30 Temmuz 2014 Çarşamba

içeride

içeride beşiktaşın maçı var. ama izlemek gelmiyor içimden. eskiden olsa bi'taraflarımı yırtardım izlemek için.  tvden izleyemezsem radyodan mutlaka takip ederdim. tıpkı seksenlerdeki atletic bilbao maçı gibi. niye bilmem tv yayını yoktu o gece. rahmetli babam kulağına dayadığı emektar el radyosunun antenini uzatmış spikerin heyecanlı anlatımıyla kâh coşuyor kâh kederleniyordu.  nitekim 16. dakikada gökhan keskin zubizaretta'yı avlayıp bir sıfır öne geçtiğimizde sevinçten eldeki tek radyomuzu kırıyordu nerdeyse. sonra peş peşe dört gol yiyip fena mağlup olduk ama rahmetlinin o gol sevincini hayatım boyunca unutmadım, unutamam. 


içeride beşiktaşın maçı var. ama ben geceler kara tren diyorum emre kardeşimle! ve  üç gündür huzursuzluğumla birlikte balkona çıkarıp tek satırını okumadığım pessoa'yı tekrar içeri götürmeye hazırlanıyorum. üstelik bu gece şarkıların da tadı yok. işte ben en çok buna anlam veremiyorum.

yoksa içeride beşiktaşın maçı var. ama ben kuşlardan çoktan umudu kestim. atatürk hava limanından iki dakika arayla havalanan ve mütemadiyen yanıp sönen ışıklarıyla adeta dünyaya selam veren uçakları izliyorum şimdi.

içeride beşiktaşın maçı var. ben seni düşünüyorum....




29 Temmuz 2014 Salı

bayramlık

klişelerin ve rutubetin bunalttığı ikinci bayram sabahında her zamanki yerimdeyim. balkonda oturmuş öylece duruyorum. saat sanırım sekizi biraz geçiyor. altı buçuktan beri böyle bu durum. ve her geçen dakika kuşlara olan inancım eski bayramlara olan inancım gibi azalıyor. çünkü o kuşlar ki her daim özgürlüklerine aşık olduğum , bulutların efendisi olduğunu düşündüğüm kuşlar bizden çok farklı değiller. gidecek onca yer, görecek yüzlerce güzellik varken bahçedeki ağaçtan yan apartmanın çatısına, ordan tekrar bir ağaç dalına en iyi ihtimal otuz metre yukarı çıkıp elli metre yarıçapında üç daire çizip karşı apartmanın çatısına konuyorlar tekrar.
büyük hayal kırıklığı.
kuşlar böyleyken tatile gidemeyip karşı sokağa ardı ardına dizilmiş otomobiller şaşırtıyorlar beni. öyle ki bir an için canlı olduklarını düşünüyorum. akabinde pahalı bütçeli ucuz amerikan filmlerine benzeyen bir iki felaket senaryosu bile kurguluyorum. sırf arabalar olsa iyi kazulet gibi karşımda, sağımda, solumda dikilen apartmanların da ayaklanmak için tek bir işaret bekledikleri hissine kapılıyorum. ama nereden ve ne vakit gelecek bu işaret henüz çözemedim? 
filmleri bırakıp dizilere başladığımdan beri böyleyim. daha az müzik,  daha az kitap daha çok dizi.. no real word...
herkesin uyuşturucusu kendine demiş bir vietnam atasözü. benimkisi de yazmak ve   diziler oldu bu süreçte.
çünkü hayat artık gitmiyor, yürümüyor, hareket etmiyor kısacası. hatta ve açıkçası çoğu şeyde olduğu gibi hayatın kendisini de biz insanların uydurduğunu düşünüyorum. ama ve Oysa ki yapmak istediğim o kadar çok şey var ki şu hayatta!
belki bir gün anlatırım. lakin şimdi halihazırda ve dünyada devam eden zulüm ve vahşet için sahte temennilerde bulunmak istemiyorum oturduğum yerden. çünkü şu an aşırı derecede bencilim. yıllar sonra AÇS radyo dinliyorum. ve deniz tarafından gelecek hafif de olsa bir esinti bekliyorum.

