31 Mayıs 2016 Salı

güneş koçum olur musun?

şimdi beni cayır cayır yakan güneşin yönünü otururken niye hesap etmedim ki acaba? oysa her zamanki akşam güneşi, her zamanki saat ve her zamanki otobüstü. belki beni çok rahatsız etmediğinden belki yeni nesil otobüs teknolojisine kayıtsız şartsız güvenim ya da ve belki bazı şeyleri bastırma duygusu yüzünden olabilir. sonuçta toplu taşıma araçlarında güneşin yönünü hesap etmeden koltuğa oturmayan bir neslin devamıyız. okuma-yazmadan sonra ilk öğrendiğimiz hayat dersi -özellikle yaz bahar aylarında- toplu taşıma araçlarında güneşin geldiği istikametin aksi yönündeki koltuklara oturmaktı. tabi ve sadece ilk oturduğunuz andaki pozisyonunuzu değil bindiğiniz aracın dönüşlerini de hesap etmeniz gerekirdi. işte bu ahval ve şeraitlerde en verimli yazlarımı otobüs ve trenlerin güneş alan pencerelerini hesap etmekle geçirdim. bir de işte şu lanet olasıca havuz problemleri vardı. matematiğim sıfır, coğrafyam iç güveysinden hallice oldu her daim. hani diyorum bir gün psikologa gidersem şayet o sormadan çocukluk travmalarım olarak ilk bu mevzuları anlatacağım. 
sanırım bir kaç seans karşılığı hem nakit hem vakit avantajım olabilir böylece. evet böyle söyleyeceğim. matematiğim sıfır dediysem sıfırın altında da değil elbet. görüldüğü üzere tek başıma para hesabını yapabiliyorum çok şükür. 
hem para hesabı derken bu memlekette ve bilhassa istanbul'da para kazanmak çok zor değil aslında. geçenlerde bir gazetenin pazar ekinde "eşeğimi kaybettim buldurur musun koçluğu" hakkında bir makale okudum küçük dilim yetmedi damağımı yuttum şerefsizim. memleket koçtan geçilmiyor mübarek. para koçu, ilişki koçu, nefes koçu, spor koçu, yönetici koçu, sınav koçu, kariyer koçu, beslenme koçu, doğum koçu, kanser koçu ve ismini sayamayacağım -unuttuğum koçlar affetsin- bir dolu koç oğlu koç. elbetteki koçların günahı yok alan ve satan razıysa banane. ama ve aslında olay biraz da televizyon programlarındaki tavuk-yumurta denklemi gibi "halk izliyor kardeşimin" zıt anlamlısı "ne verirseniz onu alır halk" meselesi gibi. her gün artan trafik çilesi, bitmeyen gürültü ve kirliliği, dinmeyen betonlaşma sevdası, hormonlu gıdalarımız ve tabi ki saygısız bir toplum oluşumuzdan mütevellit ruhsal ve bedensel olarak sağlıklı kalmak mümkün mü?
işbu bozulan dengeler yüzünden açılan çatlakları da birileri dolduracaktır elbet. mandıra filozofu olmaktan ya da bu hayalle ölmekten başka seçenek göremiyorum maalesef. hani ve yine de ölmeden diyorum ki; şöyle hesaplı ve işini bilen bir güneş koçu yok mu aramızda. elli derece asfaltta pişen yumurta gibi oldum şerefsizim.

