29 Ocak 2016 Cuma

you know ı am no good

tüm öğleden sonrayı pencereden kuşları izleyerek geçirdim. hep aynı saatlerde, üç, bilemedin dörtte geliyorlar. ama asla beşte değil. sanki sözleşmişler ya da birileri hususi olarak onları bu saatlerde gökyüzüne bırakıyormuş gibi. üçerli, beşerli bazen on, bazen onbeşli gruplar halinde ama hep kuzeyden gelip güney yönünde kanat çırpıyorlar. bugün işte her zamankinden daha fazla izledim onları. kuşları izlemediğim vakit çay içtim, tuvalete gittim, bir kaç telefon görüşmesi yaptım. arada içeriye gidip çocuklara şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın diye yalandan talimatlar verdim. dedim ya öğleden sonra neredeyse hiç çalışmadım. 
ha marifet mi? değil. bilakis itici. hatta belki utanç verici olmalı. ama bilemiyorum. ne zamandır hiç bir şey hissetmiyorum hayata, olaylara ve genelde insanlara karşı. istisnalar oluyor elbet arada kaideyi bozmayacak. ama istisna işte.

hislenmeye en yakın olduğum anlar ise bu yazma halleri. misal şimdi şu yazdıklarımı birilerine anlatmaya kalksam on kişiden sekizi dinlemez. biri yapacak başka işi olmadığı için dinler. diğeri dinler gibi yapar ama o da dinlemez. yazmak öyle mi ama? değil. 
abartı gelecek belki ama nefes aldığımı hissediyorum yazarken. dünyadaki tek tutamağım diyebilirim. ama bildiğim; bir gün bu istek, bu heves de bitecek. o zamana kadar işte yazabildiğim kadar yazmayı düşünüyorum.

şimdi mesela yine çalışmıyorum. kafamdan akıp geçenleri bir müsvedde kağıdına tuhaf bir biçimde, çapraz şekilde yazıyorum. bilmiyorum belki buradan bloga aktarırım. belki de aktarmam. emin değilim. ya da ve belki de yazıyla birlikte bu şekilsiz, çirkin kağıdın fotoğrafını da koyarım. kim bilir? 
.
bu sabah yediyi biraz geçe bir halk otobüsü benim için durmaması gereken bir yerde durdu. kaçırsam, bir sonrakini 45 dakika bekleyecektim. işe geç kalmak değil de beklemek canımı sıkacaktı. ıssız adada kalmış bir faninin gemi ya da helikopter gördüğündeki hareketleriyle, kol, bacak, kafa namına tüm eklemlerimi sallayınca şoför insafa geldi sanırım.
hiç yapmadığımı yaptım. daha akbili basmadan eyvallah ettim şoföre. yine adetim olmadığı üzere bir sonraki durakta binen adamın akbili yetersiz bakiye çığırtkanlığı yapınca adam  "fazla akbili olan var mı acaba" diye eziklenmeden "ben de var beyim" dedim.  normalde kimseye akbilimi vermem. başkasından da almam. tedbirli olsunlardı canım. ne o öyle medine dilencisi gibi otobüsün içinde dolaşmak. bu şekilde dolaşmayı ve dolaşılmasını hiç sevmem çünkü.

