41-ankara - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

41-ankara




tuhaf müzikler dinliyorum. tuhaf derken her telden. ankara üniversitesi radyosu sağ olsun. cazdan rocka, etnik müzikten hafif batı müziğine, erol evgin’den clara sanabras’a. her çeşit var. aslında bugün kafam da biraz öyle. toparlamak güç biraz. sabahtan beri kelimeler fır dönüyor beynimde. toplayıp yazmak istiyorum. ama anlamlı birer cümle haline getirmek o kadar zor ki. o kadar. olmuyor. ama inat ediyorum. bırakmıyorum peşlerini. en son ankara kelimesini yakaladım mesela. zira sabah görüştüğüm devlet görevlisi sıkı sıkıya tembihledi. ankara’sız olmaz bu iş! ankarasız olmaz. oysa kelimeyi alıp siyah şemsiyeme yağmur damlaları pıt pıt vurduğundan beri rahat değilim. başıma ağrılar giriyor. huzursuzum. kış gibi üşüyor ellerim. istediğim gibi yazamıyorum. kuşları güzel çekemiyorum.  anlamlı, kayda değer, akıllı, uslu cümleler kuramıyorum. ankara dilime dolandığından beri diyorum. uğraşıyorum. didiniyorum. yine de olmuyor. hani geçen pazar anlattığım; gazoz kapağı ile kızına futbol şov yapmaya kalkan fakat beceremeyip sürekli denemekten beckett’a bile illallah dedirten abi gibiyim. oysa kural çok basitti. olmuyorsa zorlamamak lazımdı. tıpkı ankara gibi. 
çünkü ankara mühimdi. ankara başkentti. işi çözebilmek için ankara şarttı. sabahki devlet yetkilisi öyle demişti. orayla görüşün. öyle söyleyince -yalan yok, bir de yağmur böyle güzel yağınca- işe değil de eve dönmek istedim. çünkü dışarıdaki hava üst üste üç juliette binoche filmi izletecek cinstendi. otobüs bizim evin durağından geçerken kafamdan da patrona söyleyebileceğim kırmızı-beyaz yalanlar geçiyordu. altıncı ve gerçeğe en yakın yalanda karar kıldığımda evi üç durak geçmiştik. başımın ağrısı geçmemişti. yemekten sonra zonklayan başımı, portakalımı, halsizliğimi ve kül rengi montumu da üzerime alıp ofiste uzandım. on beş dakika kadar bayılmışım. patronun telefonuyla irkilmesem mesaiden bir on beş dakika daha çalacaktım alacaklarıma mahsuben. 
- gelin de şu sabahki mevzuyu konuşalım mithad bey dedi.
- hay hay dedim. gittim. kapısını iki kere tıklattım. gir demesini beklemeden daldım içeri.
şöyle bir baktı yüzüme.
- hayırdır. hasta mısınız?
bir bakışta halimi anlayacak, adam değil. kesin kameradan gördü bayıldığımı. esirgemedim lafımı.
- şiddetli baş ağrısı, biraz halsizlik çokça hayat kabızlığı.
olmayan bıyıklarının altından müstehzi biçimde gülümsedi ve benim uğraştığım dertleri bir bilsen dedi. bilmek istemediğimi sessiz kalarak ilettim kendisine.
zorlamadı. 
- evet sabah ki mevzu ne oldu diye bir soru cümlesi fırlattı üzerime.
- ankarayla görüşmemiz gerekiyormuş.
- e görüşün o zaman.
bugünün cuma ve öğleden sonra ankara’ya ulaşmanın zorluklarını anlatmadım. 
iki kat aşağıya indim. 
ankara’yı aradım. 
açmadılar. 
üstelemedim. 
dahiliden mehpare hanıma çay söyledim. kalan son iki kepekli galetamla demli çayımı içerken bu yazdıklarımı düşündüm. sanki hiç fena olmadı gibi bu sefer?
.