.
night bird-mad world

30 Mayıs 2016 Pazartesi

sen kaybettin

bir belediye otobüsü şoförünü daha şikayet ettim. bir bok olacağından değil ama ya olursa! 
gün geçtikçe, yaş aldıkça bizimkiler dizisindeki şu huysuz yöneticiye dönüştüğümü hissediyorum. neydi adı ?
cemil? 
yok o sarhoş olandı. cafer kapıcı olan.... 
hah buldum sabri beydi adı.
huysuzlanıp huzursuzlanıyorum, haklı mazeretlerim var çünkü. 
istanbul, kalabalık, gürültü, zorundalıklar, sıcak, sonra haziran falan. yazmak için de var elbet bir sebebim. çünkü ve zira kitap okuyamıyorum. 
söylemiştim. çantamda ağırlık yapmaktan başka işe yaramıyorlar. üstelik bugün ayfer hanım misafirim. ki en sevdiğim yazarlardandır ayfer tunç. bütün hikaye kitaplarını okudum. lakin romanlarıyla sorunum var. bitmiyorlar. şu an elimdeki bir deliler evi de onlardan biri.  
oysa 2014 yazında beraber kuzey ege'ye bile gitmiştik. mutlu mesut, mır mır mır okunurken bir sabah ansızın bastıran yaz sağanağında verandada baştan aşağı ıslanmıştı. buna rağmen  saç kurutma makinası ile kurutup okumaya devam etmiş  fakat fazla uzağa gidememiştim. sonraları ara ara devam etmiş ama yine de bitirememiştim.
.
şimdi işte bugün kaldığım yerden devam etmek istedim. okuyamadım. telefonumdaki müziğin ses ayarını tehlikeli boyuta, önce sarıya yetmedi kırmızıya çıkardım. çünkü ben deniz'in sesine ayrı hastayım. tüm çıplaklığı ve netliğiyle dinlemeliyim bu sesi. sağır olasıya seviyorum. ben deniz billur sesiyle "sen kaybettin" derken kitap arka planda kaldı. sonra bir kadın oturdu yanıma. iki ağır çantasını ayak ucumuza koydu. sınırları zorlayan basenleriyle bir sağ, bir sol yaparak koltuğa yerleşmeye çalıştı. emin olduktan sonra kırmızı el çantasını açtı. içinden bir telefon, bir kağıt parçası çıkardı. bir müddet tırnaklarını yedi. biraz telefonunu, biraz kafamı karıştırdı.  biraz benim kenarında oturduğum camdan dışarıyı, biraz beni izledi. bir şey soracak gibi oldu. vazgeçti. sanırım kulaklıklarımı bahane etti. şoföre baktı. sonra tavandaki elektronik tabeladan durakları saydı. telaşlandı. inecek gibi oldu. inmedi. tekrar soracak gibi oldu. sormadı. bu hengamede ben kitabı okuyacak gibi oldum. okuyamadım. 

29 Mayıs 2016 Pazar

just a friend of mine

buğulu sesine meftun olduğum dani'nin nağmelerinde bir moral, bir çıkış yolu arıyorum. önceki hissettiklerime benzer bir heyecan. bir umut.
belki çare olurlar diye bahariye'yi, piraye cafe'yi, balıkçılar çarşısı'nı, sahafları ve nihayet hayyam çay evi'ni derdime katık ettim. ama ve ne yazık ki makus talihim değişmedi..
.
ikibinonbir kasımında tutulmuştum ilk kez böyle bir manasızlığa. şimdi o tarihteki duygular içersinde, zaman yolculuğuna çıkmışçasına, tarihin tekerrür eden sayfasının sondan üçüncü satırı gibiyim.
bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum. insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum şimdi. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. en çok çay içmeyi sevdim bu hayatta. bilirsin. bir de kuşları. ve vaya con dios'u. gerisi hep teferruat sevgilim, hep teferru...
.
hayyam çay evi'nde kâh insanları izliyor kâh bu satırları yazıyorum şimdi. çay evinin sahibi değişmiş ama çayın kalitesi aynı. güneşi zaten ve her zamanki gibi muhteşem.
.
sonra kırmızı spor çantasıyla genç bir kadın geldi. hemen yan tarafıma oturdu. bu hikayenin parçası olacağından habersiz garsona; "buranın ismi ne diye?" sordu. "hayyam" dedi garson. kadın anlamadı ve bir kez daha sordu. "hay-yam çay evi" diye heceledi bu sefer sakallı garson. "güzelmiş" ismi dedi. garson kibarca gülümsedi. benim önümdeki boş çay bardağını alıp içeriye yöneldi.
.
geçen bahar 20 adet kartpostal satın aldığım beyaz saçlı, siyah kazak ve pantalonlu antikacı tam karşımda, sokağın köşesinde yaklaşık yirmi dakikadır özenle diziyor satışa sunacağı antika ve eskileri. arada bir o'nu izliyorum. işini bitirince yanına gidip işe yarar bir şey var mı bakacağım. belki yeni kartpostallar gelmiştir. kim bilir?
.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