27 Temmuz 2014 Pazar

Gidelim

kim istemez ki böyle bir hayatı. ya da en çok ben isterim sevgilim.
öyle bir hayat, öyle bir yolculuk ki mesela; bu sene bizi oldukça nemlendiren temmuz sıcağının aksine dışarıda dondurucu bir soğuğun olduğu ama güneşin de hiç eksik olmadığı bitmeyen bir seyahat halinden bahsediyorum. elbetteki üstümüzde masmavi bir gökyüzü. ve bazen bembeyaz bulutlar. cam kenarında mesela başını hafif eğdiğinde yeşil toparlak ağaçlar da yukarıda, rengarenk çiçekler sonra uçsuz bucaksız ovalarda. düşün, öyle bir renk cümbüşü. birbirinden özgür kuşlar sonra. biz elbet yemekli vagondayız. ki içerisi tam kıvamında sıcak. evindeymişsin gibi hani.
 söylemiştim;  üstelik tam cam kenarı. karşında ve yanında yüzlerce sessiz hikaye de cabası. kulağında muhteşem bir fransızca şarkı. bazı hareketli , bazı hüzünbaz. ama ve son derece romantik.
işbu ahval ve şeraitte yıllar boyu bıkıp usanmadan gidip gelebilirim.
sen varsan elbet yanımda. ama yüzyıllarca.

son tahlilde demem o ki sevgilim;
film gibi bir hayatımız olsun
çay, bi de sigaramız
atalım çantamızı sırtımıza
sirkeciden kalkan ve tüm avrupayı dolaşacak ilk trene binelim
ve gidelim
vallahi gidelim..
.

25 Temmuz 2014 Cuma

kafa nereye ben oraya

sanki yüzyıllardır bu otoban üzerindeymişim gibi hissediyorum. ondört  gün oldu halbuki. ve daha sabahın sekizi. önümde upuzun bir asfalt ve en koyu tonlaması var grinin. tıkanan trafikte rengarenk metal yığınları en metalik grisinden en parlement mavisine sıralanmışlar boy boy.  yolun açılmasını ve sıramızı bekliyoruz güneşe karşı.
hemen arkamda ve muhtemelen tatile giderken zamanlama hatası yapan çekirdek bir aile var beyaz bir toyotada.
ön koltukta tarama özürlü bir koca ve kafasından büyük güneş gözlükleri olan sarışın bir kadın oturuyor. arkada ise
13-18 yaş aralığında iki ergen var. biri kız diğeri erkek. şarkı ve filmlerdeki gibi tıpkı.
onlar birazdan bu ızdıraptan kurtulup güneşi de sollarına alıp hızla güneye inecekler muhtemel. bense önümüzdeki yaza kadar doğu-batı istikametinde gri zemin üzerindeki beyaz şeritleri sayacağım yine kuvvetle muhtemel. bu arada bazen sıla dinleyeceğim bazen radyo eksen. ama çokça hayallere dalıp her seferinde otuz kilometrelik yolu nasıl geldiğimi hatırlamayacağım.
oysa daha dün kendime dedim ki ; modern kölelik diyorlar buna uzmanlar. haklılar. bu mudur yani? bir sene boyunca yani elli iki hafta yani üç yüzaltmış beş gün eksi ondört gün boyunca hepi topu iki haftalık tatilimsi için mi bu eza ve işkence. -ki onun da tatil mi yoksa ayrı bir angarya mı olduğu ayrıca tartışılır.-üzerimize örteceğimiz üç beş güzel, afili çaput parçası için mi yahut sıtarbakslarda, elitist kafe-pastanelerde üç fırt da bitecek brezilyan kahvesini yudumlamak için mi ya da ve yoksa çoluk çocuğun, ana babanın, vatan yahut silistrenin rahat ve bekası için mi tüm bu çırpınışlar, ağız kokuları, mide bulantıları? yazık o zaman lan bize. valla çok yazık!
...
son tahlilde sevgilim;
tıpkı aşkımız gibi hayatımız da tek şeritten ve üstelik kontrollü olarak sağlanıyor ya işte ben en çok ona üzülüyorum..

