4 - güneşli pazartesiler - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

4 - güneşli pazartesiler



hani psikologlar psikiyatrisler ve bilimum kişisel gelişimciler hep derler ya ; anda kalın, şimdiyi yakalayın. fotoğraf çekerken oluyor işte bu dedikleri bende.
bu sabah yapacak daha iyi bir işim yoktu. yeşil çantamı ve fotoğraf makinemi alıp kadıköy'e indim. iyi ki de inmişim.  güneşin ve fotoğraf çekmenin tuhaf bir büyüsü var. doğrusu iyileştirici bir etkisi var.
heyecanlı bir ispanyol filmini izler gibi oluyorum. etrafımdaki kalabalığın bu adam ne yapıyor nazarlarını görmüyorum bile. vakit nasıl geçiyor anlamıyorum.


demem o ki sevgili ibrahim; güneşli kış günlerine bayılıyorum. üşüyorsun ama güneşin o hafif ısısı ile aralık'ın ayazı birleşince tuhaf bir duygu kaplıyor içimi. ayrıca deniz, güneş ve pazartesi bir araya gelince los lunes al sol'u hatırlamamak olmaz. sanırım bir aksilik olmazsa bu akşam beşinci kez izleyeceğim. şahane müziklerini yeniden dinleyeceğim..
...
ama şimdi altıyol pasajı'ndaki ustama burhan altıntop çantamı verdim. o tamir ederken ben nazım hikmet'e geldim. herkes gölgede. yiyor içiyor konuşuyor. bir tek ben güneşteyim. doğrusu güneş alan tek masadayım. acayip mutluyum. hani mutlu ölmek için başka bir şeye gerek yok! bir yazın uçsuz bucaksız maviliğin ortasında, sabah kimse denize inmemişken böyle hissediyorum. bir de kış güneşinde..
şimdi işte; sonsuz kış güneşi. kulağımda usul usul çalan müzik. masamda demli çay.
daha ne olsun ibrahim?
...
kasaya yakın oturuyorum. ahmed arif'in leyla erbil'e mektuplarını okuyorum.
birden yükselen seslere dikkat kesiliyorum. hesabı ödemek için iki kadın birbiriyle laf güreştiriyor. hatta hararetli mücadele halindeler. uzaktan gören, bilmeyen biri kavga ettiklerini sanacak.
.
yıllar öncesine, cağaloğlu'na götürüyor bu mücadele beni. hafız'ın babası ile babamın, koca koca adamların hesabı ödemek için küçücük dükkanı birbirine kattıkları ana ışınlanıyorum. orta bir ya da ikideyim. milli eğitim kitapları o zaman cağaloğlu'ndan alınırdı. son yaz güneşinde yorulup yemeğe oturmuştuk. kıyamette o zaman kopmuştu. yemek sonrası verilen kaynar çayı gırtlağını yakarcasına bir dikişte içmişti babam. ahmet amca olaya uyanana kadar babam kasanın dar koridoruna girmişti bile. lakin eski güreşçi ahmet amca sol elini aslan pençesi gibi kullanıp "valla olmaz iskender" diyerek babamı ekseni etrafında iki tur döndürmüştü. babam da boş değil. aşağı yukarı aynı boydalar. zamanında inşaatta yaptığı kasları konuşturuyor. öne geçip kasaya varan ahmet amcanın belinden tutup geriye atıyor. esnaf şaşkın ve korku içinde. yapmayın abiler, ayıp oluyor diye söyleniyor. ama bizimkiler trans halindeler. duymuyorlar adamcağızı. ben de ne yapacağımı bilmez durumda, film izler gibi onları seyrediyorum. alman hesabı daha o zaman türkiye'ye gelmemiş. hoş gelse de bize ko'maz. türküz, anadolu'yuz. kadirşinasız. kırk yılın başında bir dostumuza da yemek ısmarlayacak mıyız?
babamın şansızlığı cebindeki paranın bütün olmasıydı. esnaf bozuk parasını olmadığına yemin edince ancak ikna oldu. ahmet amca enflasyon farkıyla kazanmıştı mücadeleyi..
buradaki hesap mücadelesini ise; esmer, orta boylu bej montlu kadın, beriki çantasında kartını bulanan dek cebinde hazır tuttuğu iki yüzlükle kazandı. kumral,  pembe kemik gözlüklü kadın "ama bu hiç olmadı nezaket, sen benim misafirim sayılırsın" diye söylenerek ve mutsuz ayrılırken. nezaket "ne misafiri ayol alt tarafı beşiktaş'tan geldim" dedi gülerek. 
...
hesapçı kadınlarla birlikte güneş de terk edince mekanı. daha fazla durmanın bir esprisi kalmadı. yarım kalan çayımı ahmed arif'in 11 eylül 1954 tarihli mektubuyla beraber bitirip kasaya yanaştım. az önceki hesap mücadelesi aklıma geldi. gülümsedim. kasadaki görevli, üzerine alındı. gülerek afiyet olsun efendim dedi. ben arkamdan birinin gelip kolumdan çekerek hesabı ödemek istemesini boş yere bekledim!
.