27 Eylül 2016 Salı

beş vakit-14

sabah:
saat on gibi ve her hafta yaptığı şekilde hızlıca odama girip, sıkıca elimi sıktıktan sonra ; "sizi dertlerinizden kurtarmaya geldim " dedi.
"buhar halinde yok edeceksiniz o zaman beni" dedim.
güldü.
güler gibi yaptım.
sonra hiç bir şey demeden geçen hafta kaldığımız yerden çalışmamıza devam ettik. bir hafta boyunca satışlar azalmış, giderler çok artmış. tedbir almalıymışız...
.
öğle:
yemeğe çıkmadan beş dakika önce güneşi gördüm. sevindim. yemeğimi çabucak yiyip dışarı çıktım.  baktım, güneşin yerinde kara bulutlar ve mevsim yelleri esiyor. ama kuşlar, onlar hiç etkilenmemişler. seslendim onlara;
ey kuşlar!
söyleyin bana
hiç mi derdiniz, hiç mi kederiniz yok
böyle güzel , böyle keyfle uçarsınız?
ikindi :
doktora gideceğim diye izin aldım. ama randevumu iptal ettim. kadıköy'ün sokaklarında umarsızca dolaştım. biraz ıslandım. çok yoruldum. doktoru aradım. "iptal ettiğim randevuma gelebilir miyim" dedim. "gelemezsin" dedi. ısrar etmedim.
.
akşam :
sana sormadan ikimiz için bir hayal kurdum. adı üstünde hayal işte. ama bir an için gerçekleştiğini düşündüm hatta ve hatta bir kaç saniyeliğine gördüm bile. gülümsedim tabi hemen. şapşalca ve aşıkça. ekmek kırıntılarıyla karınlarını doyuran kuşlar gibiydik. hâlâ da öyle . ama ve işte tıpkı sonbahar  filminde olduğu gibi ; hayattan payımıza düşen buydu bizim de. peki ya ötesi...? ötesi yok gibi.. ya da kim bilir?
.
yatsı:
odamdayım. voyage radyo. etnik müzikler çalıyor son ses. göğsümde zarifoğlu'nun yaşamak kitabı, trt-1'de adını bilmediğim bir yarışma programı açık. ışıklar kapalı. sol dirseğimdeki yarayı didikliyorum. aynı anda mutluluk üzerine bir cümle kurmak istiyorum. bulamıyorum.
.
jesca hoop - city bird

25 Eylül 2016 Pazar

yaz-boz

yazıyorum.
s  i  l  i  y  o  r  u  m.
yazıyorum.
s i l i y o r u m.
yazıyorum.
s  i  l  i  y  o  r  u  m.
yaklaşık bir saattir. bu böyle. arada bukowski'nin meşhur barfly repliğini tekrarlıyorum içimden. bazen de sesli. "tully bebeğim; boka yarar bir şey yazabilen hiç kimse, huzur içinde yazamaz." ama yine olmuyor. çünkü ben yazar değilim. çünkü ben yazar değilim. ama bugün. şimdi. ölesiye ve öylesine yazmak istiyorum. bildiğin gibi değil canım viktor. tek dostum.
.
sabrettim. bir kaç masa dolaştım. nihayet, kalabalık cafenin en güzel yerine oturdum. caddeyi karşıma, güneşi sırtıma aldım. insanları izlemeye başladım. hiç bir şey düşünmemeye çalışarak.
mutsuz olduğum vakitler bir yerde durmam, duramam. hiç sevmediğim kalabalığa karışmak isterim. hem bu pazar her zamankinden daha sıkıntılıydım. hatta daha ötesi. kasvetten sonra intihardan önce gibi bir şeydi. tezer hanımı alıp çıktım evden. kalabalık ama sakin ve mutlak güneş alan bir yer aradım. buldum da. çay söyledim. canım acayip sigara çekti. fakat her zamankinden çok, her şeyden çok. tezer hanım çok kızıyor ama sekiz ay önce aldığım paket evdeydi ve yanıma almadığıma pişman oldum. kalkıp büfeye gitmeye üşendim. yan masamda oturan kumral kadından da istemeye utandım. şimdi bir mucize olmasını bekliyorum!
.


beklerken tezer hanıma bakıyorum. en sevdiğim paragrafının son cümlelerinde şöyle diyor; "... doyumsuz dünyamı avucumun içine alıp sıkıyorum. her şeye hazırım. hastalığa, yalnızlığa, aşka, gitmeye, kalmaya."
düşünüyorum o vakit hemen ve soruyorum kendime. acaba ben hazır mıyım bunlardan birine? cevap benim için çok acı verici. sigara istiyor canım yine.
beklenen mucize hiç gelmeyecek biliyorum. yazdıklarımın hepsini siliyorum o yüzden.
.



