plaza günlükleri-II - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

plaza günlükleri-II



candan erçetin şarkısında yahut murathan mungan şiirinde haklı. çok haklı. çıkamadığımız bir çemberin içinde dönüp duruyoruz bayım. çemberin şekli, boyutu farklılık gösterse de son tahlilde bir çemberin içinde debeleniyoruz yıllardır. 

eskiden diyorum 5 gün işe giderken istanbul’dan kaçış temalı hayallerim vardı. şimdi sadece iki bazen 1 gün giderken de var. var yani. o kadar. çemberin yarı çapı ve uzunluğu değişiyor belki ama rutinler, iç sıkıntıları değişmiyor. ortada bir yanlışlık, bir tatsızlık var. bir kekremsi tadı var yani bu hayatın. o eski tadı yok desem. yok demiyorum! anlayamıyorum. anlamaya da çalışmıyorum. anlamak istemiyorum belki ve bile isteye. sadece yazıyorum. aslında benimkisi bir nevi durum tespiti. kaptan kirk sorardı hani; köprü hasar durumu nedir? öyledir belki bir nevi. belki de sonradan gelecek olanlara bir hal ve duygu bildirimi. bilemiyorum.. nihayetinde ve hayat dediğimiz bu yolda sürünerek geldiğimiz nokta; hayat kıyas kabul etmiyor iki gözüm. kişisel dert edinme kitaplarının dediği gibi; geçmişi unut, geleceği dert etme, içinde bulunduğun zamanın kıymetini bil! yersen..

….

sabahları beni şirket aracıyla alıp plazadaki görev yerime ulaştıran arkadaşımın bazen işi çıkıyor. o zaman işte kaderimle, metro istanbulla ve muktedirlerle baş başa kalıyorum. bu sabah da aynısı oldu. insani olmayan şartlarda okulun ve mesainin başladığı saatte bile metrolara ya binemedik ya da tekne kazıntısı olarak zar zor bindik. ben haftada 2 kez bu şekil giderken ve böyle bunalıp cinnet geçirirken beş gün gidenleri düşünmek bile istemiyorum. düşünmüyorum da zaten. çünkü her koyun kendi bacağından ve telefonundan asılıyor. ve herkes kaderine razı, elinde en pahalısından bir şeytan icadı telefon adeta ona tapıyor. bense bırak telefonla oynamayı, ayakta durmayı, nefes almakta dahi güçlük yaşarken abilerim ablalarım bir ahtapottan daha dolaşık, nadia comaneci’den daha esnek şekillere giriyor ve o sktiğimin telefonuna mutlaka bakıyor. bakmasa çünkü ölecek. ben de salak gibi her hafta iki kez hem bu ahtapotlar için hem kendim için cimer, tümer, metro istanbul, ulaştırma balanlığı, ibebe, beyaz masa, kırmızı koltuk yazılacak ne kadar yer varsa yazıyorum. ama gelen matbu cevaplara bakmıyorum bile. çünkü çözüm yok. goygoy var. sadece içimde birikeni doğaya salmak yerine bu iş bilmez, çözüm üretmezlere gönderiyorum. içim biraz soğuyor. bu sabah da aynısını yaptım. bilimum mecralara içimi döktüm. sonra durdum öyle. çünkü köprüden geçiyorduk. çünkü boğazın güzelliğini izledim bir süre. boğa kırmızı görünce azıyor. ben mavi görünce duruluyorum. bir köprü geçişi süresince durdum öyle. sonra işte skerim lan dedim istanbulunu da, metrosunu da, metrobüsünü de. bıraktım kendimi köprüden aşağıya! 


ibrahim maalouf - au revoir