bazı arkadaşlarım bunun gereksiz gurur ve hatta kibir olduğunu söylüyorlar. haklı olabilirler. ama ben de haklıyım. annemde arkadaşlarım gibi düşünüyor. geçen ay, ateşler içinde yatarken  "oğlum inat etme de komşunun arabasıyla beş dakika gidelim şu hastaneye" diye çok söylendi. dinlemedim önce. çünkü hastanelerden nefret ederim. üstüne bir de komşu minneti. hayatta olmazdı. lakin annem çok ısrar edip hastalığıma yeni ilmekler atmaya başlayınca dayanamadım. taksi çağırdım. yine benim inadımla devlet hastanesine değil en yakındaki kıytırık bir tıp merkezine gittik. annem hızını alamadı. benim yanımda beni taksiciye çekiştirmeye başladı. yok efendim çok inatmışım da. kocaman adam hiç söz dinlemezmişim. gurur yaptığımdan komşuyu çağırmazmışım falan. savunma hakkım kısa ve netti. "akşam yorgunluğunda rahatsız etmek istemedim kimseyi" dedim. kalender adamdı taksici. ne şişi ne de kebabı yaktı. "komşuluk önemli tabi. ama abi de haklı. şimdi herkes işinden gücünden yorgun argın gelmiştir" dedi. konuyu kapattı. 
aslında yorgunluk, rahatsızlık, ince düşünce hep bahaneydi. minnet duygusunun verdiği eziklikten nefret ediyordum daha çok.
sabah işte kendi hatamla şoförün üzerime saldığı minnet duygusundan kaçamadım. bu hem midemi hem kafamı bulandırdı. akbilimi vermiş bulundum. yoksa biliyorsun...
.
ben böyle değildim eskiden. kabul çok iyi biri değilim. hatta bugün ciddi ciddi düşündüm de kendi üzerime; özünde kötü biri değilgillerdenim sanırım. yine de her şeye, tüm kötülüğüme rağmen şanslı sayılırdım. zira bütün güzel şeyler eskidendi. vita kutularında pencere önü çiçeklerimiz, arkası yarınlar, fahriye ablalar, radyo tiyatroları, macuncu amcalar, tüplü çokokremler, leblebi tozları falan diyorum eskidendi hep.
son tahlilde ve bugünlerde bir karışık hallerdeyim işte. tıpkı istanbul'un lanet olası trafiği gibi. lakin artık kafam karışık klişesini aklı başında hiç bir kadın yemiyor bayım söyleyeyim! ama sizi temin ederim bayım benim kafam gerçekten karışık. hem kafam hem de ruhum aylardır üstelik. ve hep yorgun. şu bir hafta on gündür bedenim de çok yorgun. çünkü tipini sktiğimin şirketinin nevi değişiyor. "nevinizin de şirketinizin de götüne koyayım. benden buraya kadar ulan" deyip çıkıp gitmek bazen harbi göt istiyor. bazen de sadece alışkanlıklara yeniliyor insan. oysa ben kime ve niye yenildiğimi bilmiyorum bu süreçte. ama ağır bir yenilgi aldığım kesin. 
hem çok ağır. 
.
amy winehouse - you know ı am no good.
.

.

27 Ocak 2016 Çarşamba

kartpostal yazıları-ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım*

                    

şubat ortasında aylak ayartan bir bodrum güneşinde olmak ne güzeldir bilir misin sevgilim? ikibinsekizin şubatını, o günkü hislerimi özledim bugün. fazla uzun sürmedi ama. doğanın kanunu; mutlu hatıralar kısa, acı gerçekler uzun sürer.
.
şimdi enrico macias, herkesin ismini ve sözlerini bir çırpıda hatırlamayacağı lakin melodisini tüm dünyanın bileceği tanıdık bir şarkıyı seslendiriyor. bense odamdaki tek manzarayı izliyorum. 
metrelerce uzakta, dağdan küçük, tepeden büyük, üstü karla kaplı ve kısmen beyaz bulutlarla kaynaşmış yükseltiye bakıyorum. bu sırada beynim boş durmuyor, şarkının ve dışarıdaki güneşin etkisiyle gidebileceği en uzak, en ulaşılmaz sanılan gönül adalarıma çıkarma yapıyor tüm kuvvetleriyle. ses etmiyorum. zira çarpışmak için ne mecalim ne de keyfim var. izliyorum sadece. zorlu bir tepeyi daireler çizerek aşmaya çalışan yolcu otobüsünü seyreder gibi tıpkı. sonra basit, gündelik şeylere gidiyor aklım. misal biraz sonra çayım gelecek. ve ben çay içeceğim diye mutlu oluyorum. tüm yorgunluklarımı unutuyorum. çay içmek çünkü dünyanın en huzur veren ikinci eylemi sevgilim. birincisi seni sevmek. bunu zaten biliyorsun..
.
*cemal süreya-gül

