24 Eylül 2009

perhaps

niye böyledir insanoğlu? yahut böyleyim, böyleyiz, böyleler. şu güzelim an'ın tadını çıkarmak varken nedir bu kaybetme korkusu? bu telaş. bu hız. bu cambazlıklar? halbu ki hayatta her şeyin başlayıp bittiğini hatta hayatın kendisinin böyle olduğu bir dünya da bu sonlanışı da niye kabul etmek istemez? neden zorlaştırır zindan eder hayatı kendine? oysa ki yazarın dediği gibi basit yaşayacaksın; susayınca su içecek kadar basit, sevince lafı dolandırmadan söylediğin seni seviyorum gibi. diyebilmeli, yaşayabilmeli insan. perhaps..

ama yeni maarif yılının açılış günü nedeniyle saat on üçe kadar beleş olan körüklü otobüste güneş gözlükleri yüzüne hiç yakışmayan elemana da bu gerçek söylenmez şimdi basit yaşamak adına değil mi? ama mesela şu mel gibson'ın kadınlar ne ister filmdeki gibi düşünce okuma mekanizması olsaydı öğrenirdi o eleman. kim bilir belki o da benimkileri beğenmemiştir. koca körüklüde güneş gözlüklü iki eleman bizdik. normalde sanki kuralmış gibi dikkat ederdim böyle şeylere. kapalı mekanda güneş gözlüğümü çıkarır şemsiyemi kapatırdım. bugün aykırı olasım geldi nedense kendime!

evet belki bir süredir yazmıyordum ama insanları gözlemleme işine aralıksız devam ediyordum milli bir görev gibi. hoş sen istesen de istemesen de göze batıyorlar zaten. misal kazık yutmuş gibi dik duran ama kalçalardan değil de omuzlardan şanzıman yapıp salınan ablayı mutlak yazmalıyım gibi bir histeriye kapıldım nedense evlenme dairesinin önünden geçerken. bence abededeki türk-usa korumalarının itişmesinden daha ilginçti. yahut bir katil zanlısının anlatımı dakikalar süren sucuk-ekmek macerasından. ama burada verilmesi gereken en önemli mesaj eğitim yılının açıldığı bu mübarek günde şu olmalı kanımca; okullarda çocuklara alfabeden önce saygı, sevginin yanısıra belediye reisinin sıklıkla binmeyi salık verdiği toplu taşıma araçlarında ne şekilde davranılacağı ilk ders olarak öğretilmeli. misal adım attığın yerdeki ilk direğe sarılmayıp ya da mohawk kabilesi gibi şoförün başında bekleşmemelerini en arkaya doğru ilerlemenin bir vatandaşlık görevi olduğu örneklerle, slaytlarla anlatılmalı. okuyup okutulmalı. hem ne demiş atalarımız. yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı. evet.

uzatmayalım. otobüsten inip bankaları yine zengin ettikten sonra her zamanki güzergahla her zamanki kitapçıya uğramadan olmazdı. ama yemin ederim bu sefer çok dirayetli davrandım. cebimdeki son parayı kitaba yatırmadım bugün. kendimle gurur duydum. cimrilikle tabiki de alakası yok. bir güç gösteriydi bu. benim yine bana olan gövde gösterimdi! yahut içimdeki canavara. oyuncak arsızı çocuklar gibi her girdiğim kitapçıdan aldığım ama okumadığım kitaplar dağ olmasa da küçük bir tepe oluşturmuştu. söz vermiştim kendime ağlamayacaktım bir , eskilerini bitirmeden yeni kitap almayacaktım üç. evet ikiyi unuttuk arada değil mi? işin kötüsü harbiden unuttum.
ama işte önce birikmişleri bitirmeliydim... lakin teoride çok güzel duran bu fikir uygulamada zor anlar yaşattı benliğime... kitaplar arasında dolaşırken zor tuttum kendimi.. adamlar işi biliyor. tuğla diyorlardı ama aslında ytong büyüklüğündeki dan brown üçlemesinin geçirdiği evrimi görünce teknolojiye bir kez daha biat ettim! ne eziyet çekmiştim bu ytongları okumak için zamanında. şimdi öyle mi! yine kalınlık tuğla ama ebat lokum kutusu. adamlar yapmış!

ve yine çok güzel okunası al benili kitaplar vardı. misal şu meşhur pembe kapaklıyı almamak için zor tuttum kendimi. gri oldu demişlerdi kapak ama renkler bozmaz bizi. ilim irfan öğreneceğiz sonuçta. keza saatleri ayarlama enstitüsünü az daha alıyordum bir anlık gaflet anımda. çünkü geçen seferkinden daha okunası geldi gözüme. ama sözüm vardı hakim olacaktım içimdeki canavara. o yüzden herkes alıcı gözüyle hız yaparken ben dur kalk yapıyordum kitapcıda.
sadık yalsızuçanlar'dan tezer özlü'ye, ayfer tunç'tan yusuf atılgan'a dolaştık bir dolu kitaplar arasında. gizli bir aşk bu'yu gördüm. bir kaç aforizmasını yeniden okudum gizli gizli... "ben seni hikaye dinler gibi sevmiştim be" de yine bir tuhaf oldum. bir ara niyeyse psikopat'ı aldım elime parfümün dansı ile birlikte. ikisini de geri bıraktım aylak adam'ı özlemişim çünkü. hasret giderdik bir nevi.
yukarı tuvalete çıktım. bu mücadelemi yazayım bugün dedim ve o ara inanılmaz şekilde kitap alma ve nazım hikmet'de kahve eşliğinde höpürdetme fikri geçti. bu mücadelemi ve nasıl yenildiğimi de yazarım o zaman dedim. indim aşağıya. ama ilginçtir mücadele yeniden başladı şartlanmış pavlov'un iti gibim. o zaman dedim baygınlık yok direniş var. mithad'ın onuru müsrifliği yenecek ve gündoğdu kitapçılara dayandık ama eldekiler bitmeden satın almadık gibi sloganlarla mücadelemin giriş gelişme ve sonuç bölümlerimi de eklemeliyim o halde dedim.
öyle yani.

son tahlilde güzel insan sen perhaps dedin ama ben en çok juanes'in la camisa negra'sını sevdim baştan söyleyim. şu an üçyüzkırküçüncü tekrarda vinampta!
evet.

ciao.

juanes - la camisa negra