24 Eylül 2016 Cumartesi

bazı şeyler : 21 - 25

21 - sarı dolmuşun kaptanı power fmden sıkılıp radyo alaturka'yı açtı. duygu yüklü uşşak yahut hicaz şarkıyı zeki müren çok güzel icra ediyordu. ama asla yalnız değildi. arkamdaki abi de o'na eşlik ediyordu. sesli, üstelik makamlı. zeki müren, arkadaki abi, dolmuş şoförü ve ben kadıköy altıyol'a kadar böyle hüzünlü geldik. sonra ben müsait bir yerde indim, onlar devam etti.
.
22- sahilde "günün yorgunluğunu boğaz turuyla atıyoruz" diyor motorcu abi. peki ya yılların yorgunluğunu kaç boğaz turu dindirir yahut ne dindirir? dedim motorun hemen yanında, selfisine haydarpaşa'yı arka fon yapan güzel, sarı saçlarını düzeltirken. bir motorcu abiye, bir sarışın güzele baktım. sonra bulamadığım cevabı bilahare düşünmek üzere zihnimdeki cevapsız sorular kazanına attım ve manzara-ı umumiye odaklandım. etrafımdaki insanların yarısı selfie çekme, kalan yarısı da motora ya da vapura yetişme derdindeydi. koca kadıköy sahilde hareketsiz iki canlı türü olarak; bir ben, bir de yanı başımda aylak aylak güneşin tadını çıkaran sarman kedi vardık. sonra işte orhan veli'nin dediği gibi; her şey birden bire oldu. kız oğlanı yanağından öptü, bir martı denize sorti yaptı, orta yaşlı, sarışın kadın beşiktaş motoruna son anda yetişti...
.

23- öğleden sonra moda'dan aziz istanbul'a baktım. kalabalığını ve betonlaşmasını saymazsak hiç değişmemişti. yine çok güzeldi. muhteşem denizi, adaları, sultanahmet'i, ayasofya'sı ve tablo gibi güzelliği ile başımızı döndürdü yine. eyvallah istanbul. eyvallah.
.
24- kadıköy'ün en sevdiğim yanını icra ederek, çok güzel isimli sokaklarını adımlayarak sahile indik. arkadaşım fazıl hüsnü dağlarca sokağını çok sevdiğini söyledi. ben sakız gülü'nü saymazsak sarraf ali sokak'la misbah muayyeş sokak arasında kararsız kaldım. lakin hepsi güzel, hepsi bizim. arayıcı başı sokak, dere gezinme sokağı, miralay nazım sokak, kadife sokak, ağabey sokak, şair nefi sokak, şair latifi sokak . ezcümle say say bitmez. ama çok güzel sevilir.
.
25- sanat musikisiyle başlayan günün finalini kadıköy-pendik'le ve ağır abilerle yaptım. arabeksin damar olup aktığı bir minibüse ve minibüsçüye rastlamayalı uzun zaman olmuştu. müslüm gürses, ferdi tayfur, orhan gencebay ve onüç yolcu damar damar üstüne geldik valla. ama çok güzeldi o ayrı.

23 Eylül 2016 Cuma

1980

kafamdan senaryolar yazıyorum içinde bulunduğum anlara dair. sonra manasız ve yararsız bulup kocaman ve hayali bir silgiyle siliyorum bu hikayeleri. hani hikaye dediğime bakmayın;  'sabah yine geç kaldım. ama iyi oldu. geç kalmasaydım o masum güzeli göremeyecektim. işyerinde bozulan yemekler, patronun bitmeyen kibri, soğuyan havalar, gelmesiyle gitmesi bir olan eylül' gibi sıradan ve basit haller işte.


az önce kafamda, bir tutam ardışık hikayeyi daha silip gözlerimi kapadım. uykum var gibi ama uyuyamam biliyorum. zaten midem bulandı. teker üstüne denk gelmişim minibüste. açmadım gözlerimi. orhan veli'ye özendim biraz dışardan gelen sesleri dinledim gözlerim kapalı. ses demişken müziği açmayı unutmuşum. açtım. sezen 1980'i söylüyordu. ahh sezen!! ahh anılar.
hem midem bulanıyor, hem zihnim dumanlanıyordu. 
çaresiz, pencereden içeri dolan rüzgarın da vehmiyle çocukluğuma, seksenlere uzun atlama yaptım. 

seksenlerde çocuk olanlar bilir. bilmeyenler de bir zahmet ekşi sözlüğe baksın. otobüste, troleybüste mide bulantılarım hep çocukluğuma dayanır. en çokta şehirlerarası yolculuklarda. ama rahmetli babam çaresini bulmuştu. eski, çok eski demir beş liraların büyüklüğünde (bilmeyenler yine ve lütfen ekşi sözlüğe yahut güvendikleri bir internet ansiklopedisine baksın) beyaz yuvarlak kutuların içinde, yine beyaz küçük haplar vardı mide bulantısına iyi gelen. hapı diyorum daha küçük yaşta yutmuştuk. belki de şekerdi. bilmiyorum. benim bulantıma iyi geliyordu. bir de boğaz köprüsü. bu uzun yolculuğun en sevdiğim yanıydı. sadece köye gidilen yolculuklarda görebiliyordum. aklımın almadığı muhteşem bir şeydi. 
şanslıydım. her yaz köye giderdik çünkü! hem göremeyen arkadaşlarım vardı. hoş benim de göremediğim şeyler vardı. özlem mesela. sınıfta üç sıra geride ve çaprazda oturunca arkaya dönmek için sebep bulmak zor oluyordu her seferinde. rüyalarımda görmek istiyorum her gece yatmadan onu düşünüyordum. ama göremiyordum. oysa hafız benim gibi yaptığını ve gün aşırı gördüğünü söylüyordu. fiko'ya sordum. "ben de göremiyorum" dedi. bir gün hafızı sıkıştırdık yemin billah etti. inanmadık. abisi fikoyla birlik olup dövdük herzeyi. biz göremiyorsak o da görememeliydi. yıllar sonra itiraf etti. bir kez görmüş daha da görememiş.