25 Ocak 2016 Pazartesi

sevgilim okuyucu

içimde bir his var. konuşuyor üstelik. işbu yazı çok uzun olacak diyor. hani bir türlü bitmeyen kış geceleri gibi. yahut uzayıp giden tren yolları gibi. 
hem uzun, hemi hızlı.
o yüzden  okumaya niyet edenler, oruç yiyenler, katiller, uşaklar, tramvayın arkasına asılanlar, vapurun kenarında sigarasız çay içenler, martılara simit atanlar, n'olacak oğlum bu memleketin hali diyenler kemerlerini bağlasın.
ve siz genç bayan. 
siz de bayım. evet evet siz, ssk doktoru gibi uzaktan neler olup bittiğini anlamaya çalışan orta yaşlı beyfendi sizden bahsediyorum. 
ve suzan hanım. 
ve tabi ki sen sevgili. 
sizin için yazıyorum.
hazır mısınız?
başlıyoruz..
.
07:09-bir istanbul sabahı...
meteorolojiyi doğrulayan kapalı ve hafif yağmurlu, yer yer kar yağışlı bir hava. dakikada bir kalkan metrobüse karşın dakikada onbir insanın dahil olduğu istasyon olağan kalabalıklarından birini yaşıyor. biraz itiş kakıştan sonra metrobüse binebildim. biraz dediğime bakmayın. harbi cenk tecrübesi gerektiren bir çatışma bu. işin doğrusu girmiyordum bu kadar kargaşaya, sadece uzaktan bakıyor, ilk zayiatlar verilip, yaralılar ve ölüler toplandıktan sonra. bir direğin dibine ayakta konuşlanıyordum normalde. dört durak sonra zati iniyordum. ayakta yahut yatarak gitmem çok önemli değildi. ama işte merak etmek hem iyi, hem kötüydü. biraz da şeytan dürttü.
onca insan, her biri bir kapıya denk gelen duruş pozisyonunu nasıl alıyor da oyuncak arsızı çocuklar gibi hatta akınlarda çocuklar gibi şen olan bin atlılar timsali nasıl hücum ediyorlar o birbuçuk metrakarelik boşluğa. şaşırıyor, ilk günden beri acayip merak ve heves ediyordum.
dedim ya biraz merak, biraz şeytan, az biraz da ibnelik olsun diye güneşin doğumuna müteakip ben de dahil oldum o güruha. 
.
acemi çaylak olarak uzman yolcuların her kapı için oluşturduğu komünlerden nispeten daha az olanının arkasına konuşlandım ilkin. (o kadar matematik biliyorum elhamdülillah.) arkada kaldığım için haliyle ilk metrobüsü mecburen pas geçtim. ikincisi için ben ve komünün sonradan ilave olan küçük kalabalığı ikinci metrobüs için yeniden mevzilendik. sanki cesur yürek filmindeydik. bir mızraklarımız eksikti. ve ikinci metrobüsün bize doğru hareketlenen yeşilini görür görmez kırmızı görmüş boğalar gibi bi'huysuzlandık önce. komün hafiften, yayık ayranı gibi bir dalgalandı. yeşil şey önümüzde durup daha kapılar açılmadan çıkan tısss sesini duyar duymaz da daldık cenk meydanına. çoluk-çocuk, genç-yaşlı, öğretmen-öğrenci, işçi-memur, erkek-kadın,zayıf-güçlü, hırsız-polis, uzun-kısa hiç farketmiyordu. dünyada herkesin eşit olduğu tek yer burası, metrobüse biniş anıydı. kimse bana kant'ı, marx'ı anlatmasın.
içindeki kırmızı kadifeden koltuklara kilitlenmiş hedefe varmak için amansız bir mücadelede bir huniden geçmeye çalışan akide şekerleri gibiydik. her birimiz farklı renkte. güçlü ve biraz da arsız olanın bir iki omuz darbesiyle diğerlerini bertaraf edebildiği ve istediği köşeyi seçebildiği manyak bir dünya. fizikli olmama rağmen biraz yontulmuş olduğumdan çok sevdiğim cam kenarını denk getiremedim. ama önemli olan katılmaktı. bu imkanı bize sağladığı için sn. belediye başkanımıza müteşekkirim. cam kenarı bi'dahaki sefere inşallah.
