28.10.2009

hani benim duvarım nerde, bilyelerim topacım?

teknolojik bir objenin bir ayağını benimsedi mi kalan tüm bedenini sarıp sarmalarım hatta pamuklara sararım. lakin işte o benimseme işi çoğu zaman çok çok yavaş işler ben de. hatta bazen yok denecek kadar az bazen de hiç işlemez. feysbuka ısınamadım ya da bu taş kafa basmadı diyeyim de dürüst olayım senin canını yiyeyim bilader. akşamdan beri duvar arıyorum emesende, feysbukta ve bilimum buklarda, storlarda. ama bulabilene aşk olsun, olmazsa meşk olsun yemin verdim.
duvar deyince aklıma üç şey gelir benim. meşhur berlin duvarı ve yine meşhur fatih akın filmi; duvara karşı. bi de mahalle aralarında buraya çöp döken eşektir mealli mahalli sözlerimizin nakşedildiği duvarlar. ama işte hatmeyilime yağmur gibi; x duvarınızda doğum gününüzü kutladı. y duvarınızda şampanya patlattı. z duvarınıza işedi türünden onlarca uyarı gelmiş akşam akşam.
sağolsun sevgili arkadaşlar, dostlar ve dahi romalılar gerek telefon gerek meyil ve gerekse feysbuk yoluyla kutladılar dünyaya teşrif yıldönümüzü. lakin işte göndereceklerini pek tahmin etmediğim ama yine de beklediğim üç kişiden ne bir ses ne bir seda. yalan yok bekledim. umut işte fakirin ekmeği. sonra bir türkü tutturdum içimden ve çağırmazdım acil olmasa dedim kayahan abiye takılarak. gel vicdansız gel insafsız arka fonuyla elbet! canlar sağolsun ben sizin gelebilme ihtimalinizi de sevdim. sizler gibi tıpkı. hala da seviyorum o ayrı. belki bir gün bir yerde...

