29 Şubat 2016 Pazartesi

29 şubat

yüzü temiz ve duru. incecik burnunun ucu hafif yukarı kalkık. bu o'na değişik bir hava katıyor. gözlerinin rengi seçilmiyor. ama dünyayı yakacak kadar sıcak. çok sıcak. bakımlı, kumral saçları omuzlarının biraz aşağısında. çantası zarif boynunda çapraz asılı. montu lacivert. duruşu asil ve soylu. bu dünyadan olamayacak kadar masum. kuşlar kadar özgür. güneş gibi yakıcı. ez cümle fransızca şarkılar kadar güzel bir güzel. az önce mustafa mazhar bey'de indi. -şubat yirmidokuz, kadıköy-
.
.

28 Şubat 2016 Pazar

28 şubat


sabahın sekizi. pazar. sisli ve puslu bir istanbul bana bakıyor penceremden. yağsam mı açsam mı kararsızlığında. dram ağırlıklı bir ispanyol filmi gibi sanki.

oysa güneşli pazar vaat eden devlet meteoroloji genel müdürlüğü'ne aldanıp hayyam çayevi'nin hayalini kurmuştum dün akşamüstü. çay içecek, güneşi kemiklerime kadar hissedecek ve nihayet keyif sigarası içecektim bir iki dal. hayal bu ya sevgilim, belki rastlaşırız diye umutsuzca da olsa seni bekleyecektim bir yandan. ama olmadı.
.
saat şimdi dokuz elli üç. hâlâ pazar. hâlâ puslu.
açık olan radyoda "aşkın frekansında şimdi mfö söylüyor. gözyaşlarımızı bitti mi sandın" diyor hanım kızımız. ama ben başka bir şarkısındayım mfö'nün. 
bilmiyor. 
'tam ortasındayım yolun, koşunun. ortasındayım. hem de bile bile.'
.
dün öğlen ara sıra danışmanlık yaptığım bir firmadaydım. yemek söylediler. aç değildim. naz yapmadığımı anlamaları için kesin ve net bir dille çay istedim. her vakit güzel olmazdı çayları. bu sefer nasıl olmuşsa kıvamını bulmuşlardı. ya da çayı değiştirmişlerdi. iki bardak içtim. çekinmedim. üçüncüyü de istedim. ama görevli ablamız bir anne şefkatiyle;
"yeni ıhlamur kaynattım mithad bey siz seviyorsunuz diye" dedi. içine tarçın, ayva kabuğu ve küçük bir parça limon da koymuş. 
şimdi söyleyin ; hangi milyon dolarlar verebilir bana o anki mutluluğumu? hangi maddiyat?
.
hem mutluluk demişken;
bazen de bir ömür boyu özlemektir mutluluk. dün gece onu çeyrek geçe bunu anladım.
oysa herkes bilir bunu.
.