o vakitler şimdiki gibi pazar günlerinden nefret etmez, bilakis severdim. zira pazar günlerinin en sevimli hali; ertesi gün okulda sınıfın hatta -toplam on sınıflı- okulun en güzelini görecek olmamızdı. başta bizim üçlü tayfa olmak üzere nerdeyse tüm sınıfın aşık olduğu. tüm sınıf derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bir şeydi bu. öyle şimdikiler gibi fırlama değildik biz. her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim. çıkma, inme, flört fritöz yoktu daha o zaman. işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar oğuzcan misali. her gün, 24 saat onu düşünürdük. ama camp nou'da barcelona karşısına çıkmış ümitsiz alt sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik. sınıf farkı vardı bi'kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. en güzel olmasının yanısıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibi. ha allah'ı var şimdi kalemtraşı da çok güzeldi. yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası bizler birer deli oğlan.  özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem.

ingiliz süt kupası vardı bi'de o zamanlar unutmadığım, pazar akşamlarımı anlamlı kılan. niye bu kadar steril isim verdiklerini anlayamadığım. hala da bilmem anlamını. ama sıkı maçlar olurdu. alan kennedy, keny daglish, ian rush. liverpool, nottingham forest... güzel adamlar, iyi takımlardı. kışın olurdu sanki bu maçlar hep. bir de hiç sevmediğim artistik patinaj vardı o kış dönemleri. oraya girmek istemiyorum ama. sadece katerina witt'i iyi bilirim o günlerden. bir de sobada portakal kabukları, çok güzel kokarlardı.
.

17 Eylül 2016 Cumartesi

çocuklar toplanıp gittiler içimden *


üç gün önceki minibüsteyim. kahya aynı tekerlemeyi söylüyor. "minibüs yolu, göztepe, bostancı, maltepe, kartal."  insanlar aynı mutsuzlukla bir sağa, bir sola koşturuyorlar. hava o güne nispeten daha sıcak ama duygular serin. pazartesi işe başlayacak olmam beni geriyor. istediğim gibi bir hayat sürememek beni süründürüyor. tam olarak ne istediğimi bilmemek beni yoruyor. belki bu sebeplerden yine emre aydın söylesin istedim telefonumda. sesi tehlikeli boyuta, sarı ikaz işareti yanana kadar açtım. sabahtan beri yaptıklarımı düşündüm..
.
sıkıntıma, uyumsuzluğuma çare olur diye bahariye'yi gidip geldim iki defa. yoruldum. nazım hikmet'te oturup çay sigara eşliğinde bir şeyler okumaya çalıştım. olmadı. sakız gülü sokağını inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım. hoşuma giden bir şey bulamadım. yürüdüm.... 
bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum. insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum şimdi. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. en çok çay içmeyi sevdim bu hayatta. bilirsin. bir de kuşları. gerisi hep teferruat sevgilim, hep teferru..
.
rexx sinemasının sokağından sahile indim. yalnız bir bankta, bir süre denizi izledim. yosun kokusunu iliklerime çektim. geri döndüm. balık pazarını turladım. sahaflara girdim, çıktım. yine olmadı. bulamadım. değil tanıdık bir his yakalamak duyduğum, gördüğüm her şey, herkes yabancı geliyordu. eylül ortasında şekilsizdim. kimsesizdim. hissizdim. hiç bir şeydim. hayatın değil, kendi anlamımın peşindeydim. tutunacak bir ip, kalacak, devam edecek bir sebep arıyordum. dört buçuk saat bu arayışın etrafında dolandım durdum. hiç bir şey bulamadım. sadece sevdiğim bir kaç yazarın, sevdiğim bir iki cümlesi düştü hatırıma bu başıboş gezmelerde. ama onlar da bu boşluğun dibinden çıkaramadı. sonra bir iki film repliği, neşeyle başlayıp hüzünle sonuçlanan bir de şarkı. tanıdıklardı. lakin kifayetsizlerdi. 

sonra süslü balık lokantalarının birinin önünden geçerken...  bir kadın.... 

kızıl saçlı. 

mavi gözlü. 

keder yahut herhangi bir mutluluk ifadesini okumanın mümkün olmadığı ama çok güzel yüzüyle içimi aydınlattı. bir yandan tüm varlığı ve dikkat çekici güzelliği ile dünyanın tam orta yerindeymiş gibi dururken öte yandan sanki o balığı değil de balık o'nu yiyordu. hakeza masasındaki içkinin bu güzel kadını yudumladığı bir dinginlik anı ve tüm o kayıtsızlığı, telaşlı olmayan dünya dışı hali ile metaforlar oluşturdu bir süredir uyuyan zihnimde. 

işte o vakit, belki dedim. 
.
belki, eskisi gibi kitapların arasında dolanırsam, şansım da yaver giderse yazarını hiç tanımadığım ama kapağından yahut başlığından seveceğimi hissettiğim bir kitap bulurum. alkım'ın sokağına girdim. ama kapandığını hatırladım. rıhtıma, kabalcı'ya gittim. o eski duyguların döneceğini umarak dolaştım kitaplar arasında. yine olmadı. çok satanlar ve yeni çıkanlar kaplamış her yeri. bir tanesine bakayım dedim. üç kelime ilerleyemeden bir bulantı kapladı içimi. dışarı zor attım kendimi. 
.
şimdi üç gün önceki minibüsteyim. insanlar gelip geçiyorlar yanımdan.
ben bekliyorum. 
ama neyi? 
bilmiyorum...
.