lakin her konuda olduğu gibi metrobüs perisi için de ön yargılarımızı erken kuşandık ve bok attık. üzerimize yapıştı sabah sabah. hatta iki sabahtır... mesele tahir ya da zühre olmak da değilmiş elmadaymış gerçekten. ben treni seviyorum diye metrobüsü de sevmek zorunda değilmişim. elmayı sevmem yeterliymiş mesela. böyle güzel elma kokusunu bir yerli malı haftalarında duyumsadım bir de bu sabah 8 numaralı metrobüs koltuğunda. sonrasında kelimeler, cümleler, kavramlar kargaşalar niagara şelalesi gibi aktı metrobüsün üç durak boyunca nan-stap gittiği sağ şeritte. ama işte herşey birdenbire oldu bu sabah orhan veli timsali. yollar,kırlar,kediler,insanlar... aşk birden bire oldu sevinç birdenbireakşam oldu tabi uçtu gitti hepsi repoların, ters repoların giren ve çıkan borçlu alacaklı hesapların içinde. geriye kaldı küspesi.
metrobüs gibi çok hızlı aktı düşünceler beynimden, tıpkı hayat gibi, tıpkı üçer üçer gelmesine rağmen ilk metrobüse koşturan, metrobüs kapısını nişanlayan insanlar gibi. fikirtepe camisinden yükselen sela sesi ömer hayyam'ın meşhur dizelerini hatırlattı bu hız senfosinde bir de;
Niceleri geldi neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi? O gidenlerde hep senin gibiydiler...
yani bu koşturmacanın bir sonu vardı elbet... biliyoruz ve koşturuyoruz yine yeniden her seferinde...
koşturmakla kalmıyoruz taraf olmak zorunda bırakılıyoruz.
osman durmuş mu haklı sağlık bakanı mı?
metrobüs tutamaklarını tutalım mı tutmayalım mı? maske mi takalım aşı mı olalım? sığınağa mı inelim? köyümüze mi dönelim? açılalım mı yoksa lucescu beşiktaşı gibi önce kapanıp sonra saldıralım mı? ne yapalım müdür?
valla bana sorarsan ben saldım çayıra arkadaş....
bu kadar kirlilik öldürmezse hiç bir şey öldürmez türkü.
valla bak.
ama şeyi de merak etmiyor değilim.
hani milletcek hiç okumuyoruz, japonya'da bilmem kaç trilyon gazete satılırken ülkemizde niye bu kadar az satılıyor. kör müyüz cahil miyiz tartışmaları yapıla dursun. insanımız korsan, orjinal yerli yabancı bayağı bayağı okuyor yahu. yani metrobüsün körüklü göbeğinde saadet çemberi yaptığımız yedi kişiden dördü ayakta olmasına rağmen kitap okuyordu. ben bizzat kendim dün bunu gördüm. keza tren ve minibüslerde. bunun taksisi dolmuşu tramvayı, metrosu, finiküleri, faytonu evi işi lokantası çay bahçesi var. var oğlu var. gerek şehir bazında gerek praym taymda bakarsak oran görünüşte azımsanamayacak kadar yüksek. ama nasıl oluyor da bu okumuş görmüş insanlarımız toplu olarak dışarıya çıkınca bir vahşileşiyor bir yabanileşiyor bir kural tanımaz oluyor, saygının onda birini dahi diğer benzerlerine göstermiyorlar bilemiyoum! yani en basitinden ben metrobüsümden inmek isterken niye el ele tutmuş iki sevgiliyi ortadan ikiye bölerek ineyim. yahut ben binerken inmek isteyeni omzuma alayım künde atar vaziyette olayım. ya da aracımla sağ şeritten sapmam gerekiyorsa yumurta kapıya dayanınca en soldan en sağa gelip diğer araçları da tehlikeye atarak köprüden önce son çıkışa gireyim, banka sırasında içtiğim sigaranın arkadaki astımlı yahut astımsız insana zarar vermesine müsaade edeyim, gece vakti müzik setimin desibel rekorunu merak edeyim, aracımı en uygunsuz yere bırakayım ki sabah benden önce işe gitmek zorunda olan komşum çıkamasın otoparktan falan. tamam türküz de bu kadar da olmayalım be abi.
yani bir yerde bir yanlışlık var ama ner'de?
ama ve yine de her şeye rağmen seviyorum ben onları..
misal metrobüsten indikten sonra beni sollayan hoş kokulu kadını da, neredeyse iki buçuk dakika arkadaşım gibi aynı tempoda ve yan yana sessizce yürüdüğümüz abiyi de, beni geçip yürüyen üç yüz metre sonra o hayattan bezmişliği ile beni nasıl geçip gittiğine şaştığım mahzun güzeli de, her sabah takım elbisesi ve kafasında kocaman kulaklıkları ile karşıdan gelen biraderi de seviyorum.
evet.

27.10.2009

masumiyet (1996)


oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.

14.10.2009

hayat bayram olsa

akşam akşam çekmecelerimi karıştırıyorum ayıklamak amacıyla. özünde tertipli, düzenli ama nasıl oluyorsa bir o kadar da tembel biri olduğum için ancak iki üç ayda bir girerim bu düzen işine.
işte öyle karıştırırken, işe yaramayanları bir bir atarken dedim ki kendi kendime; ulan şu üzerimize yapışan kötü alışkanlıklarımızı, huyumuzu, suyumuzu da böyle tek celsede çıkarıp atabilsek. şöyle güzel cici birer insan olsak. kimseyi üzmesek, dahi anlamındaki de ve da ları ayrı yazsak ama birlik olsak, el ele tutuşsak, pikniğe gitsek falan. ve bütün dünya buna inansa!
evet....