24 Temmuz 2014 Perşembe

kimin için atıyor bu yürek

ılık bir akşam üstü, iş dönüşü kadıköy vapurundan boşalan insan seli gibi telaşlı ve hoyrat, dünyanın yükünü sırtında taşıyan hamal gibi yorgun hep.
yürek diyorum peyami. 
söylesene; şu büyükşehir gürültüsü dedikleri şey sadece beynimizi mi kirletiyor? ruhumuz çok mu temiz bu hengamede?
dün gece kötü bir adam olduğumu gördüm rüyamda. özümde ben böyle değilim ama derken uyandım. iki blok ötedeki bir dükkanın alarmı mıydı beni uyandıran caddeden geçen motorlu taşıtlar mı idrak edemedim. ha sabahın altısında kıçlarını yırtan karga ve martılar da var elbet şüpheli listesinde. fakat ben alarmda buldum kabahati. kızmak istedim çok. kızamadım. çünkü kötü adam olmaktan kurtardı beni. müteşekkir de değilim ama. ne yardan ne de serden geçemeyenlerin ikircikliğinde öylece kalakaldım. uyuyamadım da. bari kaçınılmaz olanda boncuk arayayım ümidiyle tüm dikkatimi yeni güne uyanan sokağa verdim. lakin tüm çabam nafileydi.
sen ne yaparsan yap bu şehir yine bildiğini okuyor peyami..
o yüzden önümüze bakalım biz..
.

22 Temmuz 2014 Salı

kuşlar uçuyor

anlattı, anlattı, anlattı durmadan, bıkmadan, usanmadan anlattı. nefes almadan, gözünü kırpmadan hep anlattı. o çölde suya hasret bedevinin aşkıyla yana yakıla anlatırken ben mavi tükenmezle önümdeki kağıda muhtelif şekiller çizdim. arada ayıp olmasın diye yüzüne, bazen de kahverengi gözlerinin içine içine baktım. hiçbirinin ne anlama geldiğini bilmediğim, anlamadığım teknik terimlere anlıyormuş gibi kafa salladım. ben emme basma tulumba gibi başımı salladıkça o daha bir iştahlandı, en baştaki anlatma ritmini ikiye katlayarak, üstüne jest ve mimikler ekleyerek anlatmaya devam etti. altı gün oniki saat çalıştıklarından, referanslarından ve tecrübelerinden bahsetti. aralarda yaptığı işlerden dolayı acemice böbürlendi. bayat bir iki espri yaptı. gülmedim. yılmadı. anlattı. mavi tükenmezim bitmeyip hemen önündeki kalemlikteki kırmızı tükenmeze özür dileyerek uzanmasam hiç konuşmamış olacaktım takribi yirmidokuz dakikadır. kırmızı kalemi elime aldığımda ikimizde derin bir ohh çektik. o soluksuz anlatmaya, ben not kağıdımda karaladığım şeklimi tamamlamaya devam ettim. bittiğinde yetmişbir dakikadır konuştuğu-muzu-nu farkettim.
ne içindi tüm bunlar?
değer miydi?
kıçı kırık bir sistemi alıp-satmak için bunca enerji israfı, yalan dolan ve cambazlıklar.. plaza turnikeleri, toplantı notları, dokuz altı şaklabanlığı...
hayat mı lan bu?
i-ar-pi'nizin de  si-ar-em'inizin de sisteminizin de canını cehenneme..

kaldır başını da gökyüzüne bir bak peyami..

kuşlar uçuyor.....




haziranda ölmek

haziran ölemeden bitti temmuz da yaşayamadan gidiyor doktor. zaman malum, hızlı akıyor. hem haddinden fazla hızlı. ama meselelerimiz hep aynı ve küçük. hayallerimizse çok büyük. 
üstelik hep yalnızız masum kalabalıklarımızda. ömür bitiyor, istekler hiç bitmiyor. biraz daha fazla, biraz daha. oysa tek isteğim doktor sana yemin ediyorum; biraz uyku, bir ekmek, bir de su. 
lakin her daim dalgınız ve dargınız o büyük dağa karşı. ama umutluyuz da bir yandan. tüm insanlık suçlarına rağmen. benciliz çünkü. asabiyiz de hem. mazaretimiz hep bu yüzden. 
son tahlilde öğle paydoslarında ne zaman bitecek bu çile diye bekleyeniz sadece. 
şu temmuz diyorum bir bitse....
.
.


