20.4.20

mesai


08:30 daki mesaiye 07:45’de geldim. millet bir beş dakika uyku için canını bile verecekken benim bu 45’lik bonkörlüğüm. kime çekmişim bilmem. annemi özledim. babamı en çok. ablamı. kardeşimi. sonra. eski günlerimi. o hep şikayet edip kıymet bilmediğimiz saatleri. ki şimdi 09:45. elimi tek bir işe sürmüş değilim. deli gibi iş var oysa. çünkü devletin ve patronun mücbir saymadığı bir işletmeyiz. üstüne, çalışanlarımızdan biri bu sabah;
“pek iyi hissetmiyorum. gelmesem mahsuru olur mu?” dedi. 
mahsuru olmasına rağmen “yok dinlen bugün” dedim. çünkü bu hissi en iyi ben bilirim. patronun bana yapmasını istemediğim şeyi ben de başkasına yapmak istemem. hayır kendimi nimetten saymak için söylemedim bunu. çünkü bende en az sizin kadar kötü olabiliyorum zaman zaman. ama ve elbette sizin olduğu gibi benim de özüm iyi. olayı büyütmeyelim lütfen. sessizce dağılalım şimdi. çünkü işim çok. ama söyledim. kılımı kıpırdatmış değilim sabahtan beri. iş dışında ne varsa topladım kafama. on birerden çift kale maç yaptırıyorum. ve ağzımda kürdanlı diş ipi. sanki santiago de cuba’da bir bardayım. ama babamın öldüğü yaşta değilim. kelimeler büyütüyorum hem ağzımda hem midemde. bugün çünkü hiç çalışmak istemiyorum. burada youtube erişimi yasak. hoş yasak olmasa da youtube izleme alışkanlığım yok. yazıdan yazıya buraya şarkı koymak için kullanıyorum. yani demem o ki; youtube amaç değil sadece araç benim için. ha yasak olunca ayrı bir cazibesi olmuyor değil hani. hem bu yasak yüzünden blogları da okuyamıyorum. evet acayip mücbiriz. lakin çaresizsek çare biziz yine. uzun uğraşlar sonucu bir tünel buldum. ama kaçmıyorum. arada hava alıp uslu uslu geri dönüyorum cam kafesli hücreme. böylece ve en azından blogları okuyabiliyorum. ama ne hayatlar, ne idealler, ne mücadeleler. üstelik sadece yazıyla. gıpta ediyorum böyle insanlara. sonra dönüp aynaya bakıyorum. salt aylaklığa övgü. başka bir şey göremiyorum. kendimi bir 6.filo protestosunda, bir ‘griynpiyscilerle’ atlas okyanusunda zehir saçan tanker kovalarken, öte yandan buenos aires’teki g-20 zirvesini barışçıl protesto ederken, yahut tiananmen gösterilerinde hayal ediyorum. yok edemiyorum. ı ıhh oturtamıyorum. tabiatım elvermiyor. ben böyle aksiyonların adamı değilim sevgilim. fakat aktivist içsesim ‘tamam sahada aktif ol diyen yok. otur bir kenarda yaz bunları’ diyor. isyan mürekkebini kalemine bulaştır. cık o da yok. uzun uzun makaleler, kaynaklar, tarihin arka kapısından notlar, lafı gediğine koymalar falan. yorucu. büyük meseleler benim için. oysa benim meselem; her daim şekersiz içtiğim kahve yanında gelen -niye getirdiyse müstear hanım- şekerin yarısını keşke kahveme atmasaydım pişmanlığım. ve hala sisteme düşmeyen trafik cezamı yüzde yirmi beş indirimli ödeme çırpınışlarım. zira otobandan hallice yolda 99 km hızla radara girmişim aylar önce bir kuşluk vakti. hem sırası gelmişken itirazım var kadere dedim geçmiş gün. dinlemediler. sağa çektirdiler köprü girişinde. cezamı yiyip oturdum aşağı. huzursuz bir halet-ruhiye ile manzara-i umumiye nazar ettim. sonra beylerbeyi sırtlarından rumeli’ye ahdettim. ‘seni yenicem ulan istanbul’ diye. yanımdaki maskeli simitçi; “abi o lafı haydarpaşa’da söylüyorlardı ama” diye itiraz etti. itirazını haklı gördüm. atladım arabaya zincirlikuyu’dan geniş bir u dönüşü ile altunizade üstünden haydarpaşa’ya indim. lakin içeri almadılar. “yasak hemşerim” dediler. güldüm. “siz benim kim olduğumu bilmiyorsunuz galiba gençler” dedim.
“yoo bilmiyoruz” dediler.
tamam zaten ben de bilemedim bunca yıl belki siz bilirsiniz diye şey ettim. rahatsız ettim özür dilerim dedim. duygulandılar. abi gel bi’çayımızı iç dediler. çay deyince başta yeşilırmak üzere bütün akarsular dururdu. gulf-stream bile. tamam dedim. bir süre öylece durdum yaşlı haydarpaşa önünde. saygıdan elbet. bunca yıl bizi taşımışlığı, türlü türlü sitemlerimize kucak açmışlığı ve dahası bir kere gık demişliği yok. bizim gibi değil o. 
insanoğlu öyle mi? çiğ süt etmiş. galata’yı fakire satmış. boğaz sırtlarını zengine vermiş. kardeşi kardeşe kırdırmış, tarlaya buğday yerine topluma nifak tohumları ekmiş. 
paşam öyle mi? 
değil.
ağzı var dili yok. bir iskelesi ve bir garı vardı yıllardır bizi sırtlayan. şimdi onlar da yok. yine de ahh etmiyor. şu bülbül bana benziyor. vay benim garip göynüm demiyor.  oysa ne çok benziyor. bazı insanlarla, bazı yerlerin kaderi birbirine. şimdi haydarpaşa’nın olmayan merdivenlerinin yerinde oturmuş çayımı içerken bunları düşündüm. her insanın mutlaka bir haydarpaşa hikayesi vardır tarihinde. benimkiler unutulmaz ve muhteşemdi. umarım herkesin öyledir. çay için teşekkür edip erenlere geldiğim yoldan geri dönmek üzereyken buraya niye geldiğim aklıma geldi. arkadaşlardan on saniyeliğine müsaade istedim. deniz kenarına kadar yaklaşıp galata kulesi’ne döndüm yüzümü ve şöyle seslendim karşı yarımadaya:
“sevgili ve aziz istanbul, ben kavgacı biri olmadım hiç bir vakit. ümit ederim ki aramızdaki meseleyi sulh içinde çözüme kavuştururuz.” deyip tam rıhtımdan ayrılırken telefonum çaldı huzursuz huzursuz. 
patronumdu arayan. 
“mithad bey, hala geçen haftanın raporlarını bekliyorum. geciktiniz bu hafta.”
..
.