.
uzatmayalım. kıçımı ve çantamı sağlama alıp kulaklıklarımı özenle taktıktan sonra havadan mı sudan mı bilmem son günlerde eksene alternatif tuttuğum radyo kanalını açıyor ve joy'u dinliyorum gözlerim kapalı. uyumuyorum ama. iyi oluyor. hem böylece gereksiz nazarlardan ve sonra suçlu suçlu kaçırmalardan muaf tutuyorum gözlerimi.
tam olarak kaçıncı olduğunu hatırlamıyorum ama fransızca olmasından işkillenip son tahlilde italyanca olduğuna karar verdiğim ne slow ne de hareketli ama iki kategoriye de girebilecek güzellikte bir şarkı ile oturduğum koltuktan yukarıya doğru yükseliyorum. ama yok böyle güzel bir şarkı. beni benden alıyor. bir sinema filminin içine giriveriyorum hemen oracıkta. öyle gerçekçi, öyle sinemasal bir müzik. uyumadığımdan eminim. uyanık da değilim ama. londra olmalı burası. kırkbeş derecelik açıyla üzerine gelen misket büyüklüğündeki yağmur tanelerine inat gümüş renkli bir tren hızla akıyor yeşillikler ve bazen tek tük evlerin görüldüğü yerleşim birimlerinin arasında. yönetmenimiz bir ara kompartımanın içine zoom yapıyor. koca kompartımanda kirli sakallı, siyah bereli genç bir adam. şu kocaman kulaklıklardan var kulağında. kucağında da fawler'in olasılıksız kitabı. ama okumuyor dışarıya bakıyor sadece. yağmur damlalarının camla yaptığı düeti mi yoksa dışardaki manzarayı mı izlediği belli değil. ama müziğin etkisi ile uzaklarda olduğu izlenimi uyandırıyor daha çok. hareketsiz, öylece manzarayı izliyor. yahut kim bilir hangi hülyalarda? kompartıman görevlisinin "bir isteğiniz var mı" sorusuna da bu yüzden kayıtsız kalıyor belki. bilemiyorum. fonda müzik hep aynı. hiç değişmiyor. trenin hızı ve yağmurun şiddeti de öyle. tünellerden, köprülerden geçen tren varamıyor bir türlü gideceği yere. genç adam da ilk sahnedeki istifini hiç bozmuyor. bir ya da bir buçuk saat böyle devam eder mi bir film. film işte, ediyor. derken bir tünele giren tren çıkamıyor öteki uçtan. bir tek sarı ile turuncu karışımı alev topu çıkabiliyor dışarı. film de böyle bitiyor. 
genç adama n'oldu, trende makinist ve kompartıman görevlisinden başka yolcular var mıydı? bunların hepsi bir sır olarak kalıyor ve film boyu çalan italyanca şarkı yerini charles anzavour'un söylediği fransızca bir şarkıya bırakıyor....
.
08:35-hâlâ sabah istanbul'da ve yağmurla karışık kar var...
hava kapalı. yağmur devam ediyor. en sevdiğim istanbul sabahını bir simitçi kahvesinde karşılıyorum. sanırım ferdi ağbiye nazire yapıyorum biraz da. doğal olarak bir simit ve bir çay var menümde. metrobüste tutturamadığım cam kenarı şansım bu sefer yaver gidiyor. dominant bir şarışınla, esmer, çıtı pıtı arkadaşı ben kendime yer ararken hem televizyonu hem de iş merkezinin girişini , hem de otoyolu kesen jeopolitik önemi çok büyük bir masadan ayrılıyorlar. boğazlardan