27 Şubat 2016 Cumartesi

27 şubat


karşı apartmanın oto parkında top oynayan ergenleri izliyorum ne vakittir. fena da oynamıyorlar hani. teknik ve çabuklukları üst seviyede. migros tarafındakiler biraz daha iyi. üç gol atıp bir gol yediler şimdiye değin. ne içeriye çağıran annelerine, ne de yağan yağmura aldırmıyorlar. öylesine mutlu, öylesine çocuklar ki. onlar gibi ben de kaptırmışım kendimi. annem seslenmiş. duymamışım. 
çok uzaklara gitmiştim çünkü...
.
.
.
atar-yemez demişti "memet abi" ilkin takımın adını. hep atacak, hiç yemeyecektik. imkansızdı tabi bu.  proseför necati'de aynısını söyledi. hatta o vakitler anlamadığımız bir dilde  'fizik kurallarına aykırı bu hoccam' dedi. oysa bizden sadece bir yıl üsteydi. biz ilkokul beşe, necati orta bire gidiyordu. ama çok okurdu işte. bu muhalefet memet abi'nin hoşuna gitmese de necati'ye hak verdi. aykırı fikirlerinden, sivri çıkışlarından dolayı çok sevmezdi necati'yi ama takımın âli menfaatleri için kadroda yer veriyordu. hem de en kral mevkide. on numara pozisyonunda. hem çalışkan, hem zekiydi piç! tamam o bir alex değildi ama takımın her şeyi idi yine de. rakip atakları tehlike büyümeden önleyen ve hücuma zenginlik kazandıran adamdı sonuçta. beyni bizimkinden dört kat daha hızlı çalışıyordu. öyle ki aşağı ve yeni mahallenin veletleri 10 eti cine kendi takımlarına almaya bile kalkıştılar. değil on, 1000 eti cin üstüne bir torba da misket verseniz takımımı değişmem ben diye rest çekti bi'seferinde. öyle de takımına, davasına sadık bir çocuktu. her transferinde ayrı takla atan,  "çocukluk hayalime geldim, kanım kahverengi-mor akar" diyen şimdikiler gibi naylon bir aşka sahip değildi. siyah-beyaz-sarı-kırmızı-lacivert değil sadece kırmızı akardı necati'nin kanı. kan kardeşimdi çünkü ordan biliyorum.
.
atmacaspor adına yapılan bilimsel itiraz üzerine çenesinde henüz filizlenmeye başlayan top sakallarını çekiştirerek düşünmeye başladı memet abi. kafasını ne vakit bir şey meşgul etse hep böyle yapardı. beş altı yaş büyüktü bizden. sanırım liseye gidiyordu o vakit. belki de terkti bilmiyorum. ama takımın her şeyi idi. abisi, lideri, babası, hocası.
neden 
sonra atar-yemez'i iptal edip atmacaspor isminde karar kıldı. hep atacaktık, hep hücum edecektik yine. ofansif futboldan taviz vermeyecek, hırçın ve hücum futbol anlayışımızı takımın ismiyle özdeşleştirecektik. oysa türkiye'ye hücum futbolunu getiren adam olarak mustafa denizli'yi söylerler hep. memet abi'den haberi olmadıkları için tabi. bugünlerde denizli'nin hali ortada. memet abi ise hâlâ gönüllerde.
.
bir gün işte sanki çok önemli bir devlet sırrını açıklayacakmışcasına oldukça ciddi bir yüz ifadesiyle topladı bizi tingir'in arsasına.  
"bu böyle olmayacak çocuklar. kendimize forma yaptırmalıyız" dedi. 
ama nasıl, olmayan harçlıklarımızla mı? 
yokluk ve türk aklı bir araya gelince dermansız dert kalmazdı. bilmiyorduk o zamanlar tabi. en küçüğümüz ilk mektep 4 e gidiyor, en büyüğümüz de profesör necatiydi.
"umutsuzca nasıl olacak bu" diye sordu kirpi hikmet?"
bu kez üç telden ibaret top sakalını çekiştirmeden hemen cevap verdi memet abi. belli ki önceden düşünmüştü bunu. 
" valideleriniz beyaz fanilaların arkasına siyah birer numara dikecek. hem böylece takım rengimizle de uygun olacak. siyah-beyaz. tıpkı batı almanya gibi."

almanya'nın ve karl heinz rummenigge'nin hastasıydı. herkes brezilya, arjantin ve hollanda'yı paylaşamazdı dünya kupalarında. bir tek memet abi batı almanya'yı tutardı.  bir de ben ayrık otu gibi italya'yı tutardım. o sene finalde italya batı almanya'yı yenince memet abi bir hafta kimseyle konuşmadı, benim suratıma bile bakmadı. ancak keyfi yerine gelince takılabilmiştim, 
"hocaa, tardelli ne koydu ama" demiştim de önce küfürü ardından da 45 numara esem sportunu yemiştim kafama. 
.
geçmiş gün. unuttum şimdi. memet abi'nin tercihi miydi yoksa benim mi şimdi net hatırlamıyorum ama benim fanilanın sırtına dört numara yazılacaktı. bunu net hatırlıyorum. çünkü annem ilk seferinde 4 numarayı ters dikmişti. nasıl olmuş diye doğru dürüst bakmadan sırtıma geçirip heyecanla sokağa fırlamış, çocukların kahkahasıyla anlamıştım mevzuyu. o sinirle anneme koştum. "yanlış dikmişsin" diye çıkıştım. "kenan evren okulundan" o sene mezun olan ama pratik zekasını dedemden alan 'garip anam' da "oğlum en zor numarayı da sana vermişler. kaleci niye olmadın ki" dedi. bilekler yeterince yumuşak olmayınca o sırım gibi boyla defansın göbeği düşmüştü tabi bize. ya top geçecekti ya adam. ikisinin birden geçmesine asla ve kat'a müsaade yoktu. lakin yıllar hepimizi tank gibi ezip geçti bir çırpıda. bir başka evrendeler şimdi hepsi. ters dikilen 4 numaralı fanila, tingir'in arsası ve dahi tingir. sonra memet abi. kalede; panter ali, geride ben, beton ahmet, kirpi hikmet, orta sahada; profesör, ıssız, fiko, yadik ileride; maradona ahmet, hafız ve muzo.  hiç birini göremiyorum şimdi.
ama otoparkta top koşturan şu uzun boylu, kumral çocuğu bir yerden gözüm ısırıyor sanki....
.
noir dêsir - le vent nous portera
.

