bu-günlük no: 4 - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

bu-günlük no: 4





sabah. mesaiden bir saat kadar önce. üç kadın. üç ayrı yaşta. üç ayrı saç renginde. dakikalar içinde aynı yoldan tuna nehri gibi üç farklı kola ayrıldılar. ya da zihninizde canlandırmak için eyfel kulesini hayal edin. sonra kulenin sola doğru yavaşça ama tamamen yere yattığını düşünün. öyle uzun, öyle ayrık bir üç yol ağzı ofisimizin önüne serilmiş yatıyor kaç zamandır.
.

1
önce, kulenin uç kısmını gösteren yola yani kamera açısının sol tarafına doğru yürüyen, siyahlar içinde bir kadın girdi kadraja. siyah olmayan tek unsuru, sol omzundan göğsüne saldığı uzun, kumral saçlarıydı. onun dışında blazer ceketi, ceketin içindeki gömleği, kumaş pantolonu ve elbette ayakkabıları siyahtı. nasıl unuttum. sağ omzunda asılı duran, ne çok büyük ne çok küçük olan kibar ve şık çantası da siyahtı. adımları ağır ve telaşssız. duruşu mağrurdu. sol eli cebinde, biraz podyumda gibi. burnu yukarıya dönük, biraz isyankardı. sanki kulağında ben deniz'in 'satmışım bu dünyanın anasını babasını' şarkısı çalıyordu. öyle bir boşvermişlik. öyle bir hoyratlık. ama gözlerinde, ama bakışlarında büyüleyen bir farkındalık taşıyordu. otuz sekizine bu sabah basmış gibi yürüyordu. ikinci kattaki ofisimizin önünden yaz mevsimi gibi ağır ağır geçti. sonra önce sola, ardından sağa bakıp yolun karşısına geçti. aynı rahatlık ve özgüvenle çaprazımızdaki özel okula girdi. 
..

2
bir iki dakika sonra siyahlı kadının geçtiği yoldan, ama onun tersi istikamette kulenin sol ayağına doğru başka bir kadın yürümeye başladı. siyahlı kadının aksine rengârenkti giysileri. ve adımları aceleciydi. sarıya yakın, kısa dalgalı saçlarının altına kondurduğu çilek renkli uzun gömleğini, yeşil kapri pantolonunun üzerine salmış, kırmızı spor ayakkabıları ve sırtındaki mor çantasıyla bir yere yetişmeye çalışıyor gibiydi. ama otobüs durağına değil. evlerin çoğunlukta olduğu dar bir sokağa yöneldi. sanırım dün gece nöbetteydi. ve uykuya koşuyordu böyle telaşla. belki de henüz üç yaşında bir oğlu vardı. onu binlerce kez koklayıp yanında uyumak istiyordu. çok aceleci ve çok renkliydi.
...

3
renkli kadının belki otuz saniye, belki yüz metre gerisinden yirmi dört-yirmi beş yaşlarında esmer bir kadın girdi bu kez kadraja. renkli kadınla aynı yönde fakat kulenin sağ ayağına doğru, otobüs durağının olduğu bölgeye hızlı adımlarla ilerliyordu. işe yetişmeye çalışıyordu belli. bir yandan da evden telaşla çıktığı için üstüne başına çeki düzen vermeye çalışıyordu. sol eliyle, siyaha yakın lacivert gömleğinin içine giydiği body tişörtünü çekiştirken sağ elinde çağla yeşili kılıfı olan cep telefonunu sıkı sıkıya tutuyordu. koyu laci, dar kot pantolonunun altına giydiği sandalet tarzı yazlık ayakkabılar daha hızlı yol almasını engelliyordu. ama otobüse yetişecekti. çünkü durak 150 metre ilerideydi ve otobüsün gelmesine daha beş dakika vardı. belki otobüse binmeden, durağın önündeki pastaneden zeytinli veya kaşarlı poğaça almak için bu kadar acele ediyordu. belki çalıştığı mağazanın müdürü huysuzdu. mesaiden on beş dakika önce herkesi işinin başında istiyordu. işe yeni başlamıştı. tedirginliği ve telaşı bu yüzden olabilirdi. aslında müdür hariç insanlarla iletişimi seviyordu. onlara giyecekleri kıyafetlerde yön vermeyi, yardımcı olmayı içinden gelerek yapıyordu. huysuz müdür yüzünden işini kaybetmek istemiyordu. ne var ki bu hattaki otobüslere de güven olmuyordu.  yaşanmamış bir şey değil ya otobüs zamanından önce gelirse diye endişe ediyor ve bu yüzden acele ediyordu belki de. nitekim durağa yirmi metre kala koşmaya başladı. köşede gözden kayboldu. beş on saniye sonra da kadıköy'e inen otobüs gözüktü. poğaça alamadı belki ama en azından otobüse yetişmişti. onunla birlikte ben de derin bir nefes aldım sanki.
........
.....
sonra...
mesainin başlamasına az bir vakit kala..
üç adam. üç farklı kiloda. üç farklı karakterde. biri kel, biri şişman. öteki çok uzun boylu ve bej montlu. mesai öncesi son sigaralarını içip sohbet ediyorlar. gerilen yüz hatlarından gündemin ilk sırasında hayat pahalılığının olduğu anlaşılıyor. ikinci sırada 'ne olacak bu fenerin hali' geyiği ve nihayet akşamki dizinin kritiği. sakin sakin günlük rutinlerini gerçekleştiriyorlar. nerdeyse her sabah aynı saatlerde görüyorum onları. fabrika otoparkının önünde, bel hizasındaki demir parmaklıklı duvarın dibinde. önce sarı tişörtlü, orta boylu kel adam ile şişman, beyaz gömlekli kırklı yaşlardaki bıyıklı adam şirket aracıyla beraber geldiler. uzun boylu, bej montlu otobüsle geldi. sekizi yirmi geçe ilk sigaralarını yakıp günün ilk pahalılık yakınmalarını yapıyorlar şimdi. elli beş yaşlarındaki kel adam aslında emekli. üç çocuğu var. büyük oğlu evli. bir çocuklu. kızı üniversitede okuyor. küçük oğlu lisede. evleri kira. çalışmaktan başka çarem yok diyor. oğlu işsiz, bir işte sebat etmiyor. mecbur ona da yardım ediyor. şişman adam kırk üçünde. sigorta primi ve yılı dolmuş. eyt çıkmasını bekliyor. eyt çıksın memlekte göçeceğim, buralar yaşanmaz oldu artık diyor. 
onlar konuşurken, siyah panelvan minibüsle bir kısım idari personel geldi. üç kadın, dört adam indi. sigaracılara kimi günaydın dedi kimi selamün aleyküm. uykusunu alamadan direk masasına gidenler hiç bir şey söylemedi. 
o sırada yolun karşısında siyah tişörtlü, açık mavi renk kotlu otuzlarında kumral bir adam, sol elinde birer kilo domates ve salatalık poşeti, sağ elinde çay,şeker, iki ekmek ve muhtemelen beyaz peynir poşetiyle siyahlı kadının sabah girdiği okula yöneldi. ardından telefonum çaldı. pencerenin uzağından ama yine pencerenin dışına bakarak patronun aylık rapor isteklerini dinler gibi yapıyordum. ve başkalarının olası hayatını izleyip üzerine tahminler, analizler yaparken kendi hayatımın bu kadar dağınık, bu kadar yılgın olmasını garip ve kusurlu buluyordum.
.