16 Eylül 2016 Cuma

balkon konuşmaları - v7.6


sabahın onunda, balkonda patlamış mısır kokusu alıyorum. hislerim genelde yanıltmaz beni ama bu sefer karıştırıyorum herhalde. balkonda hep oturduğum plastik bir sandalye var. çok rahat değil ama rahatsız da olmuyorum. buradan kah üç köşeli sokağa, kah gökyüzüne bakıyorum. en çok da kuşlara. bazen de az sayıdaki balkon münzevilerine. genelde sigara içmek için kullanıyorlar balkonu. haksız sayılmazlar hani. dört tarafı, yüksek beton bloklarla çevrili yarı açık hapishane gibi tüm evler. ama işte gökyüzüne ve kuşlara bakmayı bilmiyorlar. bir bakabilseler özgür kalacaklar benim gibi.
.
şehrin dibindeki sokağımızda insan kırıntısı dahi yok kaç gündür. anlaşılan dokuz gün tatili son saatine kadar kullanacak muhterem komşularımız. buna karşın çarşı, şehir merkezi tıka basa insan dolu. bu dengesizlik ürkütüyor beni. balkonda üşüyor, evin içinde bunalıyorum.
.
bugün enteresan ama. yaşam sevincimiz kuşlar da yok. yedi yirmidört bet sesleri ve karanlık silüetleri ile balkon çevresini üs edinen kargaların bir teki bile yok. rüyada görsem inanmam. acaba rüyada mıyım?
.
daha birini tamamlayamazken üç farklı kitabı getirip yığıyorum balkona. ama hep aynı kitaplar. doğrusu, aynı insanlar. farkettim ki onları okumak için değil benimle sohbet etsinler diye getiriyorum.
tezer hanım, zarifoğlu ve yusuf abi. masamda bana bakıyor hepsi şimdi.
.
bazen esaslı bir temizliğe girmek istiyorum. balkon dahil. odalarda, çantalarda ve dolaplarda ne kadar fazlalık ve ağırlık varsa atıp hafiflemek istiyorum. lakin olmuyor. o vakit işte düşünüyorum da zarifoğlu haklı galiba: bize ağır gelen kendimiziz.
.
normalde, böyle güzel havalarda insan sevdikleriyle beraber deniz kenarında bir çay bahçesine gider, garson 2 çay biri açık der. yahut moda'ya ayak uydurup açık büfe bir kahvaltı söyler adalar'a nazır. sonra bir iki tweet atar, fotoğraf yollar sağa sola ki, bakın biz öyle mesut böyle bahtiyarız saadeti sunulur dosta düşmana. bense bu sabah içimdeki rehaveti uyandırdım. hiç bir şeysiz ve hiç kimsesiz öylece balkonda oturuyorum.
.
seventy four seventy five çalıyor şimdi ve aslında sabahtan beri kafamda. sesi biraz daha açtım. şarkı çalmasaydı yazmayacaktım belki. ama çalan tüm şarkılarda seni düşünecek, seni yazacaktım. elimde ve dilimde kalan tek tutamak yazmak çünkü sevgilim. bir de eylül var.
..

15 Eylül 2016 Perşembe

leyla ile mecnun gibi



şimdi
bahariye'nin orta yerinde
kendi halinde bir çay evindeyim 
sevgilim
tramvaylara komşu, gökyüzüne elçi
fonda mütemadiyen dönen "lale devri" şarkısı
söylemiştim
en güzel sibel can söylüyor bu şarkıyı
lakin ben de çok güzel dinlerim
.
sibel can - lale devri


14 Eylül 2016 Çarşamba

istanbul, 14 eylül

kendimi hiç bu kadar amaçsız, bomboş görmemiştim. oysa en sevdiğimdi eylül ve çalışmak zorunda olmadığım uzun tatil günleri. istediğim her şeyi yapacaktım! hiç bir şey yapamadım. balkona çıktım. boş sokaklara bakındım. bir kaç kuşun hülyalı kanat çırpışına takıldım. lacivert gökyüzünden kafileler halinde geçen bulutları izledim. biraz üşüdüm. içeri girsem mi diye tereddüt ettim. kulağımdaki müzik hareket etmeme izin vermedi bir süre..


.
kahyanın "ziverbeyden, minibüs yolundan, göztepe, bostancı, küçükyalı, maltepe, kartal" diye çığırtkanlık yaptığı mavi minibüsün dolmasını bekledik on bir yolcu. beklerken insanlar geçtiler sağdan sola, soldan sağa. bulmaca gibi. çözülmeleri zor ama yine de ortak yönleri olan. yüzleri gülmüyor. hızlı yürüyorlar. ve çok düşünüyorlar. biri, bir kadın dikkatimi çekti. narin güneş gözlüğü, beyaz tişörtü, düzgün ve güzel bacaklarına kondurduğu mavi kot şortu ile farkedilmemesi imkansızdı. aynı koltukta beklerken diğer tarafa geçerken de görmüştüm. belki ikinci kez görmesem yazmazdım. işaretlere inanmam oysa. 
sonra soğuk su satan çocuk içeri girip "soğuk su isteyen var mı?" diye sordu. arkamda oturan abi "bozuk elli kuruşum var verirsen alırım" demese bunu da yazmazdım. yazacaklarımdan çok yazmayacaklarımı biriktiriyorum sanki bugünlerde.
.
uzun zaman oldu; göksel dinlemedim. bir sabah erkenden deniz kenarına inip etrafta kimseler yokken iyot kokusunu içime çekmedim. bir parka gidip etrafı umursamadan, çıplak ayakla toprağa basmadım, özgürce dans etmedim. karga sesime aldırmadan sevda şarkıları mırıldanmadım. kadıköy'den beşiktaş'a vapurla geçmedim. söz verdiğim halde hala kızarmış dondurma ve ıslak hamburger yemedim. bungee jumping yapmadım. ve yapmadığım daha çok şey var. olanakları, aramak, araştırmak lazım tabi..
.
yavuz aradı. bayramımı kutladı. samimi, kısa ve net. sağolsun her bayram arar, sorar. bayram olmadığı zamanlar da arar. iyi bir dost. ben o kadar "sadık" değilim. her yıl aradığım insan sayısı gitgide azalıyor. uzaklaşıyorum. insanlardan. kendimden. ama hala yola çıkamadım. bekliyorum.
.
şimdi, şehrin gürültüsüyle doğru orantılı olarak sıcaklık biraz arttı. az önceki üşüme hissi ılık bir dokunuşa dönüştü. sokak hareketlendi. eli poşetli abiler, fit vücutlu kadınlar, karizmatik adamlar, çocuklar ve gençler hepsi bizim sokakta. en güzeli de her bayram gelen akordiyoncu. şimdi gidip güzel bir çay demlemeli..

