.
314- olive kitteridge (2014)
ahh be olive. ilk dakikadan itibaren ifrit oluyorsunuz bu yüzü gülmeyen kadına. ama tanıdıkça, kırılganlıklarını öğrendikçe empati kuruyorsunuz. özünde iyi bir insan ama fazlaca doğrucu davut olduğunu anlayıp seviyorsunuz falan. ha! tüm bunlara rağmen sevmeyenler de olacaktır. olabilir. olsun.. ama tüm saygımla birlikte sorarım sevmeyenlere; hayatınızda hiç mi “olive kitteridgelik” yapmadınız? bana değil kendinize verin cevabınızı…
daha çocukken babasının mutfak masasında beynini dağıtmasına şahit olup bu olayla birlikte annesinin de ipleri koparmasıyla hayatta ve ayakta kalmaya çalışan bir insandan geriye ne kalmışsa onu sunuyor aslında olive abla. elbet yaptıklarının tasvip etmiyoruz ama anlıyoruz. aslında insanlardan sakladığı güzel bir kalbinin olduğunu görüyoruz. olive kitteridge diyorum bayım; son yıllarda izlediğim en iyi dramalardan biri..
.
315- karşılaşma II : herkes metrobüse koşmak üzere ünalan’da telaşla inmeye hazırlanırken gördüm ilk kez onu. üzerinde bir elbise gibi taşıdığı sakinliğiyle, dingin yüz ifadesiyle dikkatimi çekti. genç ama biraz hüzünlü bir yüzü vardı. bir de omuzlarından aşağı dökülen kumral saçları. lacivert kotunun dizlerine kadar inen gri mantosu ile parlak siyah, ince botları bir de. giyiminden ziyade duruşu, aurasının parlaklığıyla bu dünyaya fazla gibi duruyordu. bazı insanların diyorum iyiliği bazen yüzlerinden bir ışık gibi yayılıyor.. bu bahiste yanılmak elbet mümkün ama yanılmamak daha olası..
…
boş koltuklara oturduğu halde sırtındaki lacivert çantayı çıkarmadığı için geriye tam yaslanmadan, öne doğru eğilerek seyahat etti bir süre. bu ona ayrı güzellik veriyordu. ressam olsaydım kesin resmini çizerdim. ama ressam değildim. hafızama kazımak zorunda kaldım. yalan yok, inene kadar uzaktan uzaktan inci küpeli kız tablosuna bakar gibi onu izledim. ne tesadüftür ki; ayrılık bizi ayrılıkçeşmesi’nde bulmuştu!
..