sıcak denizlere inme hevesindeki ruslarınkine muadil haset bakışlar eşliğinde konuşlanıyorum yeni yerime. yukarıdaki televizyonda ntv açık. ama en tatlı sabah uykusu yarıda kesilenler olarak tüm algılar kapalı. zaten mevzu hep aynı. kılıçdaroğlu ne dedi. erdoğan ne cevap verdi. ortadoğudaki yangın sönecek mi, obama kalıbının adamı olacak mı, yasama, yürütme, yargı hani bunun ilk sahibi? vesair vesair sorular hep aynı. sorunlar da... televizyon ilgi alanımdan çabuk çıkıyor.
uzaktan e-5 görünüyor. gri ve sarı renkler hakim yola. arada mavi halk otobüsleri çeşni oluyorlar. tıpkı hayat gibi trafik de çok hızlı akıyor. insanlar kümeler halinde işe geliyorlar hâlâ. mevcudunu bilmiyorum ama çok büyük bir iş merkezi burası. hani kaybolmamak içten değil. o derece büyük. 
işi olan da sıkıntılı. olmayan da. gülmüyor yüzler. cafede gazetenin iş ilanlarını okuyan delikanlı belli ki istediği bir şey bulamadı ve hışımla kapattı gazeteyi. belki de cebindeki son parayı garsona uzatıp ağır ve yorgun adımlarla çıktı. karşımdaki orta yaşlı abi de pek düşünceli ısırıyor poğaçasını. çayından bir fırt bile almamış. onu bu kadar endişelendiren nedir acaba? ya şu tıknaz garso. her gün aynı tepsileri toplayıp aynı masaları silmekten bezmedi mi acaba? surat ifadesine bakılırsa kafa olarak çoktan bırakmış, sadece bedeni çalışıyor. hayalinde ne var ki acep? 
sorular, sorular cevapsız sorular..
en iyisi hesabı ödeyip gitmeli. belki öğlen yine gelirim...
.
12:35-güz gülleri gibiyiz...
öğle yemeğini dışarda yedim. ama çay için sabahki cafeye geldim. hem çayımı yudumlarken belki bir şeyler yazarım dedim. çay sırası beklerken elimi cebime attım. ama o da ne?  cüzdanını evde unutan insan halimle kalakaldım. not defterim ve kalemim çantamda kalmıştı.
self-servis cafenin kasiyer kızına "bi'çay, bi'kalem, bi'kağıt" ne kadar" dedim.
"2 TL efendim" dedi gülerek...
"başka kalemin yok ama. benim işim uzun. sıkıntı olmasın sonra"
"sorun değil efendim" dedi ve yine güldü.
angajman kuralları çerçevesinde misliyle karşılık verdim gülümsemesine. hemen akabinde manzaralı bir yer aradım. lakin nafile..
sabahki şansım yoktu. tüm cam kenarları tutulmuş. mecburen ortalardan ayırdık yerimizi. çay fena değildi. ama çok sıcaktı. olsundu, sıcak çay severdim ben. televizyonda bu sefer dream tv açıktı. ve teoman söylüyordu. ama hangi şarkısıydı çıkaramadım şimdi. çok da umrumda değildi. çünkü tadını aldıkça çay daha da güzelleşiyordu. bu her şeye değerdi.
bir yandan yazıyor bir yandan etrafa bakınıyordum belli belirsiz. televizyonda teoman gitmiş tanımadığım bir sarışın tuhaf bir şarkı söylüyordu.  ama fena değildi şarkısı. şarkının ismini merak ediyordum. fakat klip sonunu bekleyecek kadar sabrım ve dikkatim yoktu. zira o anda cam kenarında oturan sabahki dominant sarışınla göz göze gelip aynı anda suçlu suçlu çevirdik bakışlarımızı. yine aynı zaman dilinde yan masadaki laurel- hardy'e çok benzeyen iki kafadar gürültülü biçimde kalktılar. masaları televizyona daha yakındı ama cam kenarı değildi. kaldım o yüzden yerimde. ama bir yandan da tüm kenarları kesiyorum. sabah buğulu camın üzerindeki balık motifinden izlediğim plaza girişini ve otobanı merak ediyordum öğlen saati nasıl olur diye. lakin cam kenarlarında yaprak kımıldamıyordu. oturanları adeta japonla yapıştırmışlardı oraya. çok üstelemedim. yazmaya devam etim. hem ne diyordu bir çin atasözü; masada kaybeden aşk da kazanırmış!