13 Eylül 2016 Salı

konuşmadığımız şeyler var*


hani olur ya, insan kilometrelerce ve bazen yıllarca ilerledikten sonra iki farklı yöne açılan bir yol ayrımına gelir. karar vermesi, yollardan birini tercih etmesi gerekir. çünkü ve zira durup beklemenin kimseye faydası yoktur. oysa ben sevgilim, tam bin sekiz yüz yirmi beş gündür o yol ayrımında durmuş öylece bekliyorum. tıpkı "köprüdeki kız"  adele gibi, bir şeylerin olmasını bekliyorum, olmayacağını bilerek.
.
her geçen gün artarak etrafımızı çevreleyen, gökyüzünün maviliğini azaltan beton binalardan, kalabalık ve dahi gürültüden, üniversite sorusundaki havuz gibi bir dolup bir boşalan bu şehirden sıkıldım. aslına bakılırsa kendimi tekrar etmekten ve sıkıntılarımdan da sıkıldım. böyle vakitlerde bir fransız romantik komedisinin içine yerleşip sonsuza kadar orada kalmayı düşünüyorum. bazen de içli bir orta anadolu türküsü olabilmeyi umut ediyorum asırlardır söylenegelen. bazı zaman ise şu kocaman, özgür beyaz kuşlara öykünüyorum. en kötü diyorum bir mevsim rüzgarı olup oradan oraya, iklimden iklime savrulayım. aynı yerde beklemek çünkü sevgilim, çok zor. 
çok zor.

11 Eylül 2016 Pazar

anlatsam ağlarsınız

.
yaklaşık iki yok hayır üç ay aradan sonra okumak için kitap alıyorum elime. kafka'nın 'sevgili felice'ye mektuplar' kitabı.
. 


ilk mektubu okurken sıla, o içilesi, billur sesiyle izmirli'yi (köşe yastığı) söylüyor. gözlerim kapanacak gibi oluyor. zihnimde düşünceler, devrik kalmış cümleler çarpışıyor. o anda içeriden annem sesleniyor. "mithaaad, yukarıdan şu tencereyi versene"  diyor. her bayram arefesi helva kavurmak için valideye mutfak dolabının tepesinden tencere indirmek artık adet oluyor. tam bu esnada bir cemal süreya dizesi aklımdan geçiyor. ama sesim çıkmıyor. bayramsal vazifemi yapıp tencereyi indirdikten sonra tekrar okumak içimden gelmiyor. uykum kaçıyor. sırt üstü uzandığım kanepenin karşı duvarındaki bir çerçeve dikkatimi çekiyor. bir çerçeveden üç farklı fotoğraf bana bakıyor. önce aklım, sonra kalbim bu fotoğraftakileri anlamak istiyor. ikisi de başaramıyor. çünkü bir film repliği aklıma dolanıyor. itiraf filminin son sahnelerinin birinde nilgün, harun'a ; "hiç bir şey geçmiyor, geçen sadece zaman" diyor. eylülde zatep hep böyle hüzünlü şeyler aklıma geliyor. sanki dünyanın tüm hüzünlü şarkı sözleri, film replikleri, şiir dizeleri beynimde bir tur atmak için sıraya giriyor. lakin içimdeki bir yer, başka biri bunu çok da sallamıyor. matematiksel bakıyor. dünü hatırlatıyor. kadıköy-beşiktaş vapurunun güneş alan yanında kalanlar ayasofya ve sultanahmeti, gölgeli yanında kalanlar kız kulesini ve boğaziçini resmederken 'hayat herkese adil' aslında diyor. dağılmaya teşne dikkatim dışarıdan gelen overlokçu sesine kayıyor. "hanımların dikkatine! overlok makinesi ayağınıza geldi. halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfileks kenarına overlok çekilir 5 dakikada yapılır, hemen teslim edilir." diyor. neden bilmem hanımlardan çok benim dikkatimi çekiyor. hoparlörden çıkan bu estetikten yoksun, son derece mekanik ses otuz saniyede bir aynı cümleleri tekrar ediyor. şimdi balkon kenarından sarkan halımızın önünde izlediğim kırmızı minibüs evimize kararlı bir şekilde ilerliyor. bir süre sonra şoförün yanından inen ve o mekanik sesle uzaktan yakından alakası olamayacak bir ceylan, uzun boylu, kumral, dalgalı saçlı bir, bir bir şey "beyfendi halınızın kenarına ücretsiz deneme yaptırmak istemez misiniz" diye soruyor?
bana diyor. 
..
ben biçare mithad, daha bu güzellik karşısında kapatamadığım ağzımla 'halı sizin köpeğiniz olsun hanfendi' diyemeden bu bengal kaplanının çevik bir hamle ile halıyı balkon demirliğinden çekip overlok makinasına atması ve rahmetlinin hatırası, yılların ısparta halısının ip yığınına dönüşmesi aynı dakika içinde olmasın mı? elbet bu gözler bu faciayı görür de akıl boş durur mu?
işte tam da o vakit ; 'aman allahım annem şimdi beni öldürecek' düşüncesi ışık hızından daha hızlı bir şekilde tüm hücrelerimi yedi kez tavaf edip aklımın orta yerinden geçip dünyanın uydusundan sekip tekrar kucağıma düşer. ben bir kucağımdaki bu dayanılmaz düşünceye, bir karşımda 'başka halınız var mı kilim de olur' diye soran gözlerle bakan bengal kaplanına odaklanmışken o an hiç duymak istemediğim, sitemkarlık ölçüsü otoriterliğin en tiz makamına ulaşmış hatta kıdemli infaz memuru seviyesine meyletmiş sesi duydum derinlerden. durum o kadar vahimdi ki, ismimim arasından verilen eslerden anlıyordum bunu;