9 Temmuz 2014 Çarşamba

evlilik aşkı dizler filmleri..

 yeni bir şey yok kardeşlerim. hâlâ bıraktığınız yerde ve tüm boş vakitlerimde denize kıyısı olan herhangi bir köye kaçış planları yapıyorum. ama işte sabah dokuz, akşam altı mesailerine binbir gönülsüzlükle devam ediyorum. hâlâ en sevdiğim şarkıları sıla ve zaz söylüyor. ve hâlâ a harflerine şapka giydirmeyi çok seviyorum. de ve da bağlaçlarını da elbet. şu karşı apartmanın çatısında yedi yirmidört böğüren benjamim olmasa martıları daha çok seveceğim.  ama ve hâlâ otobüste camdan dışarıyı izlemek ya da bir şeyler okumak yerine yazmayı çok ama çok seviyorum. annemi de çok seviyorum laf aramızda. ama işte hayırlı bir evlat mıyım ? bunu bir ara tartışalım. 
öte yandan dört ay oldu bir sinema filmi izlemedim. oysa ki ne çok severdim. ki leyla şahidim.. en çok leyla! ama işte evlilik aşkı , diziler filmleri... 
neyse boşver... 
lakin söylemeden edemeyeceğim dostlarım. geçen pazar öğleden sonrası bir alman filmi izleyeyim istedim on yahut onbeşinci dakikada uykum geldi. iki saat uyumuşum. gündüz uyuyamayan benim gibi bir ademoğlunu bile uyuttuğu için varın siz düşünün filmin ağırlığını..  ama diziler öyle mi? ağrı kesici hap gibi. sıkılınca at bir, üç,beş tane. misal rekorum hâlâ lost ve prison break'te. üst üste beş bölüm. onları dörder bölümle forbrydelsen ve following izliyor. biliyorum bu gereksiz teferruatın ne size ne de bana bir faydası var gayrisafimillihasılada.  lakin işte zaman akıp gidiyor. günler geceleri, haftalar ayları kovalarken ben ısrarla ve inatla kaçıyorum insanlardan.  çünkü ve zira ; en büyüğünden en küçüğüne, en dingil komşusundan en pinti patronuna, en dayaklık yolcusundan en haramzade esnafına, en yavşak şoföründen en utanmaz akrabaya olan nefretim artarak devam ediyor... devam ediyor...
sonra işte akşam olsa uyusak,uyusak yine uyusak...
.




6 Temmuz 2014 Pazar

küçük kıyamet

 insanoğlunun başına büyük bir felaket mesela salgın hastalık gelmiş de dünya sadece bitkiler ve hayvanlara kalmış gibi ıssız ve durgun şimdi sokağımız. sabahın ve pazarın yedisinin olmasının etkisi büyük elbette. sadece rüzgarla oynaşan ağaçlar, günlük ekmeğinin peşindeki kediler ve kuşlar hayatta kalmış gibi. ve kuşlar kendi aralarında anlaşmışlar da sabah nöbetini onlara devretmiş gibi sadece ve her yerde kargalar var. martılar, kumrular, sakalar, serçeler, güvercinler nerdeler? ama bu, bu sessiz ve hareketsiz halini artık sevmiyorun artık sokağın. eskiden severdim. garip bir dinginlik ve mutluluk verirdi. şimdi ise gökyüzünü görmem zorlaşıyor, her geçen gün daha yüksek beton kütlelerine dönüşen komşu yapılar nedeniyle. üç tarafım bu yüksek yapılarla çevrili. uzakları, ufku görebildiğim tek alandaki müstakil evi de dün yıktılar. üç beş ay sonra  nefes alabildiğim tek çıkış da bilmem kaç katlı, ultra lüx dairelerle donanımlı, modern yaşam alanının simgesi yeni nesil bir beton blokla kapanacak. geçmiş olsun...
o ağaçtan bu çatıya durmadan, amaçsızca ve salakça yer değiştiren şu kargalardan farkımız yok gibi. ya da ve aslnda onlar kadar aklımız yok. hiç olmazsa onlar iç güdüsel yaşıyorlar. ya biz?
al işte!. bir emekli insan çıktı karşı apartmanın demir kapısından. sol elinde bir rüzgar gülünü, ötekinde bir alman kurdunu tutmuş gezdiriyor. saçma sapan bir durum ama gerçek. hem köpek mi onu gezdiriyor o mu köpeği belli değil. belki de rüzgar gülüdür aralarındaki dengeyi sağlayan. kim bilir? hiç bir şey göründüğü gibi değil ya hani. aynı, kurt köpekli adam sol omuz başına yatırdığı bir tomar pazar gazetesiyle ve hacı yatmaz gibi bir sağa bir sola sallanarak yanından geçen kendi apartmanında görevli kadını farketmedi bile. ama ve hâlâ tek tük geçen insanlardan daha çok kedi ve kuş var sokakta. belki de en iyisi, en olması gereken de budur. ne kadar az insan, o kadar çok.....