.
18:30-istifa bir erdemdir...
fırtına öncesi sessizliğe mahal vermeden bodoslamadan girdim lafa. 
"erdem bey bildiğiniz üzere bir takım vaatleriniz üzerine dört gün önce kuruma dahil oldum. ama ve maalesef görüyorum ki; söylenenlerle gerçekler epey bir farklı şirketinizde. dolayısı ile benim yapacak çok fazla bir şeyim yok. istifa ediyorum. kararım katîdir. lütfen ısrar etmeyiniz"
bu nemrutluğuma aldırış etmeden, gider ayak siyasilerden de uzun bir nutuk çekti ex patronum. 
" ama mithad beyciğim daha karpuz kesecektik"  özetindeki vaadlerine kanmadım tabi bu sefer. 
"ulan kış günü keseceğin karpuz ya kelektir ya hormonlu bre mendebur" dedim vurdum kapıyı çıktım. üstümden büyük bir yük kalkmış gibiydi. lakin başka bir ağırlık çökmüştü üzerime.
her akşam keklik gibi, koşar adım gittiğim durağa bu akşam yaslı ve ağır adımlarla gittim. ama her şey o kadar da kötü değildi. zira hayatımda ilk defa, ara durakta bomboş bir metrobüse denk geldim. metrobüs o kadar boştu ki sabah bir götlük yer için götlük eden bizler değildik sanki. hani eski istanbul beyefendi ve hanımefendilerini kıskandırmaktan öte, öldüm de başka bir dünyaya mı nakledildim acaba diyecek kadar saygılıydı tüm yolcular birbirine.  bu kadirşinas yolcularla aynı metrobüste gitmek ayrıcalıktı. lakin fazla tevazu beni bozardı. boş bulduğum ilk koltuğa çöreklendim hemen. telefonun radyosunu açtım. canım sert bir şeyler dinlemek istiyordu. joy fm'den radyo eksen'e aldım kanalı. akşamın en sert parçaları benim için çalıyordu sanki. "iyi ki oradasın lan radyo eksen, bir kaç gün ihmal ettim seni ama biliyorsun ki ilk göz ağrım sensin" dedim içimden. yeterince içimden demediğimi yanımdaki kadın şaşkın şaşkın suratıma baktığında anladım. telefonun kulaklığını ağzıma götürerek cep telefonu ile konuşuyor ayağına yattım bu sefer. 
"tamam birader 19:00 da nazım hikmette görüşürüz o zaman" dedim de yanımdaki kadın kitabını okumaya devam etti. 
ama şimdi regina spektor ve şarkısı hero beni mecazi anlamda bitiren hamleye imza attılar. hiç bitmesin istedim şarkı ve yolculuk. 
mutluyduk böyle. 
ama işte bir iyi bir kötü gidiyordu her şey. ying yang misali. köprü her zamankinden daha açıktı. istemediğim halde çabuk bitti yolculuk. sonra 19:00 da nazım hikmet'te olmam gerek diye yalancı bir hisse kapıldım kendi yalanına inanan çoban gibi. dışarıdaki serin hava beni kendime getirdi. eve gitmeliydim. hava soğuktu. çantam ve sırtımdaki yükler ağırdı. bir buçuk duraklık mesafede minibüse binmek yerine yürümek istedim.
belki sezen'i almayan lodos bu sefer beni alıp götürürdü uzak bir yerlere ...
.
sezen aksu - ah istanbul
.