amca diyorlar bana

tuhaf. yazma isteğimin bu kadar köreleceğini hiç düşünmemiştim. okuma ile arama zaman zaman mesafeler hep girmişti. ve buna alışmıştım. ama yazma eylemimim kendi gözümde bu kadar değersizleşmesi. bana bu kadar uzak kalması. bilemiyorum. buna alışmak işte sevmekten daha zor geliyor.
şimdi, zorla yazıyorum. çünkü katetmem gereken 130 km yol var. uykum yok. kitap okuyasım da. müziğim ve kalemim var. 
.
2010 da olmuştum ilk kez amca. şimdi ikinci kez. yeğeni görmek gerek. altınını takmak falan. klasik anadolu adetleri işte. oysa şimdi serin ve iyot kokulu bir maviliğin içinde amuda kalkmak isterdim. tuzlu suyun içimdeki tüm zehirleri dezenfekte etmesini dilerdim. sonra o denizin kıyısında güneşin hem doğuşunu, hem batışını izlemek isterdim. başka şeyler de isterdim elbet. ama onları burada yazacak değilim. mahremiyet denen bir şey var sonuçta.
.
bazen yazmayı bırakıyorum. gözlerimi kapıyorum. müziğe teslim ediyorum ruhumu. gözümü açıyorum. sağımda masmavi deniz. içinde demir atmış gemiler. bağlılar. isteseler de gidemezler.
gözümü kapatıyorum. başka bir şarkı. model, müzik kutusu'nu söylüyor. şarkı bitiyor. gözümü açıyorum. yemyeşil, kocaman bir tepe karşımda. dağ gibi. ama değil. bir camisi, on-onbeş hanesi olan bir güzel köy. hayallerimdeki gibi. sakin, sessiz ama buyurgan bir bilge gibi. burada yaşanır evlat diyor tüm güzelliği ile. tam o sırada ezginin günlüğü-eksik bir şey şarkısına geçiyor. aynı anda annem arkadan sakat omzuma dokunuyor. "yazın köye gidelim mi" diyor. istediğim halde gideriz demiyorum. "bakarız" diyorum. burada bize ihtiyatlı olmayı, planlı ve hep hesaplı davranmayı öğreten hayata bok atabilirdim. ama bütün kabahat benim. biliyorum.
.

24 Mayıs 2016 Salı

bana çay pişir*

.
"bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin. yavaş yavaş soyunalım. bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. ne olacak endişesine kapılmayalım. bırakalım zaman her şeyi halletsin. bu söz bize korkunç gelmesin. aynı ırmağa bir daha girelim. acele etme, çay kendi kendine demlenir. günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. insan kendini kaybediyor sonra."
.
* oğuz atay-tehlikeli oyunlar

22 Mayıs 2016 Pazar

is not

ben sana kızgın değilim selcan. ama iyi de değilim
ben ölmeden önce bunu bilmelisin bence
bir şey daha var
bazı geceler rüyalarıma geliyorsun ama görünmüyorsun. 
bunu özellikle mi yapıyorsun?

bazı sabahlar kafamda çalan şarkıyla, kuş seslerini birbirine karıştırıyorum
kafamın içinde şakıyan yüzlerce kuş ve
son ses ferdi baba dinleyen patavatsız komşudan bahsediyorum
yine aptalca olduğunu düşündüğüm halde bazı şeyleri yapmaya devam ediyorum
mesela yaşamak gibi

bazı anlar var ki; hayata karşı, boş kaleye topu dokunsa fileleri havalandıracak golcü gibiyim
sonra kan-ter içinde gerçeğe uyanıyorum 
ne şampiyonluğa, ne de küme düşmemeye oynayan orta sıra takımları gibi
amaçsız, hedefsiz bir boşlukta salınırken
karaya oturmuşum
istanbul boğazına kılavuzsuz giren gemiler gibi
bir süre kendi imkanlarımla kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum
sonra sen geldin
sonra sen gittin
ben iyi değilim selcan. ama sana kızgın da değilim