26 Şubat 2016 Cuma

26 şubat


parçalı bulutlu, tatsız, keyifsiz bir gün. sabah işe yine geç kaldım. ve yine taammüden. ama bu kez abarttım. o yüzden otobüs aktarmalı taksi yapmak zorunda kaldım. taksici eski kulağı kesiklerden çıktı. "buraları bilmiyorum abi" ayağına yatıp iki sokak fazladan dolaştırdı beni. mübarek cuma şimdi. kızmadım. doğru yolu gösterdim! ama bahşişini de vermedim.  
.
şimdi masada beni bekleyen dosyalarla göz göze gelmekten kaçınıyorum. dosyaların çokluğu değil de içimdeki aylaklık hissi fena. internet bir gidip bir geliyor. radyoyu kapattım. lakin müziksiz gün değil hayat geçmez. belgelerimdeki  'çatlak sesler' klasörünü açtım. bir yandan winamptan fransız dilberi dinliyor öte yandan ofisin kocaman penceresinden uzaklara, bazısı siyah ziftle boyanmış, kırık dökük binaların, bazısı son derece lüks villaların ardındaki dumanlı dağlara bakıp bernardo soares'i düşünüyorum. böyle bir adam gerçekten var mı diye? 
.
sonra işte o kuş çıka geldi. söylemiştim. onları çok kıskanıyorum. onlar bunu biliyor mu bilmem? ama şu yukarıdaki şerefsiz yarım saattir bana nispet yaparcasına süzülüyor camımda! akla gelebilecek bütün kuş figürlerini sergiliyor karşımda. fatma girik'in -bir başka çocukluk kabusum olan-  'boş beşik' filmindeki kartal gibi bi'beş dakika daireler çizdi önce. sonra aşağı yukarı, sağa sola pike yapmalar, kendini rüzgarın kollarına bırakmalar falan. sanki hep benim inadıma. şeytan diyor indir perdeyi. uymuyorum şeytana. kıskanıyorum ama seviyorum da şerefsizi...
.
.

25 Şubat 2016 Perşembe

25 şubat




siyah. simsiyah bir dere. kağıthane deresi. haliç’in bittiği sadabad’ın başladığı yerde. okmeydanı ssk’ya gidebilmek için derenin üzerinde bir değil iki köprüden birden geçmek gerekiyor. biri oldukça güvenli, taş bir köprü. ötekisi ise indiana jones filmlerinden kalma, derme çatma tahtadan bir asma köprü. fena sallanıyor. üstelik bazı tahtaları ya yerinden çıkmış ya da oynuyor. çocuk yüreğimdeki korkuyu anlatamam. keşke bu köprü de ilki gibi taştan olsaydı diyorum her seferinde. ama kardeşimin düzenli tedavisi için bu yolu katetmemiz gerek. ne otobüs, ne de minibüs var ulaşım için. taksi de bize gelmiyor. mecburen tabanvay. annem tüm dikkatini kucağındaki kardeşime vermiş durumda. bense sallanan köprüdeki oynak tahtalara. ama buna rağmen tökezliyor, çürük bir tahtaya basıp simsiyah dereye bodoslama düşüyorum. bir kaç çırpınıştan sonra tam boğulmak üzereyken uyanıyorum kan ter içinde.
yanılmıyorsam böyle 8-10 kez düştüm ben bu simsiyah kağıthane deresine. rüyamda elbet. çocukluğumun kabusu olmuştu bu boklu dere.
lakin yine de kıyısından ayrılamıyor, gerek atmacasporumuzun kendimizce kros idmanlarında ve gerekse başka oyunlar nedeniyle çoğu zaman iç içeydik bu boklu dere ile.
kaldı ki yalnız değildik. bizim gibi dere ile iç içe olan daha büyük bir topluluk vardı o zamanlar. yanılmıyorsam levazım bölüğü idi. evet evet! her sabah sadabad’dan kopup gelerek sokağımızı yaylalar diye inletip komşularımıza kızlarını zapteylemesini söyleyen beyaz fanilalı askerlerin bölüğü. o zamanlar bilmediğimiz sonradan idrakine vardığımız çarşı izni dolayısı ile sokağımızdan geçen her birimizin “asker abi meraba” selamına üşenmeden, gülümseyerek selam duran hakili abilerin bölüğü. sonra, çok sonraları o ilk zamanlar güzergâhımızdan bir türlü gelmeyen, geçmeyen otobüsün durağı oldu bu yerler. hoş evimize yaklaşık 1 km uzakta da olsa bizim durağımızdı yine de. şimdi bambaşka yerler olmuş oraları. hiç olmadık bir anda gogıl amca sayesinde öğrenilen ve anıları depreştiren yerler. ne güzel yerler..
.
the beatles - yesterday
.

