günler - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

günler




aralıklarla, gün gün alper hasanoğlu’nun günler’ini okumaya devam ediyorum. fakat hüzne ve karamsarlığa teşne ruhum günceyi okudukça daha bir umutsuzlaşıp karamsarlaşıyor. 
yazar, bir gününde mesela; “uzaklaşmak ve kimsenin beni tanımadığı bir yerde öylece durmak istiyorum” diyor. benzer hisler içindeyim. hatta ben kimsenin olmadığı sırtımda ornanı hissedip önümde denizi görebileceğim sessiz, sakin bir yeri özlüyorum.  oysa ajandamda yapılması gereken bir sürü iş, aktivite var ama hiç birini yapasım yok. şimdi misal sahile, güneşe inmeye mecalim de motivasyonum da yok. televizyonun radyosunda joy fm’i açtım. oturduğum yerde boncuktan kuş yapar gibi, kelimelerle oynuyorum. sıkılan ruhumu eğliyorum.  ama sonra aklım başıma geliyor. buna da şükür diyorum. buna da şükür. ya yazmak denen meşgale olmasaydı. ya şarkılar olmasaydı? nic olurdu halim. şükür. buna da şükür.. 
8 mayıs
istanbul, 09:35
..
insan yaşlandıkça bazı huyları törpüleniyor. hatta değişiyor. misal bugüne kadar zararıma da olsa çoğunlukla duygusallıkla aldığım kararlarımı. ama yıllar geçtikçe huyu da suyu da toprağı da değişiyor insanın. kendime ihanet ettiğimi düşüne düşüne pragramatizme teslim oluyorum bugünlerde. 
ayı bile olmayacak insanlara politik gülümseler zerk ediyorum köprüler geçerken. aynı akarsularda yıkanmalara doyamıyorum. ikilemlerine yeni dilemmalar ekliyorum. 
peki ne için? 
aman bi’tatsızlık çıkmasın, ehveni şer bozulmasın, rahatım kaçmasın. oysa ne yaman çelişkidir bu. görmüyor muyum?
görüyorum. lakin yine de el artıramıyorum sıkıştığım bu kısırdöngüde. sahile iniyorum son bir gayret..
istanbul, 12:19
..
sahile inerken bilader’i aradım. geçen kış anlatığı hoşuma giden ama çoğu fıkra, anektod gibi unuttuğum bir “hep aynı” hikayesi vardı. hem sesini duyayım, hem onu anlatsın istedim. Allah’ın hakkı üçtür ama ben her zamanki gibi dört kez çaldırdım. açmadı. müsait olursa dönerdi. yine geçen kış oturduğumuz belediye kahvesinde ayvalık tostumu beklerken aradı. bir kulağım onda öteki garsonda hal hatır sorduk. hep o sordu. oysa ki yeditepeli yusuf gibi yaşadığım farklı bir şey yoktu. hep aynıydı. biraz değişik olanları da, aynı olanları da zaten buradan yazıyordum. “az yazıyorsun?” dedi soru cümlesi olmayan bir eda ile. ama cevap verdim. “hep aynı” dedim. yazdığımda elimin ayarı kaçıyor, depresyonda olduğumu düşünmeyin diye yazmıyorum dedim. hep aynı hikayesini anlattırdım. keyifle anlattı. ben büyükşehir buhranından pasajlar sundum. o taşra buhranını “hep aynı” diyerek özetledi.
istanbul, 14:11
şimdi. denize sıfırım. cuma öğleden sonra insanlarıyla bir süre kıyıya paralel yürüdükten sonra kayalıklara, adaların karşısına alacaklı gibi oturdum. rüzgar öyle tatlı, öyle baştan çıkarıcı esiyordu ki oturmayana müebbet verilirdi. hem bu hayat, bu istanbul en azından bu huzuru borçlu bize dedim otururken. kendimi çok haklı gördüm. bulunduğum konuma yürürken, bir karganın direğin zirvesine konuşuna, yaza hazırlık yapan kıvırcık saçlı esmerin seri adımlarına, genç bir adamın şen kahkahalarına şahit oldum. olta balıkçısının umuduna sarıldım. sonra heybeli ile burgazada aralığından uzaklara giden kuru yük gemisini yine kıskandım. gökyüzünde çılgınca süzülen martıları zaten her zaman. bir ara, durgun bir gölü andıran marmara’nın suskunluğunda anlam arar gibi oldum. ama çabuk vazgeçtim. o kadar yolu yürümek istemedim. ülke ekonomisine küçük bir katkıda bulunup dolmuşa bindim.
istanbul, 15:23
.