biz diyorum hayata balık gözüyle bakmaya çalışıp uzak gözlüğüyle de kitap okumaya yeltenen ama aynı zamanda asansörde bulunduğu kata inmeye meyilli insanlarız doktor. az evvel bloga yazmaya çalışırken fark ettim bu google yine sapıttı, yazıların karakteriyle oynamış haspamlar derken gözümün ucunda uzak gözlüğümü gördüm. söylediklerimi geri aldım. hatta rengarenk harflerini işaret parmağımla falan okşadım. barıştık. ama küçük sakarlıklarımı seviyorum. nasıldı o sihirli söz; olduğu gibi kabul ediyorum. evet. sana gelenler bana gelsin tadında seviyorum. sonra kendime gülüyorum. biraz sitem ediyorum. "oğlum iki dakika ayık ol" diyorum. sonra yine gülüyorum. tabi kendi kendime yaptığım sakarlıklar eğlenceli oluyor. ama ve lakin deplasmanda, insan içinde olunca mahcup olunuyor biraz. misal en son gittiğim bir plazanın toplantı masasına bir kupa çayı boca ettim. kimse yoktu. masada duran eser miktardaki peçeteyle etrafı bir güzel sildim. sonra görevli abla gelince suçumu itiraf ettim. "olsun" dedi. "sorun değil." inandım kalpten dedi çünkü. yine de lafı değiştirmek için hasta annesini sordum. "annemi kaybettik" dedi. yüzü düştü. gözleri buğulandı. pofff. çay dökülen masayı temizlemek daha kolaydı. hani teknoloji o kadar gelişmiş olsa ve elimi şöyle şıklatıp başka bir diyara gitme hakkım olsa o an kullanmak isterdim. yok tabi öyle bir şey. irrite etmeden, kısaca başsağlığı diledikten sonra. çok konuşmamaya dikkat ettim. onun konuşmaya ihtiyacı varmış. hiç müdahale etmeden dinledim. bir süre sonra ben sizi meşgul etmeyeyim diyerek ayrıldı odadan. odadan çıkarken "çay getireyim mi?" dedi hafif tebessüm ederek. istemedim.
.