- mithad. .. mithad. .. mithad. .. hadi uyan oğlum. akşam oldu. yemek yiyeceğiz.
.
s ı l a  - köşe yastığı 

kartpostal yazıları - düşüncelerimi boğaza bıraksam



bu satırlar sevgilim cumartesi akşamı yazıldı. şimdi pazar öğleden sonrası.
şöyle iki iskemle atabilseydik ömrümüzün balkonuna
iki de çay söylerdik
biri açık.
.
demet sağıroğlu - papatya falları
.

8 Eylül 2016 Perşembe

ama işte


beni bu kadar yoran hayat mı yoksa çalışmak mı acaba diye düşündüğümde saat onsekizi biraz geçiyordu. ondan biraz önce de emekli olacağım günü ve emekli maaşımı hesapladım yalan yok şimdi.
aslında bunları yapacak gücüm de hevesim de yoktu ama.
ama işte..
.
hem boş işler biliyorum. lakin insan bir kere düşmeye görsün sevgili viktor. boş mu dolu mu, ak mı kara mı, aşağı mı yukarı mı ez cümle sayılabilen ve sayılamayan tüm zıtlıkların arafında cereyanda kalıyor.

şimdi misal gidilecek onbeş km yolum var. en normal şartlar altında otobüsle yarım saat, arabayla onyedibuçuk dakika. lakin ve malumun ülke ve insan olarak normalimiz olmadığı için gerçekte yaklaşık bir saat otuzdört dakikalık yolum var. uçarak daha kısa sürer tahminim. ama ne kadar sürer bilmiyorum. çünkü daha önce hiç uçmadım. doğrusu çocukken iki kez denedim. muvaffak olamadım. arkadaşlarım, kanatlarım olmadığı için başarısız olduğumu söylediler. onlara katılmadım. eksik olan kanat değil, tecrübeydi. sürekli değişen zaman ve olaylar da cabasıydı. yüzüstü atladığımın üç sene sonrası, birinci kat balkonundan sırtüstü atlamayı denedim. rahmetli de parlement mavisi montuyla peşimden atladı. sanki bu sefer olacak gibiydi rahmetli araya girmeseydi. benim o'na kızmam gerekirken o bana kızdı. çok kızdı. yılmadım. biliyordum ki; allah'ın hakkı üçtü. ve bu sefer kesin olacaktı. bir sabah kimseye haber vermeden çok erken bir vakit yoldan epey yüksekteki ön bahçeye çıktım. atlamak için tüm hazırlıklarım tamamken asker abinin biri tüfeğinin ucuyla kışkışlıyarak "çocuk hemen içeri gir" dedi. meğer 12 eylül darbesi olmuş. ondan sonra zaten çabucak büyüdük. ayaklarımız daha çok yere bastı. uçmayı unuttuk. milli müfredata uygun adım yürüdük...

ilk ve orta öğrenimimi istanbul'da tamamladım. hızımı alamadım yüksek öğrenimi de bu altın şehirde tamamlayıp özel bir şirkete kapağı attım. bir vakıt sonra dediler askere gitmelisin. gittik-geldik. bu sefer çoluk çocuğa karışmalısın, hazır karışmışken de 558 ay vadeli ev, 367 ay vadeli araba, 135 ay vadeli tatil almalısın dediler. günde 10 saati işyerinde, 4 saati yolda harcamanın geri dönüşümü olan fazla elektriği de haftasonları yapay göllü, killi topraklı belediye parkında atmamız salık verildi uzmanlarca. işte ilk kez, alıp başımı gitmeyi,  kışları ılık ve yağışlı, yazları kafasına göre takılan bir iklimde yaşamayı bu killi parklarda hayal ettim sevgili viktor. o gün bugündür de hayal ediyorum. 
ama beni asıl yoran şey; bu şarkılar canım viktor. ah bu şarkılar...
.
glen hansard&colm maclomaire - everytime