16 Mayıs 2016 Pazartesi

hafıza-i beşer

86 haziranı. güneşli, açık bir ilk yaz günü. babam, beşiktaş bayrağı ve ben. bir evin tepesindeyiz. yıllar geçiyor. bazı kareler hiç silinmiyor zihinlerden. ömür boyu seni takip ediyor ve bir anda, ilk günkü canlılığında gözünün önüne geliyor.
.
dün gece beşiktaş'ı şampiyon yapan şenol hoca'nın trabzonspor'unu trabzon'da 1-0 yenip averajla g.saray'ın önünde şampiyon olmuştuk o sene. bak işte, 16.dakikada kullanılan köşe vuruşunu, kaleci ihsan'ın topu elinden kaçırışını ve gökhan keskin'in sol ayağıyla topu ağlara göndermesini, maç boyu kaleci zafer'in imkansız kurtarışlarını, maç sonu şampiyonluk turu atan beşiktaşlı futbolcuları alkışlayan trabzonsporlu taraftarları, ali gültiken'in göz yaşlarını da hatırlıyorum şimdi.
.
iki katlı, çatısız kiralık evimizin yağmurda, karda akmasın diye ziftlenmiş, kapkara zirvesindeyiz. başka memlekette olan ev sahibinin belki bir kat daha çıkarım diye fazladan bıraktığı demir çubuklara astık bayrağı. daha doğrusu babam astı. ben o'nu izledim, bütün çocuk dikkatimle. bayrak dediysem öyle gösterişli bir şey değildi. hatta küçük denilebilecek, mütevazı bir bayraktı. gelen geçen bir kaç mahalleli dostane sataştılar babama. kimdiler, ne dediler hatırlamıyorum şimdi. ama babamın keyfi yerindeydi. hazır cevaplılığı da her daim gömlek cebindeydi sanki. babam da bir şeyler söyledi onlara. fazla durmadılar. gittiler. trabzonsporlu karşı komşu geldi. babamdan küçük, benden büyüktü. tebrik etti bizi. sanırım liseye gidiyordu. mahallede beraber top falan oynuyorduk. yanlış hatırlamıyorsam top oynamaya çağırdı yine. karşı mahalleyle maç mı varmış ne?
gitmedim. babamın bayrağı demirlere sağlamlaştırmasını, sanki saat tamir ediyormuş gibi, titizlikle her yanı ile ilgilenmesini izledim. sonra...
.
sonrası yok aklımda.
ama babam, o kadar uğraşın üstüne kesin bir demlik çay içmiştir. bunu iyi biliyorum..

bayrak falan asmalı şimdi

tam yedi yıl olmuş görüşmeyeli. 
özlemişiz.
.

15 Mayıs 2016 Pazar

ssk doktoru gibi öyle uzaktan bakma, yaklaş hele

penceremin perdesini havalandıran rüzgar eşliğinde ferda anıl yarkın dinliyorum. aslında bunaltıcı bir pazar günü daha. hem sıcak, hem rüzgarlı. hem mayıs. hem çok sıkıntılı. bana sorarsan pazarları tümden tedavülden kaldırmalı sevgilim
semt pazarları kalsın ama.
çünkü en büyük isteğim bir gün o semt pazarında seninle kaybolabilmek. meyvenin en tazesi ile sebzenin en yeşili hakkında münazaralar yapmak. pazar arabasını çekiştirmek falan. ne bileyim, pazar esnafının zeka kokan cümlelerine gülüp eğlenmek gibi öyle basit şeyler işte.
pazarların diyorum sevgilim; sensiz hiç bir anlamı yok.
.
ferda anıl yarkın - sonuna kadar

