mamamuso - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

mamamuso



uzakta, sisler ardında güçlükle seçilen yük gemilerine bakıp sildiğim yazılarım için pişmanlık duyuyorum şimdi. kökünden silmeyip kendime saklasaydım bari diyorum. ve pişmanlığımı dinlediğim afrikan müziğine uydurmaya çalışıyormuşum gibi bir his de var içimde. bir de sona jobarteh, rüzgar ve güneş bir arada. gözlerimi kapatınca hissettiğim duyguyu tarif edemem. pişmanlık ve hüzün var evet ama içimde bir yerlerdeki çatlaklardan sızan bir parça huzurla karışmış mutlanma hissi de var. çocukluğum güz serinliği var. babam var. tabi ki; hafızla ve fiko da var. beyaz yakalı siyah önlüklerimiz var. yerli malı yurdun malı haftasındaki portakal kokusu var. keza semt pazarında soğuk su satan, sınıfın bütün erkeklerinin aşık olduğu kızı uzaktan seven, tingir’in şeftali ağaçlarına tırmanıp onun attığı taşla kafası yarılan, lise stajındaki fabrika dönüşü balık istifi dolmuşun açık kapısından yuvarlanan, attığı son penaltıyla karşı mahallenin yenilmezliğine son veren takımın kaptanı ve matematiği berbat sosyal bilgileri muhteşem olan çocuk var. ve daha bir çok şey var. ama ve yine de ne olursa olsun, utanma duygusunu kaybetmemeli insan diye düşünüyorum. sevgili konfüçyüs'le burada ayrılıyorum! umuttan ziyade utanma duygusunu kaybederse bir insan her türlü kötülüğe açık hale gelir diye düşünüyorum. 
şimdi iyi kim, kötü neye denir? herkesin tanımı kendine göredir, farklı olabilir. elbette tartışılır. tartışılmayacak olan, eylemleriyle herkesten önce kendisine ve başkalarına zarar verip incitiyorsa insan ne kadar iyi olabilir. bunun bir derecesi, ayarı var mıdır? yahut saf iyilik ya da saf kötülük var mıdır? karamazov kardeşler’de ne diyor fyodor mihayloviç dostoyevski; “çoğu zaman insanlar -hatta caniler bile- haklarında verdiğimiz yargılardan çok daha saf, temiz ruhlu olurlar. biz de öyleyiz.”
bence de öyleyiz. yargılamadan önce kendi kapımızın önünü süpürmeliyiz sanırım. bazen kendisi bile bilmezken, tanımazken kendini o insanlar hakkında çok kolay yargıya varıyoruz. sen şöylesin, böylesin diye kesin hükümler veriyoruz.
dostlar, romalılar! 
bunları niye anlattım? kimseye ders vermek değil niyetim. bilakis yazarak kendi doğrumu bulmaya çalışıyorum. doğrusu bu ya; yazıya başlarken söylemek istediklerim bunlar değildi hatta hatta ne diyeceğimi de bilmiyordum. sadece eski yazılarımı sildiğim için üzülüyordum. sonra işte; sevgili sona hanım, rüzgar ve güneş ve eylül kokusu beni bu noktaya getirdi. ama salt yakın geçmişi değil misal iki bin on beş yılında sildiklerim için de çok pişmanım. çok fazla içe dönük yazılardı. bazılarını sevmiştim de. şimdi o yıllar hakkında genel geçer fikrim var. ama dönüp de hissettiklerimi bulma şansım yok. bundan sonra bunun olmasına izin vermek istemiyorum. şahitler ve siz sevgili seksen üç.... olduk mu? evet arkadaşlarımın uyarısı üzerine seksenüçmilyonaltyüzondört bin kayıtlı insanın huzurunda söz vermek istiyorum. bir daha yazı silen fenerli olsun! duraktaki son otobüsü kaçırsın. koşarken spor ayakkabı içindeki çorabı delinip içinden sağ ayak baş parmağı çıkıp rahatsız etsin. daha nasıl büyük yemin edebilirim bilmiyorum. şimdi izninizle uzaktaki gemilere bakıp eski yazılarımı, yazgılarımı özleyeceğim.
.