6 Eylül 2016 Salı

eternity and a day yahut tabutta röveşata

özlemlerim arttığı vakit içtiğim çayların sayısını bir artırıyorum. pek bir numarası ve manzarası olmayan ofis penceremden daha çok bakıyorum dışarıya. geçmiş eylülleri her zamankinden çok düşlüyorum. farkında olmadan dirseğimdeki yarayı daha fazla didikliyorum ve sadece noir desir dinliyorum akşamları uyumak için. ama gündüzleri uyuyamıyorum. -ki zaten uyuyamıyordum- 
.
işin aslı sevgili viktor; çalakalem yazdığım eski günlerimi arıyorum. bulamıyorum.
gerçi bunun için çok bir istek ve çaba gösterdiğim de söylenemez. değişik bir atalet hali. nasıl anlatsam? hani nereye çeksen oraya hiç itirazsız gider. zira ülke gündemi, bitmeyen sıcak ve nemli istanbul yazı, dinmeyen içsel devinimler, zoraki gidip gelinen iş-ev sekansları vs. 
.
şimdi işte onlardan birinde, bir halk otobüsündeyim. şanslıyım. en sevdiğim tekli koltuklarından birine oturdum çünkü. otobüs biraz eski ve üç durakta bir stop ediyor. ama olsun. yazıyorum ya eskisi gibi. bu bana yeter. bu bana yeter..
.
telefonumdaki müziğin sesini tavsiye edilenin bir tık üzerine çıkarıyorum maydanoz kokulu halin yanından geçerken. fakat anında, metro peronlarındaki sarı ikaz çizgisi gibi sapsarı bir uyarı çubuğu çıkıyor ekranda. bir tık daha artırıyorum sesi. kırmızıya dönüşüyor bu kez ikaz çubuğu. bir tık daha yükseltmeye korkuyorum. emre aydın çünkü yeterince tahribat yapıyor bünyede  şarkısıyla ve ağdalı sözleriyle. 
kalk gidelim diyor..

"kalk gidelim buralar yalan
öldürmedi, güçlendirmedi
hiç geçmedi, geçer sandım"
.
daha ne denir ki?
.
bilemedim canım viktor.
bilemedim...
.
e m r e  a y d ı n - buralar yalan

5 Eylül 2016 Pazartesi

bugünlerde

bir ortaöğretim kurumunun gri duvarına mavi boyalarla yazmışlar; "gökten deniz bile yağsa aramızdan su sızmamalı."
resmini çekeyim istiyorum bu şahane yazının fakat her seferinde bir şey mani oluyor. sana da böyle her özlediğimde sayfalar dolusu yazayım istiyorum ama işte bir "şey" mani oluyor. bazen tüm manileri nasıl oluyor da aşıyorum ve yazıyorum. iki, üç, dört hatta altı sayfa. ama işte o "şey" daha bir ihtirasla çıkıyor karşıma. sonra bir bir yakıyorum yazdıklarımı..
..
oysa ve tıpkı vanessa paradis'in huzur veren sesi gibi ben de sana hüzün yerine huzur veren yazılar yazmayı çok isterdim sevgilim. bilhassa takvimlerin kışa beş varı gösterdiği şu kararsız ve yazısız günlerimde.
.
biliyorum. merak ediyorsun. soramıyorsun sen de benim gibi! ben söyleyeyim..
.
ne mi oluyor bugünlerde?
şöyle ki ve sanki kırlarda başına taç yapılası beyaz papatyaları toplar gibi en huzur verici cümleleri ve bu cümlelerin en zarif öğelerini misal sadece seni ve eşsiz güzelliğini işaret eden en dolaylı tümleçleri, en aşık özneleri ve fakat en cüretkar yüklemleri uzunca bir mektupta toplayıp yüreğine çerçeve yapma telaşına düşüyorum en fenasından!
.
bugünlerde ne mi oluyor dersen?
bildiğim ve bilmediğim tüm dillerin en romantik, en aşık şarkılarını bıkmadan, usanmadan defalarca, onlarca ve bazen mesela yüzyirmisekiz kez ama sadece ve sadece seninle dinliyorum!
bilmiyorsun. ama ben biliyorum. sen hissediyorsun.
.
neler olmuyor ki bugünlerde?
"geçmişi bir kalemde sildim. artık geleceğe bakıyorum güvenle" dediğimde can arkadaşlarıma, aslında ve en başta kendime yalan söylediğimi biliyorum. aldırmıyorum, çocukluğumun orta sonuna gidiyorum. belki de beni ben yapan, aşkla yakan, dört mevsimi aynı anda yaşatan ömrümün en karışık baharına bağlanıyorum. çocukluk işte. şimdiki aklımla olanlara bir anlam veremiyorum belki ama her şeye rağmen hüznüm bâki. silkinip kendime gelir gibi olurken babam düşüyor aklıma bu sefer. üniversiteye başlayacağım ilk sene, ilk kez ayrılacağımız ve evimizden yaklaşık üçyüzotuzkilometre uzaktaki köhne bir otogarda dolu gözlerle, ısırılan dudaklarla karışık bir vedalaşma merasimi. belki sırf bu yüzden adet olsun diye yapılan en sıradan vedalar dahi kanatır yüreğimde bir türlü kabuk bağlamayan bu tarihi yarayı.
yaralar yaraları, hüzünler hüzünleri kovalar ne zaman geçmişe gitsem o yüzden. kopamam. ama bir kalemde sildim derim. en çok da bugünlerde.
.
peki ama gerçekten neler oluyor bugünlerde?
korkuyorum sevgilim. çok korkuyorum. seni eskisi gibi yazamamaktan. cümlelerimizin ikimize yetmeyeceğinden. düşünememekten seni. korkuyorum, unutmaktan gün gelip bir vakit.
.
hâlâ diyorsan ki; bugünlerin anlamı ne?
sensiz hiç bir anlamı yok sevgilim.

sensiz hiç bir anlamı...
.
pink martini - ninna nanna

3 Eylül 2016 Cumartesi

buselik makamına

ikibinonbeş yılı kayıp yıldı benim için. biraz da bile isteye batağa girdiğim, mantıktan uzak, her türlü yanlışı yaptığım koca kayıp bir yıl. şimdi işte; o yıl aylaklık zamanımın çoğunu geçirdiğim bu cafeden ve yaklaşık iki yıl ileriden geçmişime baktığımda gördüğüm, tam anlamıyla dibi boylamış, güçsüz, aciz bir adam. üzülüyor muyum peki o günler için? pek değil. yaşanması gerekiyormuş. yaşandı ve geçti. hani kitaplarda ve filmlerde sıkça dendiği gibi; olmasaydı o günler bugünkü ben olamazdım.


