günler, tanıklar ve oyun hamuru - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

günler, tanıklar ve oyun hamuru




"günlük, çoğu zaman yazarın kendine dönük konuşmasıdır; mahrem, içe kapalı, bazen de ancak sonradan okura açılan bir alan. jurnal ise -kelimenin hakkını verircesine- dışa dönüktür: yaşanan anın, zihinsel ve duygusal hâlin kaydını tutar; saklanmak için değil, tanıklık etmek için yazılır.”

bu sabah kahvaltıya müteakip gelen alper hasanoğlu’nun günler kitabının arkasında böyle yazıyordu.
benim yıllardır buralarda karaladıklarım hangisine giriyor bilmiyorum ama günlük okumak, yazma iştahımı acayip artırıyor. zarifoğlu’nun yaşamak kitabı hala başucumda. yine tomris uyar’ın gündökümü, tezer özlü’nün notları hala favorim. 
anlaşılan o ki paketini açar açmaz okumaya başladığım hasanoğlu’nun kitabı da favorilerim arasına girecek.

...

öğleden sonra üç suları. balkonda, güneşin karşısına alacaklı gibi dikildim yine. bahar güneşini özlemişim. en son ne vakit böyle sere serpe karşısına çıkıp hakkını verdim? hatırlamıyorum. ama güneş bu. ruhu ve bedeni ısıtmasının yanında acıkmış, susamış gibi yazma isteği uyandırıyor bir yandan. bir de işte, buzlu su içmiş de sesi kısılmış gibi şarkılar, üstelik fransızca şarkılar söyleyen kadınlar olunca daha çok yazmak istiyor insan yalan yok. 

halbuki daha on beş gün önce, yine güneşli ama soğuk bir günde şöyle yazmışım defterime;

'soğuk mart güneşinin altında hem bedenimi hem ruhumu ısıtmaya çalışıyorum. yirmi metre ötedeki starbucks daha sıcak ama güneşle bağımız başka. kış güneşiyle daha başka. oysa ve sanki biraz daha durursam bayramdan beri kursağımda bekleyen o belirsiz nesne, içimdeki o anlamsız sıkıntı kendiliğinden çıkıp gidecekmiş gibi bir his. anlatabiliyor muyum ibrahim? yok anlatamıyorum. çünkü ısınmak şöyle dursun. daha çok üşüyorum. kalkıp gidemiyorum da. ruhumu sarıp sarmalayan yeni bir şarkı bulamadığımdan hep aynı şarkıyı dinliyorum. three seconds. anlamını bilmeden melodisine ve duygusuna hapsettim kendimi.'

....

öte yandan dün gece radyo voyage da uyumak üzere açtığım hafif müzikleri dinlerken nereden estiyse blogla ilgili bir düşünce peyda oldu zihnimde. bu da; blogun benim bir çeşit oyun alanım, adeta oyun hamurum olduğuydu düşüncesiydi. beni tanımayanlar ya da az tanıyanlar gerçekten bir derdimin olduğunu, bu yüzden yazdığımı düşünüyorlardır belki. hem kim bilir, belki benim de bilmediğim, henüz fark etmediğim gerçek bir dünya derdim vardır. dedim ya, bilmiyorum. bildiğim; kelimelerle cümlelerle, paragraflarla, kafiyelerle hemhal olmayı, bir oyuncak gibi oynamayı, gerçeği kurguya, kurguyu gerçeğe dönüştürmeye bayılıyorum. bazen de, bazı şeyleri neden yaptığımı bilmiyorum. tıpkı bugün dükkan sahibi telefonuma koruma camı takarken bir anlık arzuyla cam tezgah üzerinde duran klasik arabalarına dokunma isteğine bürünmem gibi. bir yandan işaret parmağımın ucuyla kırmızı chevrolet'ini severken bir yandan da satıcıya "ne güzel arabalarınız var" demek istedim. ama demedim. arabayı sevmekle yetindim. sanki kendimce bu özel anın başrolü ben olayım istedim. tabi o an bunların hiçbirini düşünmedim. şimdi yazarken aklıma gelen düşünceler bunlar. sizler de işte bayım ve siz sayın hanımefendi galiba bu düşüncelerimin tanığı oluyorsunuz bunları okuyarak..
.
..