28 Ağustos 2012

iteration

aptalca olduğunu düşündüğüm halde bazı şeyleri yapmaya devam ediyorum. misal her yaz olduğu gibi bu yaz da bol bol güneşleniyorum. uzmanlara kulak asıyorum ama. sabah ondan önce akşam dörtten sonra. tatil demek çünkü kızgın kum ve serin su. üçlemenin hipotenüsü elbette ki güneş. o yüzden üç şarkıda bir yaprak döner kıvamında güneşe karşı pozisyonumu değiştiriyorum. sıla ve indila  değişime denk gelince anlamsızca ve salakça seviniyorum. sonra da bu düşündüklerimi unutmamak için hemen defter ve kalemime sarılıyorum.aslında üç saatlik uyku ile pazartesinin yedisinde yola çıkarken  "tatil değil lan bu düpedüz eziyet" klasiğini  dillendirmeye ramak kala başka bir manasızlık hücum etti zihni sinirime.
bizi otogara götürecek servisi bekliyordum. ama öte yandan  hayatın orta yerinde duruyordum öylece. neyi beklediğimi yahut neyi aradığımı bilmiyordum. o an bildiğim tek şey adına hayat dediğimiz olgunun ruhumda bıraktığı kekremsi tattı. öyle duruyordum işte, ortada. bazen de savruluyordum savunmasız bir eylül yaprağı gibi. sonra tekrar ortada ve sonra yine kenarda. yaptığımın ya da söylediğimin hiç bir amacı ve anlamı yoktu. seviyesiz bir boşluktu sadece içimde-ki..

..batıya doğru gittikçe ve vakit biraz daha geçtikçe önce termometrenin sıcaklık göstergesi arttı. sonra fm radyolar çek-il-mez oldu. mecbur mp3 çalara yüklendim, elimdeki kitap ilk defa bu kadar akıcı gidiyordu ki, o şarkı çalmaya başladı. ben durdum. hayat durdu. kitabı, telefonu ve düşüncelerimi bir yanıma bıraktım. sabah yazmak isteyip de bir türlü söyleyemediğim mektuplar dolusu cümleyi saklandıkları yerden bulup çıkarmak şöyle etraflıca kusmak istedim.
bulamadım...
muavinden su istedim.
sonra önündeki koltuk arkası televizyona baktım. şehirlerarası otobüslerin o bilindik, kötü seslendirmeli, ucuz filmlerinden biri oynuyordu. yeni bir iş, yeni bir yer, yeni bir hayat peşindeydi genç bir adam. hah dedim kendime; acaba bu muydu istediğim? sahil kasabası olmasına gerek yoktu yahut orman içinde ağaç bir kulübeye. kimsenin beni tanımadığı, benim kimseyi bilmediğim bir yerde herhangi bir iş tutturacaktım. ve orada yaşadıklarımı yine burada yazacaktım. en yalın ve gerçek haliyle.