24 Ocak 2016 Pazar

la flor de estambul

minibüs ineceği yeri geçince sanki eli kapıya sıkışmış da çok acı çekiyormuş gibi bağırdı birden. "inceeeek vaaar". 
ani bir frenle durduk. şoförümüz  "kontürle mi konuşuyon? bi'daha söyleseydin ya bey baba. duymadık işte " dediğinde isyankar yolcu çoktan inmişti. gülmek istedim. gülemedim. ama minibüsün soğuk direğine yapışık vaziyetteki sağ elimin üzerinde gözümün içine girmesine ramak kalan o narin eli çok öpmek istedim, yalan yok şimdi. ilk defa başıma geldi böyle bir şey. sahibinin yüzünü dahi görmediğim bu ince, bu nazenin el, çok hoş, çok öpülesi geldi gözüme. hayır sarhoş değildim. sabah beri ağzıma koyduğum tek içki rize turist çayıydı. saat onbiri beş geçiyordu belki de yirmi. bilemiyorum. sonra işte başka, kıllı bir el sarıldı bizim demir tutamağa. ama ne sarılış; sanki arif sağ'ın sazında nota arıyor abi. rahmetli yıldırım gürses'in eller eller şarkısı geldi aklıma bu sefer. şoförün esprisi kadar komik değildi ama güldüm yine de. güneşi gören bünyelerin kadıköy'e akın etmesi nedeniyle iyice kalabalıklaşan minibüsün içiyle doğru orantılı artırıyordu soğuk demir tutamaktaki eller. ve bir el değdi elime. heyecanlandım. ama hayır! esrarengiz ve güzel elli kadın değil  "orta anadolu türkücüsü"  ağbinin kıllı eliydi elime değen. haliyle elektrik alamadım. şansıma küstüm. sonra müsait bi'yerde indim.
.
hazır güneşi bulmuşken biraz yürümek istedim. kıtır kıtır buzların üzerinde hoyrat adımlarla yürürken köşe başındaki dükkanın camında yansıyan görüntüme baktım bir ara. sanki biraz kambur yürüyordum. şöyle bir diklenip doğruldum. yüzümdeki ifadesiz şekle dokunmadım ama. nihayetinde "motooor"  sesine koşullanmış oyuncunun film sahnesine başladığı gibi caddede hızla akan hayatın keşmekeşine attım kendimi.
.
bir yandan yürüyor bir yandan da sanki bir süreliğine bir yerlerde dondurulmuş da hayata yeniden salınmış ve her şeyi ilk defa görüyormuş gibi merakla izliyordum etrafımı. yanımdan geçip giden insanları, hayvanları ve dahi irili ufaklı araçları. herkes, her şey sanki öğretilmiş bir güdüyle ve ama belli bir ahenkte, dans edercesine hareket ediyordu. kusursuz çalışan bir makine gibiydiler. öyle ki zamanı geldiğinde gizli bir el düğmeye basacak ve hareket eden tüm bu şeyler anında donacakmış gibiydi.
işte tam o anda tuhaf bir şey oldu. kendimi ve etrafımdakileri yukarıdan izlerken gördüm. nasıl bir oyun ve nasıl bir sahneydi bu? hem başrolünü hem figüranlığını paylaştığım. yürüdükçe aklıma aynı anda üşüşen onlarca şeyi aynı saniyelerde düşünüyor, düşündükçe daha hızlı yürüyordum.
bu hengamede en son hatırladığım; kendimi kestane renkli saçları omuzlarından aşağı biraz dökülmüş, uzun boylu bir kadının peşinden giderken gördüğüm haldi. o an kötü bir bay c. taklidi olduğumu düşündüm. fakat itiraf etmek gerekirse bilinçli bir taklit değildi bu. zira ne zamandır uzaktan bu özellikte bir kadın görsem olric olabilir zannıyla yüzünü görene dek takip ediyordum. ama yıllar sonra bir gün o'na rastladığımda ne söyleyeceğimi hiç düşünmedim. konuşabilecek miydim? onu da bilmiyorum. ama takip etmekten hiç vazgeçmiyorum. bugün yine o olmadığını anladığım vakit kadıköy altıyol'daydım. hem soluklanmak hem de karnımı doyurmak için piraye cafe'ye geldim. ve şimdi oturmuş bunları yazıyorum kulağımda müzikle. tom waits'i bir smoke filminde bir de bahariye'ye çıkan bu dar sokakta çok sevdim.
bir insan hüzünlenirken nasıl mutlu olur. ya da edilir?
belki yine hiç hesapta yokken beliren bu nazlı kış güneşi belki sokağın otantik havası. bilemiyorum. ama ve son tahlilde müziğin büyüleyici gücü yadsınamaz...
.
çok fazla durmadım cafede. devam ettim. bir çok sokağa, o sokaklardaki tüm sahaflara ve yeni kitapçılara girdim, çıktım. gülen, hüzünlenen, sinirlenen, sigara içen, mal ve hizmetini bağırarak satmaya çalışan insanları izledim. en son girdiğim kitapçıda aradığım özel bir şey yokken bir kaç kitap karıştırdım. ama acayip soğuk geldiler. hani ve sanki bir şey eksikti içlerinde. ama ne? bir süre eksik olan bu boşluğu aradım... sonunda buldum.
sahicilik. evet.
klişe tabirlerle ama farklı olmak için kasılarak yazılmış 3-4 farklı yazarın hormonlu cümlelerini okudum ardı ardına. hoşuma gitmedi hiç biri. uzak geldi hepsi bana. sonra bulunduğum mekan, her şey, herkes yabancı gelmeye başladı. az önce sanki masallar ülkesindeki gibi etrafımdan dans eden kalabalık şimdi beni yutacakmış gibi üstüme üstüme geliyordu. zihnimde kekremsi bir tat ve cevapsız sorularla hareketsiz, öylece kalakaldım ortada.
sanki gizli bir el düğmeye basmıştı..
.
javier ruibal - la flor de estambul
.

