27 Ağustos 2010

4

yosun yeşili gözleri. gamzeli gülüşleri. bal sarısı kısa kesilmiş saçları. kendinden emin. ama bir o kadar naif. o insan, o asil duruşu yok mu? bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. okumaktan bıkmadım ben de. tekrar ve tekrar. ama o benim farkıma bile varmadan gitti. 4 numaralı otobüsün en gizemli ama en güzel yolcusuydu. bunu ikimizde biliyorduk. elbet yine karşılaşırız bir gün, bir yerde. belki rüyalarda. belki bir başka evrende. ama ve yine de böyle bitmemeliydi. mutlu sonları sevmezdim ben. lakin sadece filmlerde.

19 Ağustos 2010

seviyorum

tam karşımda torpidonun üstünde bir emrah serbes kitabı. erken kaybedenler adı. okumadım ama yazarın ismi yabancı gelmiyor. yıpranmış oldukça. hemen altında ykb yayınlarından çıkma harry potter kitabı duruyor. o da bayağı bir zulüm çekmiş. dış görüntüsünden belli. kitapların hemen altında ise deli gibi merak ettiğim ama elime alıp bakamadığım bir iki plak. sağ üstte sigara içilmez uyarısı. onun bir üstünde janjanlı bir dolmuş yazısı. ama unuttum şimdi. uzun bir kelamdı. hemen yanımda sol eliyle tespih çekip sağ eliyle hem direksiyon hem vites sallayan afili bir şoför. torpidoda kitaplar, plaklar, tespih. afili fiyakalar, ara gaz vermeler, camlar ve gömleğin bağrı açık, rüzgar, uçuşan saçlar ve dahi favoriler. bir orhan ağbimiz eksik. o derece.
ve uçuyoruz bağdat'ta trafiğin elverdiği ölçüde.
insanların ve nesnelerin bu doğal hallerini izlemeye bayılıyorum, seviyorum da. ama işte en çok böyle kafam karman çormanken, yapılacak işler, ödenecek faturalar, gürültü, trafik, iftar, aybaşı, kuerejma mı beşiktaş mı, nem, patron, sahil kasabası, ardı arkası kesilmeyen toplantılar vs vs olmuşken hem yorgunken madden ve manen radyoda bir şarkı çalmaya başlar ya hani... tüm bu curcunayı bir an da sebepsiz belki de sebepli yere bıçak gibi keser, alıp seni bir başka dünyaya atar ya bir saman yığını gibi... bomboş, hafif..... kuş gibi oldum derler, deriz,dersin hani böyle durumlarda. işte o anları ve halları çok seviyorum. hiç bitmesin istiyorum o anlar. uzun zaman sonra dün oldu bu. her zaman olmuyor. bir de az önce mesai bitimine bir kaç saat kala oldu. belki olmasını çok istediğim için oldu. bilemiyorum. bildiğim çok güzel olduğu. belki yarın da olur. kim bilir?

15 Ağustos 2010

oh istanbul

şaka gibiydi. hatta film gibiydi. evet evet. olanları anlatacak en güzel iki kelime ; film gibi. bir sinan çetin eksikti, o derece. istanbulda geçen ama yapımcıları türk olmayan fransız-italyan karışımı bir film gibi. fonda bir de oh istanbul şarkısı eksikti nanu'nun.

ikibinlerin ilk onyılını devirmek üzere olan yaşlı, yorgun ve nemli bir istanbul akşamı. nem oranı çıldırtacak ve sıcaklar değil de nem çok kötü oluyor klişesini saniyede bir harlandıracak seviyede. bir dolmuş dolusu insan. arada figüran misali inenler binenler. başroller değişmiyor ama. cezayir aksanlı ve tipli bir şoför abi esas oğlan. sakalları olmasa sesinden tuncel kurtiz diyeceğim ama. yok kesin cezayir asıllı. başında takkesi, yüzünde sakalı.

dolmuştaki herkesle bir şekilde muhabbet halinde. hakeza dolmuştakiler de birbirileri ile. ki özellikle ön sıradakiler. muhabbetin bağını çatmışlar. öyle ki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi. ama ben biliyorum şoförün ardında devamlı kikirdeyen ana-kız haricinde kimse tanımıyor birbirini. kamera şakası desen değil. ama film bu kesin!

" gavur" filmlerinde olur ya hani birbirini tanımayan bir minibüs yahut otobüs dolusu insan uzun yola giderken başlarından çeşitli olaylar geçip de sonunda mutlu sonu bulurlar. lakin işte bizim ne yolumuz uzun ne de öyle egzantrik bir konumuz var. tek orjinalitemiz her yolcuya laf yetiştiren şoförümüz.
şoförün hemen ardında empati dergisi satan empatik olamayan kıvırcık bir kadın. kadının hemen bitişiğinde yolculuk boyunca şoförün her lafına kişneyen ana-kız konuşlanmış durumda. şoförün arkadaşı olması kuvvetle muhtemel manken eskisi tadında bir abi de şoförün hemen yan koltuğunda empatik kadının bir türlü anlatamadığı bizi aydınlatamadığı fikirleri desteklemeye çalışıyor. yeni bir aşk mı doğuyor acep? bilemiyorum..

bense bir türlü gelmeyen para üstümün derdindeyim. aynı zamanda arka dörtlünün sağdan ikincisiyim. niye almadın diyor cezayirli.
-vermeden almak allaha mahsus. vermezsen nasıl alabilirim para üstünü.
-benzetmen pek uymadı ama yine de uzatalım elden ele... var mı başka parasını üstünü alamayan parasını veremeyen ya şimdi istesin ya da sonsuza dek sussun diyor.

hemen sağımda cep telefonu kulağına yapışmış halde yirmibeşlerinde bir esmer. daha önce adını duymadıklarımda dahil olmak üzere en az yirmi çeşit tatlıyı bir çırpıda sayan, ordan feysbuk alemine dalan nefes almadan konuşan bir hatun kişi. ben müsait bir yerde indiğimde hala konuşuyordu. berke ile dilara niye ayrılmış onu çözmeye çalışıyordu. hemen solumda otuzluk delikanlı dolmuş ahalisini kah sesli kah sessiz ama pek müstehzi gülüşleri ile izliyordu.
-komedi filmi gibi dedi bir ara bana.
-türk asıllı fransız komedisi tamlaması çıktı ağzımdan. mühtehzi güldü yine. sol cam kenarındaki hanım abla kulağındaki müzikle bu dünyadan çoktan gitmişti. ümidi kestiğim an da o da gülümsedi. benim lafıma mı yoksa kıvırcığın bir türlü kıvıramadığı empatinin anlamına mı bilemedim. hemen ardından yine hayaller aleminde kayboldu gitti zati.
cezayirli şoför felsefe üstüne felsefe yaparken müsait bir yerde indim.
.
nanu - istanbul
.

7 Ağustos 2010

hayat dediğin

dolmuşların hepsi dolmuş. boş yer yok bu cıvık istanbul akşamında. yine de yürümek güzel. ama caddede. gelen geçen de hakeza. haberler kötü ama. vazgeçemediği hayalleri olması insanın ayrı güzel. bu hayallerin ne kadar yakınında ya da uzağında olduğunu bilememek. işte o fena.
sonuçta sevgilim; hayat dediğin iş-ev-ev-iş-sıcak-soğuk-tatlı-acı-sessizlik-gürültü- gülmek-ağlamak-siyah-beyaz -iki film birden ve gol. evet.