24 Şubat 2016 Çarşamba

24 şubat

                        

murathan mungan bir yazısında "hayattan kaçtım edebiyata sığındım. yazıyı evlat edindim, okurları akraba " diyordu.  
ben ne vakit hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor. misal daha geçen gün izlediğim bir filmde esas adamımız; "acını yaşa, hüznünü ve öfkeni yaşa. asla içine atma" diyordu. sanırım ben de içime atamadıklarımı yazıyorum.
.
şimdi bugün ve aslında her geçen gün daha bir sürünerek gidiyorum işe. bu sabah mesela bilerek geç gidiyorum. niye? yarım saat daha fazla uyumak için. fakat bir işe yaramadı. daha kötü oldu. arabayla gidecektim. korktum, uykulu uykulu bir yere girmekten. nasılsa geç kaldım, hiç olmazsa otobüste biraz daha uyurum dedim. uyuyamadım. şimdi bunları yazıyorum. lakin ilginç olan bu değil. sibel can.
nasıl oldu bilmiyorum ama kader isimli şarkısıyla müzik listeme girmiş.
kader diyor. sen bize nazik davranmadın diyor.
.
sibel can - kader
.

23 Şubat 2016 Salı

23 şubat

daha fazla duramadım. yemeği yer yemez dışarı attım kendimi. güneş çünkü yine muhteşemdi. bugün hatta fransızca şarkılardan bile güzeldi. biraz da bu yüzden adeta koşar adım geldim varoş cafeye. yine aynı sebepten yılışık garsona bile aldırmadım.
sevdiğimden değil sırf alışkanlık olduğu için az şekerli kahve söyledim. okurum diye yanımda getirdiğim tomris uyar'ın gündökümü'ne baktım şöyle bir. ama okuyamadım. beynim çünkü fazla mesai yapıyor yine. tüm algılara açık. oysa sadece güneşin tadını çıkarmak istemiştim..
yan masada üç adam iş konuşuyorlar. kulağımdaki müziğe rağmen duyuyorum onları. dertleri para. benim derdim onlardan birinin içtiği sigaranın cezbediciliği. bir dal sigara istemekten utandım. bakkala gitmeye de üşendim. zaten içeceğimden değil. yeni yetme özentisi gibi gelip geçici bir istekti. üzerinde durmadım. 
n'aptım? 
güneşe verdim sırtımı. ruhumu da müziğe.

22 Şubat 2016 Pazartesi

dolunay oğlum sen n'ayaksın?

bir halk otobüsünün en arka koltuğunda karanlık cama bakarak geçmişimi düşünüyordum. acaba diyorum ben nerde yanlış yaptım. acaba ben nerd..... derken şoförün ani bir freniyle palas pandıras günümüze geri döndüm. aynı anda üşüyen ellerim, basit bir el çabukluğu ile geçmişimden rol çaldı. aslında hep üşürdü ellerim. hatta bir seferinde tıbbi terimini aramış bulamamıştım büzüşen parmak uçlarımın. şimdi işte yine oraya takıldım. yazdıkça ama ısınıyor ellerim. herkesin yazma nedeni farklıdır. ben sanırım en çok ısınmak için yazıyorum böyle kış akşamlarında. yazın niye yazdığımı ise ayrıca düşünmem lazım.
.
halbuki gün boyu düşündüm. yahut düşünür gibi yaptım. mesela x bankasının eşantiyon masa takvimine baktım. baktım. baktım. geçen senenin yirmi iki şubatını aradım zihnimin arka sokaklarında. çok zor olmadı. elimle koymuş gibi buldum. ama şimdi o rezil günü yazmakla yazmamakla arasında embesil bir araftayım. sanki içimde bir levent yüksel "bu meeedd cezirler " diyor. öyle gel-gitlerdeyim. lakin durdum. otobüsün camından karanlık akşama baktım. baktım. son bir kez baktım. derin bir nefes aldım. şoförün vitesi üçe atmasını bekledim. ve...
"pekala günah benden gitti" diye kendim duyacak bir şekilde fısıldadım....
.
efendim, geçen sene bugün,  eşin, dostun baskılarına boyun eğmiş, barcelona karşısındaki celta vigo gibi dağılmıştım. gül gibi işi niye bırakmıştım. kendime kızıyordum. galiba biraz da acıyordum. ne. bahariye, ne deniz kıyısı ne de kuşlar teselli edebiliyordu beni. eşgalsizdim şubat güneşlerinde.
ve bugün dördü onüç geçe uçmayıp adeta koşan kuşlara bakıp "gerizekalının önde gidenisin" dedim kendime.
çünkü bir sene, bir arpa boyu yol gidememiştim. üçyüzaltmışbeş günlük bir daire çizmiştim sadece. ve biraz nakit görmüştü cepkenim. hepsi bu. oysa matematiğim hiç bir vakit iyi olmadı. giren de çıkan da bana yazıyordu. en çözümsüz havuz problemlerinden daha zor geliyordu hayat denklemi. çözemiyordum. ki hâlâ çözemiyorum. 
.

