mithad’s apple - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

mithad’s apple



15:47 saat. sabahtan beri peşimde atlı varmış gibi çalışmayı az evvel bıraktım. gerçekten de beni sıkıştıran hiç bir şey yoktu. ne yetişmesi gereken bir beyannamem, ne raporum. ne şuyum,  ne buyum. patron bile yok iki gündür. elemanların yarısı hava muhalefetini bahane edip gelmedi. ben özel bir halk otobüsü kiralayıp gelmiş gibi oldum. sabah yedide beş kişiydik koca otobüste. şoförün maskesi sadece bıyıklarını kapatıyordu. sanki hanımı akşamdan yıkamış da çekmiş gibi. sağ yanında, 3 ve 4 numarada oturmama rağmen uyarmadım. kendi maskemin her yerimi kapattığından emin oldum. sıradaki şarkıyı dinleyerek, karlı ve karanlık yola bakarak işe geldim.
ve işte durmaksızın çalıştım. 
sanki bir şeyleri unutmak, geride bir şeyleri bırakmak ister gibi çalıştım. çok çalıştım. halbuki öyle unutmak istediğim bir şeyim, durumum da yoktu. (son 20 yılımı saymazsam tabi) ve saat on beş kırk beşte. ikinci çayımı beklerken çalışmak istemedi canım. şalteri indirdim. aniden bıraktım elimdeki işi. pencereden çatıların üstünü süsleyen kar beyazına bakıp düşündüm. önce kuşları. gerçekten üşümüyorlar mıydı? 
sonra içinde bulunduğum durumu. on yılımı buraya, bu aile şirketine verdim. allah var, yalan yok şimdi. çok keyif alarak çalışmadım. genelde sıkıldım. ama yine de elimden gelenin en iyisini yaptım. işte tam bu noktada acaba diyorum elimden gelenin en iyisini sevdiğim bir iş için yapsaydım ne olurdu?
mutlu ve huzurlu olur muydum? 
en azından bu kadar çok sıkılmazdım diyorum.
bilemiyorum doktor. bilemiyorum.
uzun süredir bir hayale tutunur gibi tutunuyorum hayata. bildiğim bu..
..
sonra işte; penceremin kenarında ayakta dikilirken, radyoda zerrin özer, bir barış manço şarkısı söylemeye başladı. karşıdaki hafif yokuşta, beyaz bir otomobil, siyah bir ticari araçtan yol istedi. radyonun sesini açtım. fordun şoförü yol veren diğer şoföre hem sellektör yaparak hem sağ elini kaldırarak teşekkür etti. kar küçük küçük yeniden yağmaya başladı. ben ne düşüneceğimi bilemedim. şarkının içinde kaybolmak istedim. başaramadım. koltuğuma döndüm. masamda dünden kalan starking elmayı gözüme kestirdim. kabuklarını, tek bir parçada soymaya çalıştım. o da olmadı. ama elmayı soyarken adem ile havva geldi aklıma. sonra sezen aksu. sonra bir danimarka filmi. adem’in elması ya da adams æbler. tabi ki nazım hikmet’in tahir ile zühre meselesi de. evet o dillere pelesenk olan; ‘yani sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı?’ dediği iki dizeyi düşünmek ve içinden okumamak olmazdı.
okudum.
ama ana fikre katılmadım. 
benim için şarttı çünkü elmanın da beni sevmesi. kim bilir, belki de bu yüzden tek parçada soyamadım elmayı. ben elmayı seviyordum ama ve sanki o beni sevmiyordu. sevdiğini hissetseydim kesin tek parçada soyar hatta gül bile yapardım.
bencil miyim?
belki evet. ama bana ilk taşı atmadan evvel sorarım size; bu dünyada “bencil” olmayan bir insan evladı var mıdır ya da günahsız?
.
siz bu soruyu cevaplarken ben çoktan uzaklaşmıştım, on yılımı verdiğim sıkıcı işyerimden. ortalıkta görünmeyen patron, işçilerin işten en azından bir saat önce çıkalım isteğine hayır dedi. elçiydim. zeval olmadı. ama inatçı ve kızgındım. hem pandemiden bu yana günde en az bir, en çok bir buçuk saat alacaklıydım şirketten. kırk dakika önce çıktım. durakta çok beklemedim. sarı otobüs çabuk geldi. arka dörtlünün solundan yazıyorum şimdi. yollar boş gibi. beklenen etkili ‘dek’ yağışı henüz gelmedi. ve arka dörtlünün pencere kenarında, ben hala elmayı düşünüyorum. acaba yanılıyor muyum? ya elma da beni seviyorsa?
..

zerrin özer - unutamadım