sen sağ ben selamet - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

sen sağ ben selamet



insanoğlu diyorum; söyleyecek bir şeyi olmadığında yazmamalı. söyleyecek bir şeyi olduğunda da yazmamalı. çünkü söz gerçekten uçup gidiyor. ama yazı olduğu yerde kalıyor. bir hafta, bir gün, bir saat önceki düşüncen değişmiş olsa bile google bunu inkar ediyor. başına olmadık çoraplar örüyor. 

aslında diyorum; böyle yaz yaz nereye kadar ve nasıl? yıllardır kelimeleri ve cümleleri uzattık ama boyumuz hiç uzamadı. söylediğimiz onca doğruya rağmen burnumuz da kısalmadı. 
şimdi bu rutubet yüklü istanbul'da ne alaka diyen soran olacaktır elbette. sormasanızda ben yazacağım. çünkü yapacak daha iyi bir işim yok. evde ne kadar pencere kapı varsa açmış, uzanıp divanın orta yerine fransızca şarkılar dinlerken aklımdan geçenler böyle saçma şeyler işte. bu yazıyı hala okuyorsanız şayet sizin de yapacak daha iyi işiniz yok demektir. yahut işler istediğiniz gibi gitmiyordur. internet okyanusunda dolanırken deli saçması kelimelerimden biri google vasıtasıyla sizi buraya çekmiştir. ama ve ne yazık ki aradığınız huzur, iyilik, neşe hadi olmadı bir tutam tebessüm, bir parça faydalı bilgiye burada da ulaşamayacaksınız bayım. ve siz sevgili hanımefendi. çünkü şaire çok haklıydı.
kimselerin vakti yok artık durup ince şeyleri anlamaya.*.”
anlatmaya.
ve dahi yaşamaya..
ve evet. benim de anlamaya çalışmaktan vazgeçtiğimde çok uzun zaman önceydi. masumiyet’in (1997) bekir’ine de o yıllarda rastladım işte. sanırım o filmi üçüncü, kader’i (2006) ikinci kez izlediğimde kesin olarak vazgeçmiştim başıma gelenleri anlamaya çalışmaktan. hem zaten annem de demişti “kaderin böyleymiş oğlum diye!“
üstüne söz yazılmaz, film izlenmezdi daha. ama kabullenmek hiç kolay olmadı. (doğrusu bu ya yüzde yüz kabullenmiş de değil içimdeki bir yerler hâlâ) hemen durmadım. çok kurcaladım. asaf’ın yokuşundaki düşman gibi kendimle çarpıştım yıllarca. kazananı olmadı elbet bu savaşın. ama kaybedeni, güreşe doymayan pehlivanı hep ben oldum. bir de tabi “beckett belası” vardı başımızda. daha iyi yenilmek için yarışıyorduk dostlarımızla sanki. kaybedenler kulübünü kuran liseden arkadaşımdı benim. ki en sonunda terk etti buraları. gitti amerika’ya yerleşti. şimdi orada kaybetmeye devam ediyor. tır şoförlüğünden kazandığı parayla kurduğu taşımacılık şirketi batmış. şimdi benzin istasyonunda sıfırdan başladı. yeterli parası olunca deve kuşu yetiştiriciliği işine girecekmiş. hep fazla okumaktan derdi bunlar babaanem rahmetli. oysa ben babaannemden de babamdan farklı düşündüm hep. onlar için hayat anlaşılması basit ve yaşanması çok kolay bir olguydu. adeta düz bir çizgiydi. doğar büyür evlenir çocuk yapar yaşlanır ölürsün. çizgide hem fikirdik belki ama bu çizginin zik zakları, daireleri hatta kesikleri olduğunu düşündüm hep. fakat içine düştüğüm şablonsu sıkışıklıktan çıkamadım. her seferinde başıma işler geldi. ya ben çıkmak için yeterince iyi değildim. ya gerçekten kaderim böyleydi diye düşündüm. sonra durdum bir süre öylece. hareket etmedim. çizginin dışına taşmadım. ama içim şişti. ruhumda çıbanlar çıktı. dayanamayıp çizginin ve çemberin dışına çıkacak gibi olduğumda ise içimdeki “özdemir asaf’lar” birbirine girdi. sonuç sen sağ ben selamet.
tam olanları, kaderimi kabullenmiş uyuşmuş gibi hayatın rutin tekrarlarını yapıp işe gidip eve dönerken, cumartesi günleri düzenli ve haftalık market alışverişlerini yaparken, yetmiş sekiz ay vadeli kredi taksitlerimi öderken sktiğimin jonası ** musallat oldu.
"hayat dedi adamım; bir cumartesi alışverişinden daha fazlasıdır."
kafamda ışık yanmadı projektör patladı resmen. 
bir yazarın hikayesini tekrar ve tekrar yazıp silmesi gibi ben de hayat çizgimle olan mücadelemde sil baştan yapıyordum devamlı. ama asla baştan başlayamıyordum. eskisinden tek farkı ortamın sıcaklık ve rutubet dereceleri oluyordu sanki. bazen terliyor. bazen çok üşüyordum. ama ve sonuçta; kısırdöngülerimde yorulup duruyordum. bu arada çizgim fark ettirmeden sona doğru ilerliyordu. hiç bir şey yapamıyordum. yazıp çizmekten başka. ha bir de, bol bol hayal kurup pamuk ipliği kalınlığındaki umutlara tutunuyordum. ama en çok pazar günleri zorlanıyordum. ki hâlâ da öyle. o zamanlar işte,  babaanneme hak veriyorum biraz. ayfer tunç’u-suzan defteri hiç okumamış olsaydım belki diyorum pazar günleriyle aram bu kadar kötü olmazdı. ama oldu bir kere. olanla ölene çare yok da derdi babaannem. ama sanırım benim derdim de bu olanları kabullenmekte zorlanmam. yoksa dünya çok güzel. fransızca şarkılar. sonra şiirler. avunur giderdik. ama...
ama işte..
insanoğlu diyorum çenesini ve klavyesini tutmasını bilmeli. öyle her şeyi gelişine yazmamalı. yazıyorsa baştan sona okumalı. benim gibi okumadan yayınlamamalı..
evet.
.
* gülten akın - ilk yaz
** just another love story
.