ama ve galiba sebebini buldum.
dolunay! 
akşam işten çıkmadan az evvel, kuşları seyrettiğim penceremden tepsi gibi çıkmış, kayısı kıvamındaki rafadan yumurtadan az hallice bana bakarken yakaladım ibneyi. delil olsun diye bir kaç fotoğrafını çektim. net çıkmadı. her zamanki gibi gibi cool ve fluydu pezevenk. burnundan da kıl aldırmadı. başını öteye çevirdi. 


durağa geldim. baktım hala peşimde. evlerin, ağaçların aradından beni kesiyor.
"olm bak git" dedim. 
"hadi sen git işine de herkes kendi işine" dedi ahmet kaya terennümünde.
elimde belge olsun diye bir-iki fotosunu daha çektim. ama herif oralı bile değil. belli ki sağlam yere dayamış sırtını. bi'de ters, bi'de asabi. sorma gitsin.
işte yaklaşık iki senedir bu dolunaya taktım. sanırım bir ibnelik yapıyordu. ama ne? 
çözemiyordum. çünkü...
evet çünkü metematiğim iyi değildi. 
oysa biraz sosyal, biraz türkçeden yanaşsaydı, ben o zaman gösterirdim o'na dünyanın kaç bucak olduğunu da sayısaldan geliyor hep şerefsiz. 
sayısaldan geliyor hep.
.
dolunay volume-1

dolunay volume-2
.
dolunay volume-3
.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
model - böyle akşamlarda
.

21 Şubat 2016 Pazar

mona mona

yeni bir şarkı buldum. onu dinliyorum sabahtan beri. bu kaçıncı tekrarı bilmiyorum. bir yandan şekersiz, sütlü kahve içiyorum. yanında çikolata ve bazen petibör. arada pencereyi açıyorum. havadaki kar kokusunu içime, ta içime çekiyorum. sonra bir yudum daha kahve. şarkı zaten hücrelerimde. hepsi ama kuru bir alışkanlıktan ibaret. petibör dahil. şarkılar hariç..
.
rüzgar soğuk ama öyle güzel esiyor ki. kayıtsız kalamıyorum. pencereden yolu izliyorum. minibüsler, otomobiller geçiyor en çok. otobüsler daha az geçiyor. ama ben en çok otobüsleri seviyorum. uzun yola giden. dönüşsüz,  sadece gidişi olan. nereye gittiği belli olmayan. uzak umutlara götüren. hayallere dalıyorum. nereye gittiği belli olmayan kırk beş kişilik bir otobüste cam kenarındayım. uykum yok. başımı soğuk cama dayayıp düşüncelerimle gidiyorum gözlerim kapalı. yaşlı adam beliriyor bir anda hayalimde ; " iki ihtimalin var evlat demişti. sadece iki ihtimal..."
.
hiç unutmuyorum. altı yaşında olmalıydım. beş de olabilir. bir otobüsün arka koltuğundaydım. görünmüyorlar ama biliyorum annem ve babam da yanımdalar. beş yaşında bir çocuktan bahsediyoruz sonuçta. altıda olabilir. otobüsün arka kapısı açık. gece. zifiri karanlık. sıcak rüzgar geliyor yüzüme yüzüme. yaz olmalı. kalabalık bir evdi ziyaretinden döndüğümüz. kadınlar ağlıyordu sanırım. cenaze evi olabilirdi. ama sonra bir tek kadın. bembeyaz bir önlük, gözünde siyah kalın çerçeveler, sapsarı saçlar. doktor olmalı. bana çizgi roman verdi. okumam için. teksas'dı galiba. zagor da olabilir. emin değilim ama hiç unutmuyorum! sonra annem yüzünü buruşturarak çıktı içeriden. elimden tuttu. kitabı masaya bıraktım. beyaz önlüklü kadın "sen de kalabilir" dedi mi hatırlamıyorum. bunca yıl sonra. hem bir kadın doktor da teksas? belki de tommiks'di. caddeye çıktık. gündüzdü. bir otobüsün arkasında yalnızdım. ama annem elimden tutuyordu. galiba yedi yaşındaydım.
.
bonga kuenda - mona ki ngi
.

