uzak ihtimal - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

uzak ihtimal



okul kıran lise talebesi gibiyim bugün. aynı zamanda yüz yıl süren bir savaştan dönmüş yorgun bir asker gibi hissediyorum. sonra biraz müşkülpesentim. biraz eşgalsiz. sanki biraz da hiç kimse. öğlen sonuna kadar yattım. kitap okudum. müzik dinledim. bir filmi yarıda bıraktım. sıkıldım. yoruldum. kararsız kaldım. nihayet dört gibi, susamışçasına koştur koştur semtin parkına demir attım. insanın canı bazen acı çeker ya hani. yiyecekten bahsediyorum bayım. ya siz sevgili hanımefendi ne sanmıştınız ki? 
evet. acı diyordum; gecenin bir vakti acılı dürüm yahut çiğ köfte yeme histerisiyle dolduğum gibi güzel ve güneşli havayı görünce tüm yorgunluğuma ve halsizliğime rağmen dışarı fırlattım bedenimi. şimdi burada, parkın güneş görmeyen banklarına tünemiş bir tutam insanız. karşımda saçı olmayan, siyah gömlekli mavi kot pantolonlu bir abi gömleği gibi kara bir poşetten çıkardığı -muhtemel buz gibi- birayı yudumluyor. ben güneşi tam reddetmeyenlerdenim. sadece temkinli davranıyorum. vücudumun bir kısmını serinde, kalanını güneşte bıraktım. ama şikayetçi değilim.
izlemedeyim. aynı zamanda düşünüyorum. ve sadece emre aydın dinliyorum. (bkz acı isteği) 
sağ çaprazımdaki banka az önce gelen orta yaşlı bir çift arkamdaki ağaca bakıp bir şeyler konuşuyorlar. fakat kulağımdaki müzikten ne dediklerini tam anlamıyorum. tahminde de bulunmak istemiyorum. karşımdaki biracı abi ise poşetini alıp yavaş yavaş uzaklaşıyor parktan. tamamı gölgede olan, onun boşalttığı banka geçsem mi diye düşünüyorum bir kaç saniyeliğine. ama kalkmıyorum yerimden. o arada müzik değişiyor. emre aydın-fatma turgut düeti susuyor. emre kardeşim 'çocuğum belki’yi solo söylüyor. eylül geldi sonra. bir anda. ardından serin bir rüzgar esiyor. iyi ki değiştirmemişim yerimi diyorum. kendimi kutluyorum. böyle minik mutluluklardan teselli bulmaya çalışıyorum. fakat sıkıntım geçmiyor. yorgunluğum da. özlemlerim zaten hiç dinmiyor. saat geç olmuş. eve gitmek istemiyorum. ama bunun yorgunluğumla ilgisi yok. çok uzaklara, çok küçük ve çok az insanın olduğu, gürültünün ve kirliliğin olmadığı bir şehre gitmek istiyorum. mümkünse ışınlanmak istiyorum. çünkü söylemiştim; yorgunum dostlarım, yorgunum çok.  oysa ve normalde böyle halsiz ve işsiz günlerimde oturur evde bir iki film izler, balkondan burgaz’a ve kaç gündür hiç hareket etmeyen ardındaki gemiye uzun uzun bakar, biraz geçmişimi, biraz geleceğimi düşünür, yarın işe gideceğim için kısır bir sendroma hapsolurdum. bugün farklı olsun istedim. hem daha böyle kaç güneşli tatil günü görebiliriz ki kalan vaktimizde?
o sebeple, kalabalık olacağını bile bile semtin parkına geldim. neyse ki park nispeten sakindi. önce derin bir oh çektim. sonra etrafımdaki hayatlara baktım. köpeğini gezdirirken gülüp eğlenenlere, en uzak köşede sakin sakin konuşan iki ihtiyara, biracı abiye ve ağaçlara fısıldayan çifte bakıp bakıp merak ettim. bu kadar kelimeyi, neşeyi ve dahası sıkılmadan yaşama gücünü nerden ve nasıl buluyorlardı? yakıtları neydi? neye ve niçin bu kadar iştahlı gülüyorlardı, yiyip içiyorlardı. hem kıskandım hem takdir ettim onları. sonra güneş tepemde sallanan -ismini bilmediğim- ağacın uzun dallarını aşıp temmuz sıcağıyla yakmaya başlayınca yerimden kalkıp biracı abinin boşalttığı banka doğru hareketlendim. ne var ki parkın köşesinden aniden çıkan genç çift, hedeflediğim banka kumrular gibi tüneyince bana da mecburen evin sokağına sapmak düştü. yine de enseyi tamamen karartmadım. belki dedim eve dönüş yolunda bir zaman kayması, bir ışık kırılması, bir çarpışma... ya da ne bileyim, bir şeyler olurdu. eğdim başımı, usul usul yürüdüm.
.