17 Ağustos 2012

yalnızlık ömür boyu

mazhar fuat özkan'ın sesi inşaat işçilerinin kardığı harcın sesine karışıyor. sıcak yine. ama dürüst olalım. temmuza nazaran daha iyice şimdi. kapı ve pencere bu yüzden ardına kadar açık. dört gündür klimayı açmıyorum. ve yapmadığım bir sürü şey var. canım çok sıkılıyor çünkü. umursamaz gibi davranıyorum. televizyonu açıp radyo dinliyorum. en çok radyo eksen. bazen joy türk. uyumak istediğimde ise radyo voyage dinliyorum.
kitap okuyamıyorum hâlâ. film de izleyemiyorum. okuyup izlemek istediklerimi not almakla yetiniyorum şimdilik. an geliyor yapılması gereken onlarca şey sıralıyorum aklımdan bir bir. hepsini karıştırıp birbirine, unutuyorum sonra. iyi gelir diye bulmaca çözüyorum. kare bulmaca. fakat soldan sağa onbirinci soruda ondan da sıkılıyorum. en fazla onbeşinci soruya kadar gelebildim şimdiye kadar. yukarıdan aşağılar da farklı değil. daha kötü hatta. sekizinci soruda pes ediyorum.
beklediğim biri veya bir şey yok artık. sadece zaman hızlıca akıp geçsin ve varacağı yere varsın istiyorum..... nasılsa çağırdıkları mülakata gitmiyorum diye artık iş ilanlarına da bakmıyorum. yaz aylarını sevmezdim lakin 2012 yazı gelmiş, geçmiş ve gelmesi beklenen tüm yazları şimdiden siyaha bürüdü bile. nefret ediyorum artık mevsimden. denizmiş kummuş güneşmiş, hepsine aloha. bana bi tek sonbaharımı verin gerisi sizin olsun. zira yaz geldi mi ota boka tadilat yaptıran emekli apartman yöneticileri yüzünden rüyalarım matkap ve bilimum inşaat gereçlerinin sesleri ile dolu artık. darbeli , darbesiz. ve vıcık vıcık nem dolu gecelerin hatırası silinmedi daha. üstüne bir de yaz hastalığı. karnımda sıcak su torbası, kanguru gibi dolaşıyorum iki gündür evin içinde. karın ağrısına iyi geldiğini duymuştum. doğruymuş. hafifledi sanki biraz.
yazmıyorsun dediler. ne yazıp, ne anlatayım? kendimden başka bildiğim, anlatacak bir şeyim yok ki. hiç bir zaman iyi bir fıkra anlatıcısı olamadım. zaten dinlediğim en güzel fıkraları hep saniyesinde unuttum. hikaye de anlatamam. bir ben varım. benden hem içeru hem dışarı. hepsi bu.

.
mfö - yalnızlık ömür boyu
.

10 Ağustos 2012

klişe

çok kalm'ycam bi bakıp çık'ıcam dedim kalbime; sevdiğim gelmiş mi diye? gelmedi ama yakında eylül gelecek, gel otur soluklan biraz muhabbet ederiz hem dedi ve çok yalnızım olm diye gereksiz yere uzattı lafı duygusal herif. yok dedim eylül gelir geçer ama hüznüm baki kalır benim. hem sevdiğim yoksa yanımda neye yarar güz yağmurları. peki o vakit; bir türk, bir ingiliz, bir alman fıkrası anlatsam yine de oynamaz mısın benimle dedi. bülent ortaçgil'in yeri ayrı ama hepsi için yeterince vaktim yok sen kutumuzu aç en iyisi dedim sinirli sinirli. bir mektup bir de çengel bulmaca vardı kutuda. ama acun yoktu. çünkü eski adıyla inter stara geçmişti ve malı çenemizi çok yormuştu vakti zamanında. sağlık olsun deyip nefeslenmek için nazım hikmete türk kahvesi içmeye gittim top patladıktan bir süre sonra. ama afyonum geç patladı ve ben türk kahvesi sevmezdim. ilk anda niteliği belirsiz  malzeme veya malzemeler sayesinde amacım kısa sürede anlaşıldı. tek şeker, biraz süt, bir kaşık nescafe. hayat, ne garip. kahvedekilere elimdeki çengel bulmacayı gösterdim. fotoğraftaki sanatçı benim sevdiğim olur, tanıyor musunuz, göreniniz var mı? kimi dudak büktü , kimi bilmiyorum der gibi ellerini iki yana açtı ama kimse konuşmadı ocaktaki çaycıdan başka. hey dostum fotoğraftaki sanatçı hamili yakınımdan daha yakındır o'na iyi bak, tanıyor musun diyerek filmlerden öğrendiğim kadarı ile gıcır bi yüzlüğü tezgahın altına belli belirsiz iteledim. ayıp ediyorsun ağbi ben öyle bir insan mıyım dedi. elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordum. çünkü bana seni gerek seniydi. ama ve neden sonra seninki çöllere düştü dedi içimden başka bir organ. fakat nasıl olurdu. hani teşbihte hata olmazdı. o leyla, ben mecnunsam çöllere giden ben olmalıydım. devir değişti bayım, artık kızlar teklif ediyor üniversitede dedi ekşi sözlükten biri. çaresiz eğdim başımı önüme ve masumiyet'in bekir'i formatında yürürken ağır ağır elimdeki mektubu farkettim. telaşla okumaya başladım. "sen bu mektubu okuduğunda ben çok.... " devamını okuyamadım zira o sırada üç ila sekiz kuvvetinde esen karayel aldı götürdü o'nu benden uzaklara. peki ama mektuptaki "çok"....neydi? düşünemiyordum. iyilik mi, dostluk mu yoksa emek miydi? yahut çok sevgili annesine mi gitmişti ya da çok eskilerden tanıdığı felsefe hocasına akıl danışmaya mı? sıcaklık hissedilir derecede artarken elimdeki ve fotoğraftaki senle oracıkta öylece kalakalmıştım evinden çok uzaklarda yalnız bir adam olarak. düşünüyordum.öyleyse vardım. ama sen yoktun. kalıplaşmış tüm cümleler adına yemin ederim ki seni bulacağım.seni bulacağım. bir gün mutlaka. ama şimdi çıkmam lazım sevgilim. bana ayrılan sürenin sonuna geldim zira.her neredeysen kendine çook iyi davran.sakın hasta olayım deme bebeğim. haydi hasta la vista.
.
ayşegül aldinç-beni hatırla
.

