bu sabah ani bir kararla anneme gitmeye karar verdim. bunun bir mayısla, tatil olmasıyla ilgisi yok. tamamen spontane bir karar. gerçi ilk işçilik deneyimimi annem sayesinde orta üç yazında, üç aylığına bir mobilya fabrikasında yaşamıştım. bimiyorum. bilinçaltılar, tesadüfler, tevafuklar. artık hangisine inanırsanız.. son tahlilde; ilk işçilik deneyimime vesile olan anneme anneler gününde değil de işçi bayramında gidiyorum. buna ne denir?
hayat diyoruz. ihtimaller diyoruz. en çok da bir yanı hep hüzün kokan hatıralar diyoruz.
annem, geçmiş gün bizim mahallede oturan orta ikiden terk şerafettin abiye söylemiş daha karnemin sıcaklığı soğumadan. “adam lazımsa mithad’da gelsin çalışsın sizinle” demiş benden habersiz. ertesi sabah babamın eski iş elbiselerinden uydurulmuş bir poşet elbiseyle şerafettin abi önde ben arkada ilk işçilik deneyimim başladı. fabrikanın ulaşım sorunu yoktu. çünkü yürüyerek on üç-on dört dakika uzaklıktaydı. her sabah sekizi on geçe, iki sade poğaçamla beraber şerafettin abinin peşine takılırdım. sabah üzerimizi değiştirirken tek muhabbet futboldu. öğlen yarım ekmek arası salam-kaşarları 5 dakikada aceleyle yerken de öyle kalan 25 dakikada top teptiğimiz minyatür kale maçlarda da öyle. fener, g.saray, beşiktaş. başka derdimiz yokmuş gibi.
usta başı benim gibi beşiktaşlıydı. oradan avantajı kapmıştım. ama her gün bayıltan futbol anılarını dinlemekten gına gelmişti. sigortası olmayan işimin yemeği de yoktu. ismail abi’yi en iyi ben anlıyordum leyla ile mecnun izlerken. bir de fikret abi. fikret abi kim? uzun hikaye. belki bir gün onu da anlatırım.
ama işçi bayramı diyordum. bir çok bayram gibi, içi boş söylemler ve tanımlar gibi o işçi bayramı da laf olsun diye, sanki ve daha çok yine birileri kullanılsın diğerleri de daha fazla kazansın diye sistemin ürettiği söylemle eylemin çeliştiği bana anlamsız gelen etkinliklerden biri sadece.
bu bir mayıs gününde işte, eski mahalleden çocukluk arkadaşlarıma rastladım. digitürk beensport, interstar star olmadan taa magic box’lı özel tv günlerinde decoderli beşiktaş maçları için gittiğim kahveye soktular beni. bordo renkli bir bezin kapladığı kocaman, yuvarlak bir masaya oturduk. masadakilerden ikisi beni kahveye sokan yılda bir kaç kez görüştüğüm çocukluk arkadaşlarımdı. karşımda oturan gözlüklü, beyaz sakallıyı konuşana kadar çıkaramadım. sesinden kaleci çetin olduğunu anladım. sonra doğum tarihinden, fi tarihindeki bir anımıza kadar tek tek sıralayınca o da beni tanıdı. iğneci kemal’in oğlunu da tanıdım ama adını çıkaramadım. sonra beni değil de biraderimi tanıyan kara yağız adamı kendini ve oturduğu evi söyleyince tanıdım. sarı semih, telefonundan mahalle takımının fotoğraflarını göstermeye başlayınca gerçekten yaşlandığımızı anladım. kaç yaşımda olduğu sordular ben yaşlılıktan bahsedince. geceleri saymazsak 24 dedim. güldüler. ben gülmedim. hüzne teşne gönlümü eyledim. fotoğraftakilerden biri de hala oğlu tarkan’dı. “nerde şimdi, ne yapıyor?” dedi masadakiler. hemen aradım hoparlörü açıp. çalışıyormuş. o yüzden çok fazla konuşamadı. işçi bayramında da çalışılır mı geyiği döndü yuvarlak masada hemen. gülüşmeler, hüzünlü ve derin bakışmalar. çeyrek asır önceki olayları dün gibi anlatmalar. birbirinin tikiyle dalga geçmeler. dozunda şakalar. koskoca, bazıları torun sahibi adamlar çocuk gibiydiler bir mayıs işçi bayramında..
.
