havada bir hinlik var - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

havada bir hinlik var



nilipek - havada bir hinlik var

şehri esareti altına alan pus ve nem her geçen saniye daha da artıyor gibi. karşıda çınarcık gözükmüyor. sanki hiç var olmamış gibi. ön tarafta burgazada eski resim defterlerimizin altındaki pelür kağıttan belli belirsiz görülen şekiller gibi duruyor. varla yok arasında. sis bulutunun içinde yolunu arayan gemi misali. 

hani bir şarkısında "ben böyle aşk görmedim" diyor yani büyük düşünür nazan öncel. bu yaşıma değin ben böyle İstanbul ağustosu görmedim doktor. hem, hiç görmedim. ağustos ve temmuz kılığına bürünmüş haziran, hatta mayıs gördüm de böyle netameli, böyle nemli, böyle uzun ağustos görmedim. oysa ve bana kalsa, küresel ısınmacıları dinlemeliydik. o deodorantları az sıkıp ozonu baştan delmeyecektik. markete, işe, sağa sola araba yerine bisiklet yahut yayan gidecektik. hayrettin babayı da dinleyecektik. az betonlaşıp çok yeşillenecektik. lakin yeşillenmeyi dolar bazında anlamayacaktık. maalesef ve ne yazık ki; dünya cehenneme döneli az vakit olmadı. bu saatten sonra artık ne kadar keyif alabilirsek o kadar kâr bize. öteki ve her türlü yanığız zaten. hem çok fena yanığız...

....

duramadım evde. semtin parkına indim. bir ağaca verdim sırtımı. iskender abinin (ahmet mümtaz taylan'ın) ara toplamını okuyorum. doğrusu okumaya çalışıyorum. geçen hafta sonu rüzgar bakımından oldukça cömert olan parkımız bu cumartesi oldukça hasis. kitabı okurken kızıltopraklı yürüyüş yolunda pervane böceği gibi dönenlerin ayakları ikişer ikişer önümden geçerken, bir yandan da ağaç ve otlar arasından ziyaretime gelen bilimum börtü böcekle ilgilenirken bir an için ayırdığım gözüm karşı yoldan telefonla geçerken bana bakan genç kadına takıldı bir iki saniyeliğine. ondan sonrası zaten başka bir hikaye. nemden pelteleşmiş beynimle niye bilmem üç saniyede rüzgar gibi geçen kadının gözünden görmeye çalıştım kendimi. ama önce, yaklaşık bir saattir ağacı aynı yerinden öpen sırtımı ve popomu bir karış öne alıp rahatlattım. sonra şairin tepeden, telefonla konuşan siyah tişörtlü sarı saçlı kadının yandan baktığı gibi baktım kendime. ..
...
kalın çerçeveli gözlüklerinden evvel yalnızlığı çok uzaklardan görülen, bukowski'nin yalnızlığını kıskanan, saçları yer yer dökülen yer yer ağaran, yüzünden günün değil on yılların yorgunluğu akan, kulağından müzik eksik olmayan, okurken yazan, yazarken kendinden geçen, alışkanlıklarından taviz vermeyen, tişört ve şortundan belli ki maviye çok önem veren, o zaman edip cansever'i mutlak seven, sigara içmeyen, çayı şekersiz içen, boş zamanlarında kitap okuyup film izleyen, şu hayatta kitaplardan çok filmlere inanan, ama hayatta ve filmlerde mutlu sonlara inanmayan, işe gidip eve dönen, kırmızıda durup yeşilde geçen, kendi içindeki ayaklanmaları bastırmaya çalışan, kafası da gözleri gibi dumanlı, düşünceleri süngercilerin vurgun yediği yerlerde, aklı bir karış havada daha çok kuşlarda ve bulutlarda olan, hesap makinası ile plaza turnikesi arasına sıkıştırılmış bir mesleki yeterlilikle, hiçbir sürpriz ve spontaneliğe prim vermeyen sıkıcı bir adam gördüm. sıkıldım. anında konumumu ve bakış açımı değiştirdim. ve bir kedi gördüm sanki.