bazı şeyler : 152 - 157 mutsuzlar kentinin sakini - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

bazı şeyler : 152 - 157 mutsuzlar kentinin sakini


.
152-kırlangıç bayramı
: sanırım iki bin on’daki hoşçakal’ından beri dinliyorum onu. o tarihten beri sesindeki hüznü, benim hüznümü boğuyor, boğazıma sert bir gemici düğümü atıyor, ağzıma kürekle falan vuruyor. bilmiyorum. çoğu kişiye olduğu gibi bana göre de abartılacak bir müzisyen değil. ama mevzu zaten mübalağa değil. duygu. bu “çocuk” da fazlasıyla geçiriyor o duyguyu. 
sözü nereye bağlayacağım?
yapmadığım şeyleri yapmaya başladım. spotify dinlemek de onlardan biri. dün işte bu spotify şeysi yeni çıkanlar da gösterdi emre aydın’ın kırlangıç’ını. dünden beri yüzü geçti tekrar sayısı. ve şimdi bu yazıya başlamadan, yazarken ve yazdıktan sonra kırlangıç dönüyor, dönmeye devam edecek değişik hisler içinde.
.
153-daha önce yapılmayanlar: bayramlarla aram çok iyi olmasa da yıllardır eşini dostunu, ana babasını bırakıp bayramda tatil yapanlara buğz ederdim. fakat bu sabah, dün dündür bugün bugündür diyerek hayatımda ilk kez bir bayram günü tatile diye yollara çıktım. çünkü söz konusu kuzey ege ise gerisi teferruattı. lakin alemin akıllısı bir ben değilmişim. onu anladım. mantık ve hesap hatası yaptım. giden şimdiye çoktan gitmiştir, kalanlar da kurban, bayram, pirelerle dans ederken bomboş yollarda kelebek gibi gibi uçar, muhammed ali gibi dans ederim diyordum. ne mümkün. herkes benim gibi düşünmüş. ya da istanbul bizi bırakmak istemiyordu. ayakkabıya yapışıp çıkmayan sakız gibi bırakmadı da bir saat kadar. ama hiç kızmadım. dün savah markette gereksiz yere beni on sekiz dakika bekleten, bir sepet dolusu ürünü iki ileri bir iade olarak üç kez kasadan geçiren abiyi de hoş gördüm.   ki bunun benim için ne denli zor olduğunu bir ben bilirim bir de.. neyse... sabrettim. zıvanadan çıkmadım. nasıl oldu, niye oldu bilmem. oldu işte. hayır kaz-tavuk meselesi değil. karma olayları hiç değil. belki eşref saati. belki beti, belki pola.. bilemiyorum. ibrahim. bilemiyorum..
.
154- tiryakinin ölümü çaydan olsun: kilometrelerce yolu bir solukta geldim. üstelik çok da haz ettiğim bir iş değil araba kullanmak. yorar beni. ruhen ve bedenen. yine öyle oldu. dinlenmek için iki seksen bir doksan uzanmak bir seçenekti. ama almayacaktı yorgunluğumu. bir kazan çay demledim. haşim’in merdivenleri çıktığı gibi ağır ağır içiyorum şimdi balkonda. ve üst katta bulutlar, ayak ucumda kayısı ağaçları. fonda serin esen rüzgar. daha ne olsun ibrahim. daha ne olsun. mavi bir ölümü bekler gibi mutluyuz..
.
155- suçu saz çalmakmış adı bahtiyar: cemil meriç, lamia hanıma yazdığı bir mektubunda; “madem ki bahtiyar olamayacaktım. ben de bir başkasını bahtiyar etmeliydim. bu da bahtiyar olmanın bir başka yolu idi....” diyordu.
ben deniz ikisini de yapamadım. daimi bir arafın içinde bekledim durdum yıllardır. tıpkı istasyonda iyi bir şeylerin olmasını bekleyen adele gibi. 
keza yıllar evvel, sevgili doktor’un; cemil meriç’inkine benzeyen, iyi niyetli dost tavsiyesine sadece gülümsemiş, araf eşiğinde hareketsiz kalıp ne içeri girmiş ne de dışarı çıkmıştım. çünkü ikisi de imkansız geliyordu bana. ya da cesur olamayacak kadar aptaldım! sonuçta o eşikten yazmaya devam ediyorum ve doktorun bıraktığı eşikteyim hala. geçen gün hayatımı bu arafta ziyan ettiğimi düşündüm. ve doktoru andım. gülümsedim. belki dedim başka bir hayata. belki...
.
156-le meglio gioventû (2003): geçen haftasonu izledim. not etmeye fırsatım olmadı. ama böyle bir güzelliğin buralarda bir kaydının olmasını istedim. çünkü bunu hak ediyor. çünkü sahici. çünkü hisli. çünkü karakterlerden birinde mutlaka kendinizi buluyorsunuz. hatta bazen ikisinde, üçünde. öyle sıcak. öyle akdeniz bir film. italyan bir ailenin, yaklaşık kırk yıllık dönemini mercek altına alıyor. süre gözünüzü korkutabilir. ama boşa gitmeyeceğinden emin olun. ve bir şeyden daha emin olun! iki parça halinde olan filmi -benim gibi salaklık edip- önce ikinci bölümden başlayarak izlemeyin! ki düşünün bu şekilde izlemek bile filmin etkisini, bendeli büyüsünü azaltmadı. altı saatlik bir film değil bitmesini istemediğim bir romandı sanki. öyle yani.
son bir şey; bu dünyada hüzün bir türklere bir de italyanlara yakışıyor arkadaş. valla!
.
157-bangır bangır ferdi çalıyor sokakta: mahir ünsal eriş’in bangır bangır ferdi çalıyor evde kitabı malum. yıllar önce okuduğum ve en sevdiğim kitabıdır. lakin kitabı anlatmayacağım. ama okursanız siz de seversiniz. fakat bu kitabı anmama sebep; yaklaşık üç aydır ve her akşam altı buçuk yedi arası bir ferdi aşığının bizim sokağı -tıpkı kitaptaki gibi- bangır bangır inletmesi. yüksek sesten ötürü bir yandan kızıyorum abiye (niye abiyse belki hanım kişidir??) bir yandan da saygı duyuyorum. çok saygı duyuyorum. hani dursa bir dakikalığına, balkondan uzanıp çay içmeye davet edesim geliyor. ikincisi daha ağır basıyor. çünkü tutkularına böylesine bağlı insanları seviyorum. çok seviyorum. ama üç aydır deli gibi merak etmeme rağmen kıçımı kaldırıp da kimdir, necidir, yaşlı mıdır, genç midir, nasıl bir araçtan yayın yapıyor, beyaz şahin mi kullanıyor yoksa metalik yeşil bir dobloya mı yahut siyah wolkswagen minibüse mi biniyor? yalnız mı gidiyor sevdiği mi var yan koltuğunda ya da aşkı bizim sokaktaki evlerden birinde mi oturuyor? sevip de kavuşamadılar mı? yoksa platonik bir aşk mı yaşıyor? 
her akşam otuz saniyelik bu ‘ferdi geçişlerde’ bunları düşünüyorum. fakat balkona çıkıp onu biraz olsun görmek, tanımak bu hikayelerin de sonu olacak belki de. o yüzden eternity and a day filminin o muhteşem pencere sahnesinde olduğu gibi ben de bilmemeyi, tüm bunların hayalimde kalmasını tercih ediyorum.
.