8 Ağustos 2012

duymak istiyorum

bazı şarkılar yakıyor insanın içini. hayır ille de anılar değil sebep buna. ama işte o duygu, söz ya da müzik yakalamaya görsün bir kez, duvardan duvara meksika halısı gibi yere seriyor insanı.

hep böyle oluyor. en karamsar, en hüzünbaz anlarda yazma histerim başlıyor. aynı şeyler olmasın istiyorum. tekrar ve tekrar. tutuyorum kendimi. ama dayanamıyorum.
yazıyorum...

ben de isterim güzel şeylerden bahsedeyim. çiçek, böcek, sahil ve kumsaldan yana tavır koyayım. hayat bayram olsa, insanlar el ele tutuşsa diyeyim. sonra fırıncı küreğinden hallice ayaklarımı instagram olmasa bile windows resim görüntüleyici vasıtası ile paylaşayım. ama...
ama işte...
sonbahar filmini seyretmemiş olsaydık belki...
" abisi n'palım. hayattan bizim payımıza da bu düştü..."

ve evet hayat devam ediyor yalanı var tabi bir de. aslında hepimiz facia haberi verdikten sonra şarkı söyleyen sunucu gibiyiz. kendini bile kandırmayı beceremeyen. twitter mastürbatörleri falan. mevzu derin. hülasa-ı kelam az biraz delikanlı olalım. sükûnet. samimiyet. insaniyet.
hayır, sinirli falan değilim. ne münasebet. nerdeyim. ne yapıyorum. burada amacım ne diye soruyorum kendime sadece!
cemali - duymak istiyorum şarkısı eşliğinde yazdım tüm bunları.
belki de o yüzden....

sonra işte akşam balkonunda, siyah sıfırkol gömlek, beyaz etek ve haddinden yüksek topuklarla sizi gördüm sayın hanımefenedi. lakin gözlerinizi göremedim. az önce bizim sokaktan geçtiniz.
ne kadar naiftiniz.

fakat aynı sokakta tartışan çift çok çirkindiniz.
ayıpladım sizi.

bu balkonda ekmek var doktor! birazını kuşlara bırakmalıyım.

son tahlilde şu yukarıda fotoğrafı görülen yerde geçirebilirim kalan ömrümü.

yazmadığım çok şey var daha.