20 Şubat 2016 Cumartesi

stoklarla sınırlı dev sezon finali

uyuyamıyorum doktor. hani şöyle bıraksalar iki yüz yıl kadar uyurum. ama ve lakin sabahın altısına aboneyim kaç gündür. uykusuzluk. dilara hanım'ın demli çayları. yorgunluk. zihnen ve belki bedenen. ve daha bir sürü şey olabilir neden. ama artık tek gerçeğim sabahın altısı biyolojik uyanma saatim doktor. martılarla birlikte elbet. sonra yedide kargalar.  ve nihayet sekizde serçeler eşlik ediyor bize. fakat uyanmak ne çare. kalkamıyorum yerimden. kafka'nın böceği görse kıskanırdı yeminlen. uyur uyanık önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa ve sonra yine sola derken plastik mi kireç mi olduğunu bir türlü çözemediğim tavana yüz vermiyorum artık. kendi soğuk, rengi sıcak duvara yaslıyorum başımı. galiba şampanya diyorlar bu renge. ya da yavruağzı. belki de kehribar sarısıdır. bilemiyorum? ama odaya inat çok sıcak işte. arada şöyle bir dalıyorum. neydi o tavşan uykusu mu? rem uykusu muydu yoksa? neydi, neydi bir arada tutan şey ikimizi? uzun sürmüyor nihayetinde. sayıların karmaşasıyla uyanıyorum. sayılar evet. 15. 9.19. 21. ya da 12. net değil. sıradan hayatım gibi flu. sayıları lotonun altılısına tamamlayamadığım için kızgınım. aynı anda belleğimde bir kızartma tadı. sabahın altısı. biber kızartması. bence de saçmalığın daniskası. hiç sevmem. ama işte ağzımda acımsı tadı. üstelik tek bir şarkı yok zihnimde. oysa her sabah mutlak bir şarkıyla uyanırdım. dün mesela ahmet kaya. önceki gün sezen. ve bir önceki gün yüksek sadakat. lakin bugün şarkı yok. yağmur var.  peki özlüyor muyum? hem'ne çok.
mutsuzum, hastayım. güldür beni doktor*
.
*can bonomo-hikayem bitmedi
.

14 Şubat 2016 Pazar

deliriyorum. öyleyse varım!