12 Mayıs 2016 Perşembe

eski radyolar gibi

şoförün iki koltuk arkasında, boş sayılabilecek otobüste başımı cama dayamış uyuyamayacağımı bildiğim halde uyumaya çalışıyordum. boş hayaller içinde yüzerken derinden, içli bir sanat musikisi duydum. bir an şehirlerarası yolda, uzun bir yolculukta hissettim kendimi. hani gece boyu rahatsız koltuklarla güreşip bir uyuyup bir uyandığınız yolculukların sabahında gözünüzün içine giren güneşle birlikte sizi uyandıran kaptan şoförün radyosundan yükselen o tatlı ezgi çalışıyormuş gibi sevindim.
hayallerimden şöyle bir doğruldum. hal yolunda kırmızı ışıkta bekliyorduk. biraz dikkatli dinleyince şarkıcının ebru gündeş olduğunu anladım. ama şarkıyı çıkaramadım. sağıma baktım. sütun gibi bacaklarını gururla sergileyen siyah elbiseli bir kadın. bacak bacak üstüne atmış, baş ve sırtı dik, mona lisa tablosu gibi ben buradayım diye abartılı şekilde bağırıyordu. hayır bacaklara takılmış değilim. benim olsa ben de sergilerdim.o ayrı. 
ama ben özgüvenden öte, dünyayı ben yarattım-töbe haşa- edaları ile insanlara tepeden bakan, o soğuk ve kibirli duruşa takıldım. 'güzelliğin gerçek değil' demek istedim. ama gerçekti. ricoysla yıkanmış ipeksi ve parlak esmer saçları, sanki kalemle ve özenle çizilmiş gözleri, kaşları, burnu hep gerçekti. karşısında oturan iki genç kız, yüzlerinden düşen bin parça hasetle pencereden bakıyor gibi yapıyorlardı. önümde gözlüklü, bonus kafalı bir adam telefonla mı konuşuyordu yoksa telefonun kulaklığını mı yemeye çalışıyordu anlamak güçtü. ama ve zaten hepsi manasızdı. boştu. uyandığımı sandığım, nereye gittiğini bilmediğim o şehirlerarası otobüste olmayı diledim. imkansızdı. radyoyu açtım. sibel can çalıyordu.
çok geç kalmışız canım. vakit bu vakit değil..

10 Mayıs 2016 Salı

bulantı

sartre'nin bulantı'sını yeniden okumaya başladım. en başından.
peki neden? 
bir yandan okuyor, bir yandan bunun sebebini düşünüyordum. tıpkı arka planda çalışan bilgisayar programı gibi. hatta daha fazla kafam karışmasın diye kulağımda asılı duran müziği çantamın üzerine indirdim. onbeşinci sayfanın ortasında okumayı bıraktım. bir şey anlamıyordum. anladığım; bir saatlik yolculukta sırf vakit geçsin diye okumaya çabaladığımdı. bunu farkedince bıraktım okumayı. aynı anda başka şeyi farkettim. hayatta da aynı şeyi yapıyordum aslında. vakit dolduruyordum. bir saatlik otobüs yolculuğunda vakit geçsin diye okumaktan tek ve en önemli farkı 'yolculuk zamanını' bilmiyordum. yoksa konsept aynıydı. gitmemiz gereken bir yolumuz ve tamamlamamız gereken bir vaktimiz vardı.
hayır felsefe yapacak değilim. felsefe bilmem ben. lise müfredatında yoktu. açıkçası merak da etmedim. hem varmak istediğim bir yer, bir nokta da yok şu aşamada. dedim ya; maksat  vakit geçsin. ben de işte yıllardır en iyi vakti 'yazarak' geçiriyordum. 
leyla ile mecnun'un senaristi burak aksak tivitırına 'amaç baca temizliği' gibi bir şey yazmıştı geçmiş gün.
benimki de o hesap işte. içimdeki fazlalıkları kusuyorum buraya. 
ama ve bu arada gerçekten midem bulandı şimdi. galiba teker üstüne oturmuştum. rahmetli babam uzun yolculuklarda çok dikkat ederdi koltuk konumlarına. asla teker üstü ve kapı ağzı olmazdı bizim koltuklar. benim yine midem bulanırdı. hatırlıyorum. üç beş yıl o küçük, beyaz haplardan kullandım. bulantıya iyi geldiği söylenirdi. ve galiba küçük torbalarda satılan beyaz nane şekerlerinden de tüketmiştim. hep bulantıma iyi gelsin diye. lakin emin değilim. sonuçta çocuktum. her şeyi aklımda tutamazdım.
.
büyüdük. okuduk. adam falan olduk. -sanırım- öz hakiki bulantıyı tattık. lakin bu ruhsal bulantının ne ilacını, ne de şekerini bulabildik. kim bilir ve belki de aslında hiç birine ihtiyaç yoktur. ama işte yol çok engebeli ve çok uzun doktor. 



