22.01.2008

changing lanes - 2002


- sahilde denize gireceksindir ama su soğuktur, tereddüt edersin. yanına güzel bir kadın gelir. o girmek istemiyordur, seni izler. ve sen biliyorsundur o'na adını sorsan oradan onunla birlikte gideceksin. hayatını, oraya birlikte geldiğin insanları unut sahilden o'nunla ayrıl.... ayrılmazsın. o günden sonra hep o'nu hatırlarsın. belki her gün, her hafta. yaşayabileceğin başka bir hayatın hatırasıdır o. yaşadığımız bugün de tıpkı o kadın gibi işte....

19.01.2008

alışveriş

portakal, elma ve kepek ekmek almam gerekmiş. ama meşgulüm o sırada. metrobüsteyim cumartesi kalabalığında ve biraz da zordayım. kırmızı ojeli kızın not defterinde bir yandan gözüm. ayıp biliyorum ama yasak olan şeyin çekiciliği mevzu hani. kepek, portakal, nar unutma. iki hafta önce ofisin penceresinden gördüğüm liseli kızlar geliyor aklıma. iki kişinin zor geçeceği darlıktaki uzun sokağın bir başına bir sonuna bakıp gizlice ve kikirdeyerek yazılar yazmalar. portakal, elma, mandalina. belki çok önemli şeyler değildi yazdıkları ama en az onlar kadar heyecanlanıp merak ettim yazdıklarını. deli gibi merak ettiğim halde ve sadece üç dakikamı alacakken okumak, üşenip gitmedim o gün. sonraki gün de ve aklıma geldiği dün de. artık bir daha okuyamayacağım yazdıklarını. istifa etmem gerek bugün. sonra müstakbel iş yerimle görüşme. bize biraz kendinizden bahseder misiniz. elma,portakal,nar. o yasak çekiciliğin meyvesini yiyor okumamam gerekeni yapıyor bir başkasının mahremiyetine göz atıyordum. yazısı gayet güzel. ben misal bazen okuyamıyorum kendi notlarımı. hep merak ederim acaba doktorlar da okuyabiliyor mu kendi yazdıklarını. elma,armut,mandalina. ama çok düzgün kırmızı ojelinin yazdıkları. hem kendisi hem meraklılar rahatlıkla okuyabilir. bir nevi ders notları olduğunu anladığım an eski ilgim kalmıyor. ben okumayı kestiğimde okuyan var mı diye bakınıyor etrafına. çok fazla kontrol etmeye başladı. ya da niye okunmuyorum bakışları mı acaba? mandalina, nar, ayva. unutma. sonra boğaz köprüsünü geçerken sırtı şoföre yüzü bana dönük ablanın şarkı söylediğini fark ettim. fark ettiğimi fark etti güldü. güldüm. portakal, mandalina, greyfurt.

10.01.2008

sürpriz

telefonumun arka fonunda ortaköy resmi var. gökyüzü masmavi. ama bembeyaz bulutlar elverdiği ölçüde bu mavi hakimiyeti. hangisi çok bilmiyorum yine de. hem çok da umrum değil açıkçası. ama mesela o masmaviliğin ya da bembeyazlığın ortasına bir çizgi şeklinde dalan bir jet uçağı mı yoksa kayan bir yıldız mı karar veremedim. ve bu durum ötekinden çok daha umrunda sanki. sonra o fon resmi akşam olunca kararıyor gündüz olunca aklaşıyor. tıpkı benim yolculuk anlarım gibi. dün sabah giderkenki ve bu akşam dönerkenki hallarım, bu aklaşma ve karalaşma gibi taban tabana zıt. fazladan yer ve ağırlık teşkil edip de feribotta bir türlü okuyamadığım kitabım ve yasak olmasına rağmen açık olan telefonun radyosundaki müzikle avunmaya çalışmam tüm bu zıtlığa rağmen kesişen ortak kümeleriydi bu gidiş-dönüşlerin. olmak ve durmak istemediğim yer ve toplulukların arasındaki zaman kaybını hiç saymıyorum bile. bana kitap okutmayan, uyutmayan, kımıldatmayan önce toz pembeli sonra kömür karalı düşüncelerle dolu gidiş gelişlerdi belki de önemli olan. geçmişe ve şimdi durduğun yere bakınca bazı şeyler daha kolay anlaşılıyor belki. nefes almak muamma, yaşamak ayrı muamma. ama işte. uzun hikaye sevgili.... şehre bir film gelir belki. içimi kemiren kursağımı sıkan kara kaplıyı açtırtma bana şimdi. bir vapurun iç kenarında yazıyorum bunları. ve orhan veli haklıymış. bu akşam bunlardan konuşalım istemez misin hem? gemlik'i geçince deniz görünüyor gerçekten. hem kim bilir belki gelecekte çok daha güzel şeyler olur onları yazarım. hayat süprizlerle doludur öyle değil mi? o kadar filmi boşuna mı izledik hem? ya okuduğumzu kitaplar? bana yanılmadığımı söyle. hala bir umudun olduğunu, yanılmadığımı.

7.01.2008

ecza-hane

-nasıl kestiniz parmağınızı
-kesmedim. kapıya sıkıştırdım.

işte o an her daim gülümseyen yüzü acımtırak bir hüzne büründü. üzüldüğüne üzüldüm. ama ilgisi hoşuma gitmişti. esnafımızda görülmeyecek derecede sıcakkanlıydı. muhtemelen de çok iyi biri. en azından güleryüzlü. gülen yüzlü insanları hep sevmişimdir. o'nu da sevdim.
belki yine giderim.

2.01.2008

senkronizasyon

başlığı doğru mu yazdım bilmiyorum ama bu sabah acayip bir zamanlama, tayming senkranizasyon adı her neyse uyum içindeydi sanki her şey. ya da sabah mahmurluğunda bana öyle geldi. bilmiyorum. başında yeni yazan hiç bir bozuk parayı kabul etmiyor artık hiç bir esnaf. dördüncü gün öğrendim. dolmuşta bu yüzden arbede çıkıyordu neredeyse. ama arbededen çok aklımda kalan ; hani böyle ayarlasan ve önceden söylesen aynı anda yapamayacakları bir zamanlama ile ben dahil dört kişinin 19 mayıs hareketlerindeki bir uyumla dolmuş ışıklara yaklaşırken aynı salisede hep beraber ayağa kalkmamızdı. nedense mutlu etti bu beni. salakça bir şey ama öyle. hani ağır çekimi olsa beş on defa daha izlerdim. sonra metrobüse koşar adım giderken ani bir hareketle beni durduran otuzluk delikanlı kızıltoprağı sorarken hemen peşindeki bey amca "tren pendikten geçer mi" dedi aynı otuz saniye içinde. ikisi de güzergahlarının tam aksi yönündeydi oysa ki. ben koşar adım devam ederken cevaplarını verdim. yüzlerindeki ifadeye bakılırsa sanırım anladılar beni. sonra yeni bir yılın ilk iş gününde yine erken geldim ofise. tabi metrodan iner inmez şirketin önünden geçen otobüsü yakalamanın payı büyük bunda. senkronizasyon evet. ha bir de tabi ki işi çok sevdiğimden değil erken gelmem. malum kıtalar arası gidiyoruz. trafiği, yağmuru, çamuru, lodosu karı, atamızdan yadigar atabarı var bunun. ki bu sabah kıçım dondu resmen. şimdi içerisi sıcak, çok sıcak.