19 Şubat 2010

kaç şeker?

tek şeker attığım çayı karıştıramadım. çay kaşığını mutfakta unuttum çünkü. şimdi kim gidip alacak dedim ve yanı başımdaki çubuk krakerle karıştırdım ben de. ne güzel! keşke her şey bu kadar kolay olabilseydi hayatta değil mi ibrahim?
her daim böyle pratik çözümlerimiz olabilseydi. her an ve her durum için. hem bırak! el ele tutuşmasın, kardeş olmasın kimse. ama insan olsunlar mesela sadece. zorundalıklar da olmasa sonra. yalandan kibarlıklar, mide bulandıran komplimanlar falan. işte onlardan birine alet olup olmadığımı bilmeden. ama galiba oldum. yok olmadım derken zevzeklik olsun diye mi içimden geldiği için mi bilmem "dünya küçük" dedim iki buçuk ay önce iş münasebetiyle karşılaşıp tekrar tanıştığımız kimselere. soğuk olması gereken bu şubat gününde ilkbahar fragmanı sunan istanbul güneşi önce bir ferahlık verdi hemen ardından sevimsiz anıları denkleştirdi peşi peşine. hala bitiremediğim bulantı'da okumuştum galiba... doğar doğmaz yaşlanan mutluluk. evet, öyle bir şeydi. sanırım en caf caflı, en hareketli ama en basiretsiz bir yılı devirip aynı hız ve kısmetsizlikle devam ediyordum ki karşıdaki okulun bahçesinden cıvıl cıvıl gelen çocuk seslerine takıldım. bu sesler, bu neşe, bu güneş, bu yalancı da olsa bahar havası.... ama artık icat edilsin şu eternal sunshine aleti de tüm hafızayı silip götürsün. sırf lekeleri ve kötüleri değil iyileri de. ne varsa alsın götürsün doğaya.
anlaşıldı ve gereği düşünüldü ki ancak ve ancak resetlersek çıkacağız düzlüğe.. yoksa kayahan ağbi bir kez daha haklı çıkacak; bize yine hüsran bize yine.......
hiç biri değil de bu soğuk ve donuk kış gününde mevlana gibi dünyayı kucaklayan güneşin kendine çekmesi ama benim ona gidecek takatı ve hissi bulamamam zoruma gitti. ikiye bölündüm o an. hadi git dedi bir yanım. bu surat ve ruh haliyle gidip ne yapacaksın dedi öteki yanım.... olmayacak. her bahar her an çekilir mi bu.
asıl zoruma giden senin paçanda bile duramayacak cibilliyetteki kişilerle muhatap olup, onların egolarına höt diyememek. çaresiz kaldığını düşünmek bir de. yoksa evet elimde bir dolu poşetle marketten geldim az önce ve aylak adama ihanet ettim. cezası neyse çekerim ama bu cibilliyetsizlere gebe kalmak işte onun çıkar yolu yok. şimdilik elbet.
elbet devran döner....

18 Şubat 2010

you have got mail (1998)



- bazen hayatımı düşünüyorum. küçük bir hayatım var. küçük ama değerli. bazen merak ediyorum.
bunu hoşlandığım için mi yapıyorum yoksa cesur olmadığım için mi?

16 Şubat 2010

uzak ihtimal (2009)



- bilsin herkes. artık bu dünyada bir insanın bir insanı sevmesi uzak ihtimal.

3 Şubat 2010

tuz

 trt2 de bir filme rastladım dün akşam. belgesel gibiydi ama basbayağı filmdi. her tarafı hüzün ve keder kokan ama sanki bunu belli etmemeye çalışan yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğuda geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım ama kim kimdir, necidir , niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. nedenini bilmiyorum ama o filmde beni kendine çeken bir şey vardı.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir."enteresan geldi bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri o sıra. sonra filmin sonlarına doğru , niye gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?" 

sanırım bizim gibilerin , hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin, ya da cesaretini toplayıp her şeyi gözel alıp gidebilenlerin sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra da film bitti zaten. ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?

*gölgesizler

candan erçetin - ben kimim