8 Mayıs 2016 Pazar

kartpostal yazıları - gel desem işin vardır şimdi



tüm öğleden sonrayı balkonu yıkayarak geçirdim. sadece balkonu yıkamadım tabi. ellerinde çiçekler annelerine giden düzen insanlarını izledim biraz. sonra, sabah beni bunalttığı için terslediğim güneşin gönlünü almaya çalıştım biraz. seni de düşündüm elbet. ve gitmeyi bir kez daha. uzağa. çok  uzaklara. lakin sensiz bir anlamı olmayacağı için çabuk vazgeçtim bu düşüncemden. 
şimdi mesela, çay demledim yeni. fransız filmi de hazır. bir sen eksiksin. 
hani gel desem işin falan vardır şimdi...
.

bugün günlerden ne?

eskiden, çok eskiden, bilhassa pazar günleri biraz geri çekilir, hayatımı sorgulardım. kördüğümü nasıl çözebilirim diye bakardım. bir şey bulamaz, sıkıntıma kaldığım yerden devam ederdim. güneş ve müzikten ve bunları kaleme almaktan başka bir meşgalem, bir tutamağım yoktu. hala da öyle. bu daha ne kadar sürer hiç bir fikrim yok. ama işte, insanız, çiğ süt emmişiz. ekim ayından beri yanımdan hiç ayrılmayan, sıkıntıma ilaç, yarınıma umut olan güneşi az önce meşhur bir kahvecinin bahçesinde terkettim. 'bunaltıyorsun, bırak artık beni. mümkünse ekime kadar görüşmeyelim' dedim. içeriye kahve almaya gittim. sanki bedava mutluluk iksiri dağıtıyorlarmış gibi, pazarın onikisinde dokuz kişilik kuyruk var. biraz bekledim. sıkıldım. 'skerim böyle aşkın ızdırabını' diyerek sıradan çıktım. arkamdaki iki çift bir sıra daha öncelik aldıkları için öyle sevindiler ki beni öpecekler sandım. zor kurtuldum ellerinden. dışarıya, kendime, sıkıntıma döndüm. daha az güneş alan bir yere oturdum. cafeye yeni gelen insanlara,  yalnız başına oturanlara baktım. hepsinin suratında tanıdık bir memnuniyetsizlik, ne yapacaklarını bilmemekten çok ne istediklerini bilmeyenlerin bir yüz ifadesi. mayıs sıkıntısından çok, bir insanlık dramı. sanki manyetik bir alana tutulmuşçasına, hep aynı şeyleri yapmak zorundaymış gibi tekdüze hareketleri. derin iç çekişleri, oflamaları, surat asmaları, zoraki gülümsemeleri hep aynı. ben de aynıyım.
dün akşamüstü mesela içimden bir türlü çıkmak bilmeyen sıkıntı patlama noktasına geldi. sanki bir hasretlik türküsü gibi uzun, çok uzun yazarsam yahut uzaklara, çok uzaklara gidersem geçecekmiş gibi bir sıkıntı. sebepsiz, tarifi zor. içimde bir yerlerde hapsedilmiş çığlık gibi. çıkmayan bir sıkıntı. lakin yazamadım. gidemedim de. ölecek gibi oldum. ölmedim. son bir umut 1960 yapımı bir fransız filmi izledim. bilindik, klasik bir konuyu öyle sade anlatmışlar ki,  kayan bir yıldızı izler gibi bu filmi izledim. bittikten sonra filme kafaya taktım biraz. daha sonra da uyumuşum. uyandığımda, daha doğrusu uyandırıldığımda mahallenin imamı 'haydin salaha, haydin salaha' diyordu. bugün günlerden ne diye sordum kendime. sahi bugün günlerden neydi, gerçekten?