her zaman olan yine oldu.
pazar günleri çünkü, manasız bir sıkıntı kaplar içimi.
sıkıntılı olduğum zamanlarda zarifoğlu okurum. bazen de pessoa. müzik hep olur zaten. bilhassa joy fm. ama bunlar iyi yapmaz beni. yine de vazgeçmem onlardan.
misal şimdi; "yazarak, hayattan eksikliklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapatmaya çalışıyoruz?" diye soruyor zarifoğlu. buna verecek net bir cevabım yok. oysa yazmak, anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki. yazamıyorum, anlatamıyorum.
aslında pazar günleri ve hayatla didişmem yeni değil. hiç unutmam. otuzumdan üç gün almış ikisini geri vermemiştim. çünkü piç kurusu hayat bir pazar günü babamı bizden almıştı. o gün bugündür hem pazar günlerinin kasvetli ağırlığı ile hem de hayatla çarpışırım.
.
fena bir çocukluk geçirmemiştim oysa. türk filmlerine konu olacak kadar fakir ama mutluyduk. üç kardeş, bir anne ve bir baba. tamam renkli televizyon evimize bir beş yıl kadar geç gelmiş, birbirimizin giyecek ve kitaplarıyla ilk ve orta öğretimi tamamlamış olsak da rahmetli iki farklı işte çalışma pahasına pek çok şeyden geri bırakmadı bizi. her bayram çarpışan arabalara giderdik mesela ve bu yeterdi bir sene bize. lakin işte hayatla çarpışmak lunaparktaki arabalarla çarpışmaya hiç benzemiyordu.
.
bazen hayatımızın belli bir döneminden misal yolun yarısından sonra karşımıza çıkan ve hatta "şimdiye kadar nerdeydin" dediğimiz insanların aslında geçmişteki o yol ayrımlarında tercih etmediğimiz yönlerin sonundaki insanlar olduğunu düşünürüm. en çok işte o zaman sövesim gelir. kendimi tutmam söverim de bu mendebur hayata. "sen benle dalga mı geçiyon lan pezevenk" diye.
"tüm bunlar sadece bir soruyu, bir yönü kaydırdık diye mi hep. ikinci şans diye bir şeyden haberin yok mu senin lan amcamın çocuğu" derim.
lakin biraz nefes alıp sakinleştikten sonra acı gerçek bir şamar gibi yüzüme yetmez futbol topu gibi mideme oturur. çünkü ve zira zamanında o cillop gibi, dört şeritli otoban yerine yamalı, yarı asfalt yarı mıcır yolu yahut hemen yanındaki toprak yolu seçseydim yıllar sonra bugün yine aynı şeyleri düşünüyor olacaktım. dünya yuvarlaktı çünkü. ner'den başlarsan başla, hangi yola girersen gir, başladığın yere geliyorsun yine. böyle böyle deliriyorum işte.
böyle böyle..
.
victor deme - djon maya
.
.

12 Şubat 2016 Cuma

ses ver canım okuyucu

cuma, yağmur ve istanbul bir araya gelince maalesef voltran oluşmuyor. he-man hiç olmuyor. çünkü ve önce trafik sonra hayat duruyor. en nihayetinde mithad selim çıldırıyor.
misal bindiğim duraktan daha üç durak gitmişken, gidemiyoruz!  çünkü niye?  çift yönlü akışı olan caddenin her iki tarafına park eden terliksi hayvanlar ve buna göz yumanlar nedeniyle bilmemnebey caddesinde bekliyoruz ondakikadır. resmen gitmiyoruz. ondan sonra vay efendim mithad selim çok küfürbazmış, yok çok depresifmiş. peki sen söyle canım okuyucu. hırsızın hiç mi suçu yok a.q? 
hep mi biz ofsaytta kalıyoruz. 
hep mi sadriler kaybeder. 
müjganlar hiç mi gelmez?

eyvallah, işyerinde zaman zaman dalıp uzunca bir müddet kuşları izlediğim vakidir. amma ve lakin bu işimi layıkı ile yerine getirmediğim anlamına gelmez. aksini iddia edenin alnını karışlarım. haa küçükken tingir'in ağacından üç-beş olmamış şeftaliyi hüpletmiş, afyon'lunun bahçesine kaçan top yüzünden iki kıvırcığını ezmişliğimiz yok değil. ama karşılığı ve hiç inanmadığım karması bu mudur? bence değil.. olmamalı..
.
yalan yok şimdi. bugün dörtten altıya kadar kuşları izledim yine. sen olsan sen de izlerdin. yemin ederim. güneşli ya da bulutlu hiç farketmiyor. mavi gökyüzüne ve hatta dünyaya en yakışanı onlar çünkü. onlar ....
.
evet şu an, içimizden ve dışımızdan olmak üzere iki ayrı koldan edilen toplu küfürler eşliğinde trafik biraz olsun açıldı. içerisi doldu. camlar her türlü kareografiye mahal verecek derecede buğulandı. klişeleri sevmem ama fırsatını bulduğumda da kaçırmam. sevdiğimin ve benim baş harflerini yazdım buğulanan cama. lise üçe kadar beşiktaş yazardım. lise üçte müjganı sevdim. ondan beridir nerde buğulu bir cam görsem...
.
otobüs gittikçe yükünü aldı. öyle ki taşma noktasına geldi. böyle kalabalığı en son kurtköy-pendik dolmuşunda görmüştüm seneler evvel. onda da açık olan kapıdan düşmüştüm zaten. şanslıydım ama. minibüs viraj aldığı için yavaşlamış ben de o esnada düşmüştüm. lise2 stajımı yapıyordum şeyhli köyünde bir fabrikada. insaflı adammış şoför! ben düşünce durdu. son paramı çünkü o'na vermiştim. yürümeye kalksam şeyhli'den pendik epey bir km. hele ki o zamanki çocuk gözümle. sonra iki üç abi koşarak geldiler. kaldırdılar beni yerden. kol ve dizlerimdeki hafif sıyrıklarla atlatmıştım. yaz ya da ilkbahar sonu olmalıydı. zira açık olan hafif kanlı kollarımı hatırlıyorum. neyse işte yolun kalan kısmını bana yer veren bir amca sayesinde oturarak gitmiştim o zaman.
ve şimdi kulağımda tom dayı bağır çağır şarkı söyleyip ben bu yazıyı yazarken titreyen bir el gördüm. kafamı kaldırdım çok yaşlı bir amca. hemen toparlanıp yer verirken beni rahatsız ettiğini düşünerek; "kusura bakma evladım" dedi en istanbul beyfendisi sesi ile. "kusura bakma"...
artık ne kadar rahat oturuyorsam sözle yetinmedi bir iki kez de sırtıma vurdu teşekkür babında. belli etmedim lakin içimden çok mahcup oldum. ama karmaya hala inanmıyorum. o ayrı..
.
tom waits - how's it gonna end

