14.6.20

harita


hava kapalı. çok bulutlu ve hafif yağmurlu. her vakit güneş için açtığım balkon şemsiyemi şimdi haziran yağmuru için açıyorum. karşı kıyılar gözükmüyor. öyle ki yerini bilmesem burgazada bile görünmüyor. ama yerini bildiğim için puslu ve gri güzergahta o belirgin hatlarını çok rahat görebiliyorum. türkiye haritası geliyor aklıma. doğrusu batı karadeniz. hani zonguldak’tan başlayıp önce bartın sonra kastamonu’ya hatta sinop’a uzayan kamburumsu çizgi. işte o an burgazada batı karadeniz oluyor. gökyüzü fırtınalı bir deniz. martılar yunus oluyorlar on 4 haziran 2020’de. oysa ben, tam beş yıl sonra gaye su’nun bir içimlik sesine ve yine uzaklara dalıyorum. kurtulmak istediğim geçmişimle, özlediğim mazimin arafında kalıyorum. izbe bir istasyonda hiç gelmeyecek olan bir treni bekler gibi. öylece duruyorum. öte yanda şemsiyeyi pıt pıt döven yağmurun sesi garip bir mutluluk hatta huzur veriyor. bir süre sonra zaten insan alışıyor. necip fazıl gibi bu bekleme anlarına aşık oluyor. zarfla mazruf birbirine karışıyor. bugüne kadar bildiğimiz tüm doğrular bir anda yanlış, bir gün lazım olur diye stokladığımız öğretiler hükümsüz oluyor sanki. işte ben, tüm bu olan biteni yazarak anlamaya değil de aşmaya çalışıyorum. bazen ve hatta çoğu zaman gözlemleyerek. izlediklerimi çünkü ancak yazarak kavrayabiliyorum. sorular sorup cevaplar veriyorum kendime. bazen veremiyorum. o zaman işte karşıya bakıyorum, burgazada’nın balkonumdan görülebilen sol köşesine. bana batı karadeniz haritasını anımsatan. dikkatimi başka yöne verirsem çünkü, unuttuğum bir düşünceyi dakikalar, saatler sonra bulduğum gibi o sorunun cevabını da bulacakmışım gibi hissediyorum. lakin hiç bir vakit bulamıyorum. bu beni ümitsiz kılmıyor. bilakis daha çok yazdırıyor. daha çok kelime, çok daha fazla cevap diyor iç sesimin en ücra telleri.
çok kelime için, çok okumak evet ama bence çok da görmek gerekir. misal şimdi, benim gibi pazar sabahı uyuyamayan bir adam karşı balkonda. öylece dünyaya bakıyor. okumuyor. dinlemiyor. ama bir şeyler düşünüyor belli. fakat evli mi bekar mı, işli mi işssiz mi belli değil. göğe bakıp beraber düşünüyoruz. (ben ayrıca yazıyorum) sonra gençten bir delikanlı geliyor adamın yamacına. 16 ya da 17 yaşında. oğlu olmalı. delikanlı, babası gibi haki renk, sıfır kol tişört giymiş. balkona çıkar çıkmaz babasını sakalından öpüyor. evet adam sakallı. ama aynı zamanda kel. bunun konumuzla ilgisi yok elbet. çünkü ben babamı sakalından hiç öpmedim. ben babamı ahir ömründe hiç öpmedim. ben diyorum babama hiç sarılmadım. bunu siz anlayamazsınız bayım. bunu babasını ömrü boyunca bir kez öpmeyenler, ona sarılmayanlar, sarılamayanlar anlarlar. o yüzden her yerde bangır bangır çığıran, şu babalar günü reklamlarınızı alın bir tarafınıza çalın ve bizi anılarımızla baş başa bırakın lütfen! 
.
gaye su akyol - biliyorum