5 Temmuz 2014 Cumartesi

aşk insanı uyutmaz ki

dünyevi işlerle oyalanıyorum yine bir cumartesi sabahı. selami şahin dinliyorum mesela alaturka bir radyoda. bir ay sonra çıkacağım tatilin hayaliyle avutuyorum bu nispeten serin temmuz günlerini. yolda giderken dinleyeceğim şarkıları, okuyacağım kitapları falan ayarlamak gibi küçük burjuvaji düşüncelerim de olmuyor değil hani. peki tamam itiraf ediyorum ; sadece bir şarkısını tesadüfen dinlediğim istanbul arabesque project albümünü dinlemek istiyorum yol boyu. belki biraz göksel, biraz da zaz. ve gittiğim yerde bir kaplumbağa gibi hareketsiz durmak istiyorum saatlerce, güneşin doğuşuna ve batışına aldırmadan. zamansız ve mekansız olmak istiyorum. çok şey istiyorum belki. ama ve neye göre, kime göre? tartışılır. fakat ben tartışmak istemiyorum leyla. olursa finlandiya olmazsa irlanda daha olmadı çay içeriz. hem sen olmayacaksan yanımda gitmelerin ne anlamı var?

3 Temmuz 2014 Perşembe

yarın sabah öp beni

dimağımda bir kayahan şarkısıyla uyanıyorum. yandı mı bu postaneler, yıkıldı mı yoksa. açık olan pencereden içeriye kuş sesleri doluyor. en çok serçeler şakıdığına göre saat altı olmalı. kuşlar yanıltmıyor beni. son iki gün oldugu gibi yine altıda uyanıyorum bu sabah. uyku ortalamam günde beş saate düştü. çok önemli değil. gereksiz bir matematiksel veri çünkü. pencereye silüeti yansıyan betondan ve en alçağı altı katlı binalardan kurulu bu şehirden hala niye gidemedim ki? eksik olan ne? orhan kemal'in mevsimlik işçileri gibi her sabah ve akşam bu gitmeler niye? oysa ve zannımca bir kere gitmeli insan hayatında. sonra işte bir daha hiç dönmemeli. 


biliyorum bunu söylemek için çok geç kaldım. ama söylemeden de duramıyorum işte.çünkü bir şeyler yapmalıyım. en azından kendime itiraf etmeliyim. 

hiç mantıklı gelmiyor leyla, hiç?
nasıl bir irade, neden tüm bu kabulleniş ve kadercilikler?
bilmem kaç yılını tuvalette ve bir o kadarı yiyip içerek ve uyuyarak geçirdiğimiz hayatımızın en büyük oranını misal ve belki de dörtte üçünü bazen cam, bazen beton ve bazen çelik duvarlar arasında sekiz altı mesailerinde heba etmek niye? 
ve hem niçin?
bu oligarşik zihniyeti sadece para ve dolayısı ile giyinme, barınma, karın doyurma ilkellikleriyle açıklamak ne derece doğrudur?
o hal ve şartta allah bu lidyaları bildiği gibi yapmıştır inşallah.

ama ve işte sevgili leyla; her şeye rağmen yine de güzel şeyler yazabilmeyi, en güzel bağlaçları senin için kullanmayı ne kadar çok isterdim. ki bunu hep istedim biliyorsun. lakin her geçen temmuz ve ağustos, her yaklaşan eylülde yaşlandığını daha bir anlıyor insan. anlayınca da hüznüne daha bir hüzün katıyor, kayahan'a bağlıyor. ve melankoli. hep melankoli. üstelik henüz temmuzun başı. peki ya düşen bu sarı yapraklar da neyin nesi? 

peki ya sen peki ya ben?