11 Şubat 2016 Perşembe

beş vakit - 11

.
sabah:
bir durak dolusu insan. hepsi kuzeye bakıyorlar. sanki godot'u bekliyorlar. lakin ne otobüsleri geliyor ne de bahar. yine de umutla ve sabırla bekliyorlar.
ama bahar diyorum sevgilim.
çok uzak..
.
öğle:
sabahtan beri oyalanıyorum. acil bir iki iş dışında bugün hiç çalışmadım yine. mal mal oturuyorum. arada uzun uzun, sanki bir anlam bulacakmışım gibi cama yapışan yağmur damlalarına bakıyorum. radyo açık. ekseri yabancı şarkılar çalıyor. sözlerini anlamıyorum. ama duygular...
.
histeri şeklinde dışarı çıkmak istiyorum. en koyusundan, sert bir kahve ve bir de sigara içmek istiyorum. fakat bunun için öğle paydosunu beklemem gerek. kırkbeş dakika kadar. sanırım dayanabilirim..
tam bunları düşünürken hafız aradı. bugün izin günü. işe girdiğimi unutmuş "n'pıyosun lan. hadi kadıköy'e inelim?" dedi. yüzümde ne o'nun ne benim görebildiğim ama hissettiğim acı bir tebessümle "unuttun galiba ben yine bordrolu köle oldum. gelemem" dedim.
güldü. dalga geçti pezevenk. küfür ettim. telefonu kapattı.
aylaklık damarlarım, kabarmaktan öte patladı. "n'yapıyorum lan ben burada" dedim. yemeği beklemedim. patron ne der diye düşünmedim. çocuklara "biraz dışarıya çıkıyorum" dedim.
varoş cafedeyim şimdi.
garson namına kimse yok ortalıkta. pek bir müşterisi olduğu da söylenemez. benim masa ile birlikte üç masa. bir de ortalıkta dolanan tekir kedi.
dışarıda yağmur. 
bugün biter mi ? hiç bilmiyorum.
.
ikindi:
yağmur nihayet durdu. güneş açtı. kuşlar eskisinden de özgür uçuyorlar. şimdi daha çok kıskanıyorum onları.
tüm dünyayı sırtımda taşıyor gibi hissediyorum böyle zamanlarda. yaşamak ağır geliyor. ama ve biliyorum ki; sırtımdaki, yine kendimden başkası değil. sadık da, zarifoğlu da ölümüne haklılardı. "bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor.(1)" ve "bize ağır gelen kendimiziz aslında. yolda, okulda, işte başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.(2)"
.
1-garip - sadık yalsızuçanlar
2-yaşamak-cahit zarifoğlu
.
akşam:
2009 sonbaharından beri türlü nedenlerle bitiremediğim tomris uyar'ın gündökümün'ü taşıyorum iki gündür çantamda. bu akşam otobüste,  en sevdiğim tekli koltuğa kurulur kurulmaz okumaya niyetlendim. ama ne mümkün! sol çaprazımdaki abi traş losyonunu sürmemiş, adeta yıkanmış. öyle ağır kokuyor ki değil bir şeyler okumak, içeride canlı kalmak mucize. mecbur müziğe verdim kendimi. ve uykuya.
.
yatsı:
şöyle uzunca bir mektup yazmalı. kuşlar kıskanmalı....
.