7 Mayıs 2016 Cumartesi

yedi mayıs

ilk kez geçen mayısta oturduğum cafeye bugün bir kez daha oturdum. çünkü güneşi böylesine güzel ağırlayan çay bahçesi bulmak çok zor artık betonsal dönüşümün merkezi olan bu şehirde. yer gök ya beton, ya beton mikseri doldu. ve bu aradaki sürece hayat diyoruz. biliyorum sıkıcı şeyler. hep aynı tekrarlar. bitmeyen şikayetler. ben de sıkılıyorum. o yüzden kulağıma şöyle fısıldıyorum; söylenmeyeceksin ya gideceksin ya kabulleneceksin masumiyet'in bekir'i gibi.
bekir olmak daha kolay geliyor.
ilk fırsatta, göreceli sakin ve bol güneşli yerlere atıyorum kendimi.
.
yaşlı çınar ağaçlarını dahil etmezsek bahçede yaş ortalamamız altmış, en iyimser tahminle ellibeş. fiziksel ve ruhsal olarak olmasa da zihinsel olarak yaşıtları sayılırım. kim bilir belki de aylardır bulamadığım huzuru burada bulurum. alıcı kuşlar gibi buraya toplandıklarına göre vardır elbet bir bildikleri. 
.
güneşi ve müziği sonuna kadar açıyorum sonra. sezen dinliyorum bugün. şekersiz çay içiyorum. birbirimize eziyetten başka bir şey vermediğiniz sigarayı aramıyor, sormuyorum. hiç bir şey düşünmemeye çalışıyorum. lakin boşluk, başka bir boşlukla dolmuyormuş gerçekten. geçen bir yerde okumuştum. ama nerde olduğunu unuttum şimdi. 
yaşamdan beklentisi olmayınca insanın unutkanlıkları artarmış. bunu da ben uydurdum az önce. bana uyuyor çünkü. ama sizi bilemem bayım.
.
sezen aksu-gidemem

6 Mayıs 2016 Cuma

bazı şeyler: 12 - 15

12sanırım herkesin, gelmeyeceğini bildiği ama yine de umutla beklediği bir güzel adamı, bir güzel kadını var. elbet benim de var. hatta bazen rüyalarımda görüyorum. tabi ki yüzünü değil. kime, neye benzediğini bilmiyorum. ama çok güzel bir kadın olduğunu biliyorum. konuşuyoruz. belki saatlerce, belki günlerce, belki beş, on saniye. tam zamanını kestiremiyorum. rüyadayız sonuçta. sabah uyandığımda da tüm konuştuklarımızı unutuyorum. fakat o’nun, o oluğunu biliyorum. gülümsüyorum.*
.
13- farkettim ki; 
yazı, yalnızlığımı alıyor koynuna. güneş, umudumu arttırıyor.müzik ise yitik ruhumu doyuruyor.

evet böyle.

.

14- dün akşam, yağmur sonrası apartman önünde bir sürü salyangoz gördüm. resimlerini çekmekle onları bir kenara çekmek arasında kaldım. ama ikisini de yapmadım.

belki bu akşam tekrar görürsem...



15-şu bulutları görünce şair olmak istiyor insan. kuşları görünce uçmak istiyor falan. lakin istemek yetmiyor bazen.
.
son çalan şarkınight bird-mad world
.
*mutlu tesadüfler bloguna yazdığım yorumdan...

5 Mayıs 2016 Perşembe

salacak'ta bir veli

canım bazen, çok acayip fransızca çekiyor! konuşmak için. konuşamasam da diyorum en azından söylenenleri anlayayım. hayır bayım hayır! bu asla ve kat'a bir yeni yetme özentisi yahut ne oldum delisi bir ademoğlu görgüsüzlüğü değil. kalpten gelen bir heyecan, bir istek. başka bir şey bu. hani nasıl anlatsam?
anlatamıyorum.
orhan veli ama kesin anlatırdı.
söylemiştim. seçme şansım olsa orhan veli ile karşılıklı oturup bir çay içmeyi çok isterdim. gerçi o rakıyı tercih ederdi.
ama olsun bir düşünsene;
büyük şairle sahilde bir bankta yan yana oturmuş denizi, martıları, vapurları okuyoruz.. ben o'nun olmadığı zamanlarda olanları özetliyorum, martılara simit atmayı falan gösteriyorum. lakin o beni dinlemiyor, eskiden kalma alışkanlıkla etrafta okuduklarını yazmaya çalışıyor.
ama olsun bir düşünsene;
karşıda bir vapur, kız kulesi'ne kur yapar gibi süzülürken orhan veli sigarasından efkarlı bir nefes alır. sanki o an fonda sezen en içli şarkısını seslendiriyormuş gibi. yahut nuri bilge'nin henüz çekilmeyen filminin en can alıcı sahnesinin ortasındaymış gibi. kederli ve yalnız. 
sonra sessizlik biter.
-biliyor musun mithad? der şair.
-bilmiyorum abi derim.
bu kez sessizlik ebediyen başlar. ve bir daha hiç konuşmaz büyük şair.
ama olsun bir düşünsene...

