı ile farkı sadece bir harf olan başka bir otobüs duraktan geçince ürkek adımlarla, çekinerek tekrar yanıma gelip;

- pardon! geçen otobüs maviydi değil mi dedi yanılmış olabileceğimi umarak ve belki  içinden dua ederek.
hangi kıyım ve fırtınalara sebebiyet verdiğimi düşünmeden ve hatta gizliden sinirlenerek
- kesinlikle maviydi. kültigen konakları'na gidiyordu dedim.

az öncekiyle eşdeğerde yine hüzünlü bir hal aldı çehresi. fakat bu sefer vücudunun herhangi bir yerine ani ve keskin bir ağrı saplanmış gibi buruşturdu yüzünü. dişlerini ve gözlerini sıktı. teşekkür edip sessiz ve çaresiz, düşünceli adımlarla geldiği yöne uzaklaştı.
nasıl bir eşeklik yaptığımı o vakit anladım.
en azından ikinci kez sorduğunda emin olmadığımı söyleyip o'nu umuduyla baş başbaşa bırakabilirdim.
yapmadım. o'nu yaralayacak, bildiğim tüm gerçekleri anlattım.
pişmandım. ve üzgün.
üşümüş bir de.
nereye gittiğine bakmadan gelen ilk otobüse binip uzaklaşmak istedim o an.
ama o benden önce, sevinçle koştu ilk gelen otobüse.
1946 idi.
binmedim.
2071in gelmesine daha çok vardı.

2 Aralık 2013 Pazartesi

kış


gün boyu üşüdü ellerim. bu satırları yazarken şimdi yine üşüyor. hangi ara böyle plansız, böyle programsız ve böyle palas pandıras oldum bilmiyorum ibrahim. oysa ben kendimi bildim bileli güçsüz de olsa kontrollüydüm hep. ama işte her kış üşürdü ellerim. hiç ısınmazdı. hâlâ da öyle. ki sene ikibinsekizde genel kanı ve annemin ısrarı üzerine dahiliye mütehassısına görünmüştüm.


 elli-altmış yaşlarında, kır saçlı , gözlüklerinin üzerinden bakan ciddi ve bilge bir adamdı doktor. ama yine de bir bakışta anlamadı halımı. sorma ihtiyacı hissetti.

 -şikayetin nedir evladım


 lafı hiç dolandırmadan bodosloma mevzuya girdim.

-galiba kansızım ben dr.


-hmm. önce bi tahlillerine bakalım delikanlı.


baktık. yeterince kanım varmış. korkulacak bir şey yokmuş. amaaa....
işte o amadan sonrasını hiç anlamadım. latince bir şeyler söyledi hastalığım için.
yine de emin değildi. bahsettiği sonu "us"la biten o latince şey olma ihtimali yüksekmiş. ne anlama geldiğini bilmiyordum. o açıklama yapmadı, ben merak etmedim. eve gidip googledan araştırmaya da üşendim. hem bir sürü gereksiz evham sahibi olacaktım. ne gerek vardı.


üç beş ilaç yazdı  "geçmezse gel bir de şuna, şuna ve şuna bakalım" dedi.
bu şunalar hep latinceydi yine. anlamıyordum dediklerini fakat söylenişleri çok hoşuma gidiyordu. tıpkı anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar gibi...
öyle ki o hep söylesin ben şarkı gibi dinleyim istiyordum.
tam da bu aylardı yine. aralık altıydı. yılı zaten yukarıda söylemiştim. dışarısı buz, içersi hamam gibiydi. belli ki görevli işinin ehliydi. kömürün ve kazanının hakkını veriyordu. ellerim de ısınmaya başlamıştı sanki. lakin doktorun ; geçmiş olsun. sıradakiiiiiiii haykırışı o'na ve devlet babaya olan tüm saygı ve sevgimi alıp götürmüştü bir anda.


ellerimin soğukluğu hiç geçmedi. ama bir daha da gitmedim doktora. biraz farenin dağa küskünlüğü çokça tembellik işte.  hem nasılsa kansız olmadığımı öğrenmiştim. anneme de müjdeyi vermiştim.
hoş o'nun için biraz hayal kırıklığı oldu bu durum.
ben heyecanla "anne müjdemi isterim" diyerek ve böğürerek eve giriş yapınca "allahım şükürler olsun sonunda evleniyor deli oğlum" demişti. gerçeği öğrenince iki gün surat yaptı bana.
ama ana yüreği işte üçüncü gün hem ıspanaklıyı hem sarmayı koymuştu masaya.
turşusuz zaten olmazdı.

bir de babam olaydı yanımızda. o da çok severdi sarmayı.
ah olaydı. kuru ekmeğe de......
kalbim üşüyor  ibrahim....

.