lakin ilk çayın güzelliğine aldandık her zamanki gibi. hem tadına varmak, hem de yazmak için ikinci çayı istedim bıyıkları dün terlemiş gibi etrafta dolaşan genç garsondan. ama kötü anılarımla yüzleştim. bazı çocukluk hatıralarım kadar kötüydü ikinci çay. insanlara ikinci bir şans verilmesinden yanayım normalde. ama tiryakiye oturnamış, çiğ çay vermek taammüden adam sakatlamaya girer. cezası ağırdır nazarımda. gerçek esnaf, “beyim az bekle, çayım yeni. biraz daha otursun öyle ikram edelim.” der.
demedi kimse hiçbir şey.
hem bak müşteriye sabahki bayat çayı iteleyen leş kargalarından hiç bahsetmiyorum. onların ne bu blogda, ne de toplumda yeri yok. ama işte hep sözde bu yokluk. bu mutlak butlan. yoksa kötülük ve açgözlülük pandemi yapmış habis bir ur gibi yayılıyor yıllardır içimizde. almanya’yı norveç’i kıskanmadan evvel kendimize, içimize bakalım. neyse mevzu dağılmasın şimdi.
ortam diyordum. sıcaktan kadife gibi yumuşamış salona, açılan kapıdan destursuz dalan soğuk havayı hissetmek diyorum bazen bir ömre bedel.. ve sonra bir noktada sabit kalıp sokaktaki telaşlı koşturmacaya kapılmadan geriden geriden bu renkli temaşayı izlemek diyorum; hem ruhu, hem gözleri dinlendiriyor bazen.
bazen de işte böyle susamış gibi kalem tutturuyor!
.