bazen

böyle yağmurlu ve gri havalarda 'emekliliğini' özlüyor insan. bir kedi misali sıcak bir pencere köşesine kurulup sadece sokağı seyretmek istiyor. hareketsiz, umarsız. huysuz bir kısrak gibi bir şahlanıp bir sakinleyen sağanak yağmuru, o yağmurun oluşturduğu göletlerde susuzluğunu gideren kuşları, kedileri seyretmekten bahsediyorum. ya da ne bileyim, tüm telaşıyla sokağı boydan boya, koşar adım geçen gençleri, alışverişten dönen eli poşetli amca ve teyzeleri takip etmek diyorum. tıpkı ağır akan hayatı izler gibi. yine şu karşıda bir türlü bitmeyen inşaat yaza yetişecek mi diye düşünmek yahut günlerdir yanmayan sokak lambasını acaba bugün tamir ederler mi diye merak etmek gibi basit, gündelik dertleri olsun istiyor bazen insan. tabi tüm bunları yaparken arka fonda françoiz breut da istiyor gönül. yalan yok şimdi.
.
françoiz breut-km 83

1 Mayıs 2016 Pazar

düşlerin hesabı yok ki

bu aralar aylak adam'ı yeniden okumaya başladım. sabahları da çok erken kalkmaya. aylak adamı okumadığım zamanlar yürüyorum bol bol, insanlara bakıyorum, güzel bir film bulursam izliyorum. bazen iyi film bulamadığımda yani bulduğumu sandığımda da izliyorum. ziyan etmiyorum artık eskisi gibi filmleri. dört saat uyku ile dolaşıyorum kaç gündür. dörtbuçuk beş dedi mi dikiyorum gözlerimi beyaz tavana, kireç değil plastik boya sanırım!
.
amma ve lakin kitaplara, filmlere davrandığım gibi iyi davranamıyorum hala. en uzun gece çok uzun geldi mesela. betimlemeler, tasvirler sanki içine bir kazan dolusu rus edebiyatı kaçmış gibi ki karşı değilim rus edebiyatına yanlış anlaşılmasın. ama işte uykusuzluk yok mu sabahın beşindeki o ayaklanmalar falan. işte buna çok karşıyım.
maalesef elimden bir şey gelmiyor.
.
gecenin daha doğrusu sabahın sessizliğini yaran saatin tik taklarını dinliyorum mecburen. ve sonra saatte bu sesi çıkaran parçanın adı neydi diye onu hatırlamaya çalışıyorum. lakin nafile.
.
nihayet, uzaktan odamın içine dolan martı seslerini takip ediyorum. peşinden yıldızlar geliyor aklıma perdeyi kaldırıyorum bir hışımla. ama yok gitmişler. yarım ve şekilsiz bir ay bırakmışlar geriye.
.
düşünüyorum. 

boş, nafile her şey.
.
neden sonra ve gözlerim tavanda asılı iken bir şarkı dolanıyor dilime ; ismi kafile.

bendeki bu ateş sönmeden 
mevsim yazdan hazana dönmeden 

gözlerine uykular inmeden 

göğsüne yatır beni düşlere götür beni....


ilk kez aşk durdukça ile tanımıştım yüksek sadakat'i. katil ve maktul ile çok sevmiştim. ama en çok kafile'sini sevdim. ki hala seviyorum.

şimdi uyuyamadığım sabahlarda bu şarkıyı dillendiriyorum. biraz detoneyim ama benden başka kimse duymuyor neyse ki.