yüzyaşıma mektuplar - 4 - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

yüzyaşıma mektuplar - 4

turan erkek kuaförü




bugünlerde deyim yerindeyse yeraltında yaşıyorum sevgili yüzyaşım. hem reel, hem mecazi anlamda. ortadoğu gibi karışığım aslında. her toparlanma çabamda içimdeki katil israil hastanelerimi vuruyor, suyumu ve elektriğimi kesiyor. tüm düşünce yollarımı ablukaya alıyor. boş yere dışarıdan yardım bekliyorum. oysa ne yapacaksam kendim yapacağım. kendi göbeğimi yine kendim keseceğim. bunu biliyorum ama..
aması var işte..
..
yeraltına indiğimde aslında garip bir huzur buluyorum. yaz-kış içimi ürperten o soğukluk, o rutubet kokusu. değişik bir yaşam enerjisi veriyor bana. dörtlü vagonu bilerek kaçırıyorum istasyona geldiğimde. gelmişse de binmiyorum. sekizlinin görece sakinliğimi seviyorum. duruma göre ya en öndeki vagona yahut en son vagona biniyorum. bugün son vagondayım. ve çok sakin trenimiz. ama ilginçtir oturanların çok azı telefonuyla ilgili. sabahın erken saatleri, uyku mahmurluğu atılamadığından olsa gerek. çoğunluk gözlerini kapatmış, istirahat ediyorlar ama uyuyabildiklerini sanmıyorum. bunu nereden anlıyorum? kendimden biliyorum. huzursuz kıpırdanmalarını görüyorum. gerçekten uyuyan insan ellli metreden belli eder kendini. yarı uykulu yarı uykusuz metro karanlığında ilerliyoruz. benim yedili, turkuaz koltuk takımı köşe başları dışında bomboş. ben alışkanlıkla çantamı ve yağmurluğumu kucağımda tutuyorum. fark ettiğimde yana bıraktım hemen. bayağı bir hafiflik hissettim. aslında hayatta da böyle mecbur hissettiğimiz, gereksiz yüklerimiz oluyor. kimini fark edip bırakıyoruz. kimini fark etsek de bırakamıyoruz. bazısını ise hiç fark etmeden mezara kadar götürüyoruz. bazen düşünüyorum da; şu her boku bilen ve becerebilen yapay zekayı eternal sunshine of the spotless mind filmindeki gibi beynimize bağlasak ve bütün eksikliklerimizi, yamuklarımızı düzeltse, içimizdeki kurtlarımızı dökse, çıkıntı yanlarımızı güzelce törpülese, kırgınlıklarımızı ve pişmanlıklarımızı örtse diyorum. ama hemen akabinde vazgeçiyorum bu hastalıklı düşünceden. çünkü kusurlarımızla, eksik ve fazlalıklarımızla dahası duygularımızla insanız. varız. öteki türlü robottan ne farkımız kalır yüzyaşım?
kırk dakikalık yolculuktan sonra fizik tedavi merkezindeyim. önce laser yapılıyor topuğuma. sonra ağrı kesici babında buzlu poşet sarıp kulaklık kablosuyla nokia telefona benzeyen bir alet bağlıyorlar. 20 dakika tense uyguluyorlar.  bir gün laser, bir gün ultrasonmuş bunun kuralı. laser haftada ikiden fazla olmamalıymış. 
cıvıl cıvıl yeni mezun yahut bir kaç senelik fizyoterapistler. ilgili, enerjik ve neşeliler. maskesizler. bu hayat dolu enerjilerine imreniyorum. her zamankinden çok teşekkür edip yarın görüşmek üzere vedalaşıyorum bu güzel insanlarla.
öğlene doğru işe gidiyorum. yine sekizliyi bekliyorum. sabahkinden daha kalabalık metro. ama yine de çok aşırı değil. ineceğim yere kadar telefonda bu mektubu yazmaya çalışıyorum. her istasyon girişinde de istasyon internetinden istifade edip yazdıklarımı kaydediyorum. bir yandan her biri ayrı bir hikaye taşıyan insanlara bakıyorum. bazı onlar bana bakıyor. sanki ve bazen “ne b.k yiyoruz lan biz bu dünyada” der gibi bakışıyoruz. içinde bulunduğumuz bir anlamsızlığın, bir tutarsızlığın ve dengesizliğin farkındayız ama karabasana tutulmuş gibi kımıldayamıyoruz. öyle bir tavrımız var. ama sadece tavır. çocuk katili israil’i kınayan bm genel sekreteri ve civar arap ülkeleri gibiyiz. oysa “medeni” ülkeler kınamayı bile zul sayıyorlar. almanya mesela geçmişte soykırıma uğrattığı yahudilere yahut devlete diyet öder, günah çıkarır gibi filistin’e destek verenlerin astığı bayrakları toplatıyor, destek gösterilerimi yasaklıyor.  mainz 05, bayern münich gibi kulüpleri filistin'e destek veren, katile katil diyen futbolcularını kadro dışı bırakıp sözleşme feshine girişiyor. keza fransız nice kulübü. aslında merhum mehmet akif ersoy seneler evvel “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” diyerek konuyu tartışmaya kapamıştı. ama ve lakin biz ne dersek diyelim sonuçta burada hayatımız devam ediyor. metrolara binip vapurlardan iniyoruz. işe gidiyoruz eve dönüyoruz. instagramda fotoğraf beğenip blog yazıyoruz. onu çalı’nın dünlük’teki örneği gibi “filistin yokmuş gibi davranıyoruz”. bizden uzak bir yerlerde ise olanlar oluyor! 
anneme geliyorum akşam. klasik didişmemizden sonra yemek hazırlıyoruz beraber. ben salatayı yapıyorum o çorbayı ve yemeği. yemekten sonra çay içerken haberleri izleyemiyoruz. ya o çayı içmeyeceğiz ya haberleri izlemeyeceğiz. kafamızı kuma gömüyoruz. televizyonu kapatıyoruz. birazı peşin, kalanı veresiye aldığı iki çuval patatesin sağlamasını yaptırıyor. hesap makinesi muamelesi yapıyor bana. yarın da diyor şu kadar verirsem ne kadar kalır borcum diye soruyor. cevabım karşısında taksit miktarını artırıyor peki ya bu kadar verirsem? o zaman da şu kadar kalır diyorum. biraz düşünüyor. sonra israil diyor ne istiyor bu filistinlilerden?
cevabım hem var hem yok.
susma hakkımı kullanıyorum.
ilacını içtin mi diyorum neden sonra.
içtim diyor.
..
bu mektubu göndermeden evvel sana yazdığım önceki üç mektubumu da üçten geriye doğru okuyorum sevgili yüzyaşım. bakıyorum; hep bir kasvet. hep bir melankoli. ne vakit dara düşssem, içimin ışıkları sönse sana yazmışım. 
peki bugün niye yazdım? 
aslında bugün dünden farklı değil.. hem hiç değil..

selametle..