geçmiş gün gördüğüm bir rüyayı anlatmadım sana. hayır, unuttuğumdan değil. şimdi nasıl yazacağımı bilmediğim gibi o vakit de nasıl anlatacağımı bilmediğimden. bir de yalan yok, gördüğüm andan beri beni bir silkeleyip bir şefkatle saran o sıcak, o tarifsiz, o sahici duygu anlatırsam kaybolacak sandım. bencillik ettim. kendime sakladım. halt ettim. tüm günler, tüm rüyalar, yaşanmış ve yaşanmamış bütün anılar, yazılmış ve yazılacak bütün sözcükler birbirine girdi sanki bir ceza gibi. daha kötüsü kumsaldaki ayak izlerinin dalgalar marifetiyle kaybolması gibi yavaş yavaş silindi zihnimden. şimdi işte aklımda silik bir anı gibi kalan, uzaklara giden bir otobüstesin. 43 yaşındasın. Allah biliyor ya yaşların en güzelindesin. şoför arkası bir numarada saçların nerdeyse omuzlarına değmek üzere, gözlerin de gözlerime hadsiz muavin girmeseydi şayet aramıza
“çok mutlu olabilirdik çünkü mutlu olmayı hak ediyoruz” demiştin bir keresinde
hatırlar mısın
hatırlarsın
üç mevsim üşüyen ellerimin soğukluğunu gülüşündeki sıcaklıkla gidermiştin. bunu da yalnızca ben hatırlıyorum.
gerçekle rüyayı ayırt edeneyecek kadar mutluydum
oysa şimdi
istanbul’dan çok uzaklara giden bir otobüstesin
yaşların hep en güzelinde, şoför ardı bir numaradasın. rüyadan olsa gerek ben bir arka koltuktayım. sabah erken saatler. şoförün radyosunda nalan altınörs o meşhum şarkıyı dillendiriyor. güneş gözümüze gözümüze vurduğuna göre doğuya gidiyoruz. aslında ve bana sorarsan sonsuz mutluluğa gidiyorduk. “körolası çöpçüler” uyandırmasaydı şayet.
.
