sirke ve ağaç - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

sirke ve ağaç




keskin sirke olmamayı ve küpüne zarar vermemeyi (pek çok şeyi olduğu gibi) sonradan öğreniyor insan. daha doğrusu, öğretiliyor. devletin resmi okulunda değil ama. hayat okulunda. heleki şimdinin çocuklarını yaş iken eğiyorlar “dini; başarı, tanrısı; kazanmak” olan bu dünyada. şanslıydık. kimse bizi parasız yatılıyı, fen ve galatasaray liselerini kazanalım diye yarıştırmadı. elimize tablet tutuşturup yemek yedirmedi. yahut o spor okulundan, bu müzik atölyesine koşturmadı. çocukluğumuzu yaşadık çok şükür. 
ama ve lakin biz de büyüdük! 
sonra işte ‘uyuşturucuya alıştırır’ gibi şu kadar çalışırsan, bu kadar satarsan, ahmet’i ve ayşe’yi ekarte edersen önce terfi sonra da maaşına zam alırsın. onunla da dünyaları alırsın dediler. ama garibim erdal bakkal gibi kimse bize bir şey demedi. hepsini almasına alırsın ama bonus olarak da babayı alırsın demedi kimse! ya da karşılığında özgürlüğünü verirsin demedi. gençtik. toyduk. heyecanlıydık. beşiktaş vapuruna biner gibi girip çıktık çok katlı, camdan duvarlı plaza turnikelerine. otuz altı takside araba, on iki takside yaz tatili satın aldık. telefonların en son modellerini sahiplendik. markaların en pahalısını giyindik. çevremizi genişlettik. sorumluluklarımızı artırdık. bir ağacın toprağa kök salması gibi yahut sarmaşığın direğe dolanması gibi düzenin, reklamların, hakim güçlerin, yakın ve uzak çevrenin, ailenin, beklentilerin, geleneğin, ihtirasın, bencilliğin ve geleceğin bizden istediklerini farkına varmadan bir bir yerine getirdik. kısacası; şemsiyeyi sonuna kadar ittirdik. belli bir yaş ve yaşanmışlıktan sonra perde kalkıp gözler ve gönüller açılınca da geçmiş olsun. şemsiye açılmaz oldu. 
o yüzden işte şimdi; egosunun zehirini etrafına sıçratmayı vazife edinmişlerin, senin yıllarca okumuşluğun ve çalışmışlığın ne ki, para ve güç bende temsilcilerinin, aynada sıradan ve her haliyle aciz bir insan göreceği yerde (al işte covid-19 denilen göremediğimiz bir mikrop para da güç de tanımadan alt etmiyor mu aciz insanı) firavunu, napolyon’u ya da kral arthur’u görenlerin bardağı taşıran serzenişlerine ve işbilmezliklerine “yeter artık lan! skerim senin işini de gücünü de” diyemiyor. 
niye?
keskin sirke küpüne zarar çünkü.
sonra.
yılların tazminatı var.
alıştı(rıl)dığın bir hayat standardı var.
sorumlulukların var.
var oğlu var.
en önemlisi köprünün üzerindesindir ve tek hayalin olan özgürlüğe çok fazla vakit kalmamıştır. o yüzden ayıya, tamam dayı dersin. haklı olmasa da senin dediğin gibi olsun dersin. biraz daha ukalalık yapmasına izin verirsin. ama işte bu bedel yine de yukarıda saydıklarından daha ağır gelir sana. uyuyamazsın. çözüm yolu ararsın. bulamazsın.
tek çare o ağacın altına gidip saklanmaktır. bu dünyadan ve ‘nimetlerinden’ uzaklaşmaktır!

***
memlekete her gittiğimde selam sabah, hoş geldin beş gittin faslından hemen sonra ilk oraya uğrarım. sonraki günler de en az bir saatimi orada geçiririm.
bilmezmiş gibi sorarlar yine de.
“nereye gittin?” 
ama içimde şimdilerde akdenizin canım ormanlarını kavuran ateş gibi bir yangın olduğunu gerçekten bilmezler. 
mezarlığın yukarısına gittim derim hava almaya her seferinde. iyi de bomboş arazi bir şey yok ki orada derler. ilk yıllar anlatmaya çalışırdım saf saf. içinde bulundukları servetin, toprağın, ağacın, kuşun, ateş böceğinin, temiz havanın, buz gibi aladağ suyunun, ovadaki gölün, yayladaki kulubenin kıymetini biz bilemedik bari siz bilin tadındaki cümlerle, büyükşehiri, gürültüyü, çirkin binaları, oksijensizliği, artan kalabalığı, insan kılığındaki şeytanları, trafiği, kışın çamurunu, yazın nemini, baş döndüren hızını vs. türkü söyler gibi okurdum. sonra baktım yoruluyorum. çok yoruluyorum. artık anlatmıyorum. susuyorum. anlatmak için yormuyorum kendimi. bugüne kadar birilerine bazı şeyleri anlatmak için gereksiz yere kendimi parçaladığım, yorduğum aklıma geliyor. acımtrak bir gülümsemenin yüzüme yerleştiğini hissediyorum. derviş sopamı alıp ahmet haşim adımlarımla mezarlığın yokuşunu tırmanıyorum.
ağacımı buluyorum. biraz seviyorum. biraz dertleşiyoruz. sonra gölgesine, gözle görülebilir uzaklıktaki dağa ve göle karşı oturuyorum. ve çılgın sessizliği dinliyorum önce. sonra kuşlar giriyor devreye anlamını bilmediğim şarkılar söylüyorlar hep birlikte. ardından ağustos böcekleri. ve nihayet rüzgar katılıyor bu eşsiz koroya. sonra işte yine bir başına kalıyor insan. en zor soruları kendine sorup duruyor. sorup duruyor. misal geçen yıl 9 ağustosta sorduğunu yine soruyor.
bir insan bunu kendine niye yapar?
“iliğini kurutan bu büyükşehir tapınmasına neden ihtiyaç duyar insan. yahut niçin bitmeyen mazeretler üretir? oysa yaşayacağı hepi topu bir hayatı yok mu?
neden?
niçin?
niye?

***
geçen yazdan beri bir metod geliştirdim. madem işten-güçten-mazeretten ve şartlardan dolayı oraya fiziken gidemiyorum. ve henüz icat edilmiş bir zaman makinesi yok. o halde ben de ruhen giderim dedim. bugün olduğu gibi lüzumsuzlardan bir güruh canımı sıktığında yahut ille de bir neden gerekli değil sebepsiz bir sıkıntı halinde, iyi hissetmediğim, yüzümün sirke sattığı zamanlarda önce odamın kapısını sonra dünyanın şalterini gözlerimle birlikte kapatıp sevdiğim bir şarkıyı açıyorum. ağacıma sarılıyorum. biraz hasret gideriyoruz. biraz dertleşiyoruz. biraz yangınlara üzülüyoruz. sonrasını zaten biliyorsunuz. 
kuşlar. ağustos böcekleri. rüzgar. aladağın şakağındaki karlar ve şehrin uğultusundan, gürültüsünden ari çılgın bir sessizlik!
.