13.10.2009

kırmızı pabuçlu kız


siyah bir pantolon, beyaz bir gömlek. hayır beşiktaş'lı değil. ama simsiyah saçlar ve kıpkırmızı pabuçlar. üstelik çok da güzeller. kesin akrep. pabuçları kendinden daha dikkat çekici hatta nefes kesiciydi. ağır adımlarla metrobüs durağında kayboldu...
.
iki kişinin yan yana ancak sığdığı kaldırımlarda bir dalda üç kiraz yahut bir koltukta iki karpuz kıvamında yürüyüp karşıdan geleni sallamayanlara acayip kıl oluyorum. dayanamayıp üstlerine üstlerine sürüyorum ben de bizzat kendimi. kimi hödüklüğünü kabul edip çekiliyor kimi sürtünüyor ama bodoslama devam ediyorum ben. bir gün iri bir abi çıkarsa karşıma ne yapacağıma henüz karar vermedim ama.
.
türk ve ermeni dışişleri bile görüştü, anlaştı ben hala nezih bir işyeri ile anlaşamadım. evde kalmış kız kurusu gibiyim (öyle ama) şunun maaşı az bunun servisi yok o çok uzak, aa cumartesi de çalışıyorlarmış bak sen diyerek kıldan ince eleyip halıdan sık dokuyorum. şey geldi aklıma tom hanksin bi filmi vardı hani havaalanında mahsur kaldığı. (izle, çok güzel) işte tom abi'nin havalanında bilmem kaç yıl yaşamaya alıştığı gibi ben de bu iş görüşmelerine alışıyorum galiba. farklı yerler farklı portreler görmek keyifli. lakin tek sıkıcı yanıcı şirketimiz osmanlı hanedanlığına dayanır hede hödö kurumsalız yedi kıtada binbeşyüz ülkede hizmet veriyoruz. en büyük biziz faslından sonra evet mithad bey şimdi biraz da sizi tanıyalım kısmı. onun için de bir ses kaydı oluşturup görüşmelerde dinletmeyi düşünüyorum. çenem ağrıdı valla...

lakin işte tarihimde 5 farklı iş yerinde çalışıp yüzden fazla görüşme yapmış biri olarak bugün en ilginç iş görüşmesine, daha doğrusu testine (eliza testi değil tabi ki) tabi tutuldum. insan kaynakları sınır tanımıyor... ama yazamam.. yazmamalıyım, sorma ne haldayım, ne olduğumu yazarsam deşifre olabilirim. yazmıyorum o yüzden. ama çok ama çok ilginçti hatta manyakçaydı fakat keyifliydi... yalnız çıkışta genel müdür elimi çok fena ve anlamlı sıktı. sanırım omuzuma da dokundu hafiften... ne demek istedi anlamadım. iş tamam mı dedi yoksa, başka bir şey mi ima etti anlamadım valla... töbe töbee...

hah o değil de. söğütlüde indim kağızmana ısmarladım yar gele yürüyelim bak hele dedim bu güzel havada. tam çıkışta ergenin biri dayı karşıya nasıl geçcez dedi tren istasyonunu işaret ederek. dayı mı? dedim... pardon amca dedi. sittir lan burdan karşıya geçilmez. 34a'ya bin zincirlide in, beşiktaşa git, vapura bin üsküdar'da in harem'e geç ordan da haydarpaşa'ya trene dedim. dayıymış pehhh. bıyık yok sakal yok en fazla yirmi dokuz gösteriyorum! valla bak...

bir  de şimdi cep telime mesaj gelmiş. mustafa ceceli'den limon çiçekleri cebime gelecekmiş istersem. iyi de istemiyorum ki... ya maillerde spam mail oluyor da, cep telefonunda niye olmuyor spam mesaj! hatta bu haspam geldiği yere bana gelmeden iade edilsin lütfen. üçgeecilere yalvarıyorum buradan. yapın şunu. ya da başka bir çözüm başka bişi. onaltıkırkaltı abim yok mu bunun bir çaresi, nedir mesele nedir?

ve son olarak günün menüsü ve kurtarıcısı tabi ki ton ton ton dardanel ton. iyi ki varsın ton ton...

erkek ismi : tayanç kız ismi : şukufe
günün manisi :
menemen: 10 dk
omlet : 5 dk
makarna: 15 dk
dardanel ton çabukluğu ve doyuruculuğu paha biçilemez...
eheh...
evet...