..
peki bugün.
mülteci rüzgarların geçiş güzergahına bıraktığım ruhumu dinlendiriyorum şimdi. cumartesi. 14:20. yarım günlük işimi bitirdim. eve gitmek istemedim. yolu uzattım. ayaklarım, belki zihnim, eskiden kalma alışkanlıkla bu cafeye getirdi beni. minik bir dejavu. ardından, kalem, kağıt ve çay. bir tek sigara eksikti. en son sanırım beş ay önceydi. etrafa baktım. sigara içen üç kişi vardı. otuzbeşlerinde, afro-amerikan bir adam. ellilerinde, güneş gözlüğünü kumral saçlarına toka yapan beyaz tişörtlü bir kadın. ve aurası ve kibri kaf dağında gözüken çok güzel bir sarışın. şeytan dedi "sarışına bulaş." ama mülayim yanım "otur oturduğun yerde mithad" dedi. hem dedi sen sigara içmezsin ki? haklıydı. buraları okuyan yakın bir arkadaşım da inanmıyor sigara içmediğime. sigara diyorum benim için amaç değil sadece yazmak için araç. gülüyor. çok güzel gülüyor. ama inanmıyor. 79 milyonun önünde ve buradan bir kez daha tekrar ediyorum; sevgili muhtar sigara içmiyorum. valla bak.
.
ne diyorduk? hayat kısa, yol ve yolculuk uzun. hem bak eylül'de geldi hissettirmeden. biliyorsun ki göz açıp kapayıncaya kadar ve yine hissettirmeden geçip gidecek. ömrümüz de işte böyle bir koşturmaca, telaş ve hüzün içinde eylül kısalığında geçiyor farkında mıyız?

eylül'ün geldiğini mesela sabahların serin olmasından anlıyorum. tatilcilerin döndüğünü ise otoparkta artan araç sayısından anlamak mümkün. ve tam olarak iyileşmediğimi ara ara devam eden kuru öksürükten anlıyorum da sevgili, seni anlamak diyorum....
neyse...
eylül demişken ve buseliğe bağlamışken bazen de diyorum ki;

bu kadar komplike olmak zorunda mıyız? eylül kısalığındaki bu sergüzeşt bile olamayan beceriksiz hayatımızda. neyin peşindeyiz?
yalın olmak varken mesela.

yağmur kadar, toprak ve su kadar.

ne bileyim işte hep bahsettiğimiz ve çok sevdiğimiz eylül kadar yahut onu yazan kalem ya da üzerine çizilen kağıt kadar, kelebek kadar, gökyüzü ve kuşlar sonra.
ismin tüm halleri değil de,

yalnız ama yalın hali gibi olmak mesela bahsettiğim.

son tahlilde sevgili; eylül diyorum, ha geçti, ha geçecek fakat hüznümüz baki.
.
m f ö - buselik makamına

2 Eylül 2016 Cuma

eylül geldi sonra

ne vakittir hüznümü kaybetmiştim. hükümsüzdü. tıpkı ıslak bir temmuz akşamı uçup giden okuma isteğim ve yazma iştahım gibi. üstelik film de izlemiyordum iki ayı aşkın bir zamandır. eylül geldi sonra..
.
pişmanlıklarım oldu yakın geçmişe dair. misal geçen hafta, saatlerimi geçirdiğim şu ağacın altında niye hiç pessoa okumamıştım?


bugün saat dördü beş geçe bardağımdaki son çay kütlesini yudumlarken bunu sordum kendime. içimde acayip bir pessoa okuma iştahı kabardı. bir an önce eve gitmek istedim. mesainin bitmesine iki saat vardı. gidemedim. eylül geldi sonra...
.
oturdum, kişilik testi yaptım kendime. nadir görülen bir kişilik tipim varmış. bir sürü şey daha yazıyordu. astroloji burcu gibi bir şeydi. attıkları-yazdıkları çok şey tutuyordu hakkımda. ama kendi hakkımı da yemeyeyim şimdi. ben de dürüstçe cevaplamıştım soruları. israf olmasın diye müsvede kağıda çıktı aldım kişilik tipimi! ama okuduktan sonra yırtıp attım. galiba biraz toner israfı oldu. dört sayfa yazıdan, o kadar özellikten aklımda kalan; eczacı ya da akademisyen olabilirmişim. bir de gönüllü olarak sosyal yardım kuruluşlarına katılacak tipim varmış. oysa hiç biri bırakın yanımdan geçmeyi aklımın ucundan bile geçmemişti. sonra işte biraz müzik açtım. emre aydın çıktı. bu çocuk demiştim 2011 baharında, bu çocuk beni öldürüyor! işaretlere inanmasam da bir sebebi olmalı bunun dedim içimden. belki kaybolan hüznüm geri gelir diye odanın kapısını kapatıp telefonumdaki 20 emre aydın şarkısını sırayla dinlemeye başladım.
eylül geldi sonra..