9.10.2009

ay em türkiş men in istanbul

istanbul'dan nefret etmek için on yedi sebep daha bulmuşken, sting kulağıma ay em ingilişmen in nüvyork üflüyordu. başlığı kıçımdan uydurmadım yani. buradan hareketle toplu topsuz düz koşularımız hala devam ediyor istanbul'un çeşitli semt ve ilçelerinde.

ve sanırım çok gezen daha çok biliyor. çünkü gezerken okunmuyor. etraf kesiliyor. olasılıksız kitabı okunma olasılığı sıfıra yakın çantamda gidip geliyor bir haftadır bu yüzden. ağır da meret. yine de okunma olasılığına karşın çıkarıp atamıyorum çantamdan. emeğe saygı!

ve bu aradaki yazı arasını niye verdim bilmiyorum. eksik olmasınlar biz arayı açıp irtibatı koparsak da bazı kadim dostlar ayar niyetine iyi niyet temennisinde bulunup soruyorlar, yeni zırvaların nerede kaldı diye. eskiden böyle hal hatır hayır hasenatlarda pek bir sevinir, harikalar diyarındaki alis yahut doksan artıda şampiyonluk golü atmış solskjaer (bkz.99 CL finali) kadar mutlu olurdum. şimdi pek bir numara yok kaşarlandım sanırım!

peki ne mi yapıyorum? bol bol kendimi tekrar ediyorum gittiğim görüşmelerde. artık kusacağım ama yuvarlak yahut kare masasındakiler bıkmıyorlar. bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
hay hay tabi. efendim m.s. xxxx tarihinde istanbul'da doğdum ama ebeveynim kafa kağıdına trablusgarp yazdırmış o yüzden bu sizi yanıltmasın. çünkü ilk-orta-lise ve dahi üniversiteyi istanbul'da tamamladım. askerliğimi kıbrısta yaptım, ingilizceyi iys, pen pal,penfriend vb. servisler sayesinde öğrendim, mesleği üniversitede harçlık çıkarmak amacıyla girdiğim şirketten virüs şeklinde kaptım. sonra bağışıklık kazandım. o gün bugündür kurtulamadım. hobilerim arasında vapurda,trende, otobüste insanları gözlemleyip haklarında on bilinmeyeni bulmak, bampicamping yapmak, romantik komedi izlemek, hayal kurmak kurduklarımı blogger.com aracılığı ile halka arz etmek, toplanan gelirlerle yeni hayaller edinip tekrar arz etmek, aylak aylak dolaşıp kendime ilginç ve yeni takıntılar edinmek gelir. evet.

ve tabi ki takıntı demişken... bu boşlukta emeseni de takındık. kurcalarken yeni şeyler gördük. kişiler yeni oturum açınca uzaylı gibi ses çıkarsın komutunu verdim. e-posta gelince de paristeki cafe şıngırtısını seçtim. artık ne anlama geliyor tercihlerim bilinç altımda onu da varsa psikolog sosyolog okurlarım çözsün.

son tahlilde hiç tanımadığım biri tarafından hiç tanımadığım bir müzisyeni keşfettim. ömer faruk tekbilek. seveni var sevmeyeni var ekşi sözlükte de baktım bir iki. bir eseri var ki çok sevdim. ı love you. işbu parçayı uzun zamandır tedavülde olmayan sevgili biladerim'e hediye eyliyor ve ayrıca bugün gördüm las palmas'dan bizzat illinois ve california'dan gizemli ve daimi takipçilerim için dinliyorum. bulursanız siz de dinleyin...

adios, muchas gracias
m.s.
.
ömer faruk tekbilek - ı love you