18 Ocak 2016 Pazartesi

bu karlı havalar diyorum sevgilim, çok tehlikeli

mesaim başlayalı bir saat sekiz dakika oldu. lakin şimdiye değin hiç bir işe el atmış değilim. çünkü kar yağıyor. çünkü çocuklar dışarıda kar topu oynuyor. çünkü kıskanılası kuşlar kar taneleriyle dans ediyor. çünkü sevgilim; kar çok güzel yağıyor.
.
huysuz, aksi ve huzursuz bir adamımdır çoğu zaman. ama ve sanırım özümde hala iyi bir adamım. bunu nerden anlıyorum? ikinci kez işe başladığımda tüm idari bina personeli ağızları kulaklarında bir eda ile bizim departmanda halay pozisyonu almış mahmut tuncer'i bekleyen kalabalık gibiydi. yemin ediyorum. fakat mahmut tuncer gelmeyince cebimdeki mendili çıkarmak zorunda kaldım! 
ve az önce dilruba hanım istemediğim halde cuma akşamı yıkamak için aldığı ve her sabah su doldurduğu kazandan hallice kupama bu sefer nane-limon, ıhlamur koymuş da getirmiş. masama bırakırken "bal da ilave ettim" dedi. sabahki katıla katıla öksürüğüm kutuplardan duyulmuş olmalı. o yüzden sormadım bu inceliğin sebebi hikmetini. sadece o çıktıktan sonra bir damla göz yaşı ilave ettim bu sağlıklı karışıma. galiba yaşlanıyorum. çünkü ve zira normalde ağlamam. ağlamayı da ağlayanları da sevmem. evet insani duygudur vs vs. fakat benim default ayarlarımda gelmemiş ne yapayım? en fazla gözlerim sulanır. hayatımda bir kez ağladım. amcamın cenazesinde. onda da babam ağladı diye. koca çınarın o hali çok dokundu içime. ayarlarım bozuldu. ama ve mesela babam öldüğünde ağlamadım hiç. çünkü ölüler ağlamaz. o gün babamla birlikte ben de ölmüştüm. 
.
bu kadar beyazlığın içinde ortam niye karardı birden bilmiyorum. kar diyordum en son, çok neşeli yağıyor. öyle ki bir lamba cini gelip de "dile benden ne dilersen" diye sorsa kar mı olsam yoksa kuş mu? diye dert edinirim kendime. öyle şahane dans eden bir özgürlük bahsettiğim.
.
ama en çok bu havalarda kabarıyor aylaklık damarlarım. öyle ki kabaran damarlarımdan her türlü hamur işi yapılır. söylemiştim bir seferinde; karda çıkan o kart kurt seslerle, karda bırakılan insan yahut hayvan ve hatta araç izlerini seviyorum en çok. 
ve yine böyle havalarda, bu ayak ve yol izlerinde kaybolmak, uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyorum. 
bu havalar diyorum sevgilim, çok tehlikeli.
.

14 Ocak 2016 Perşembe

develerle yaşıyorum*

çok acayip bir üç gün yaşıyorum. ne olduğunu kendime dahi açıklayamıyorum. çünkü bilmiyorum. herhangi bir literatürde adı var mı? onu da bilmiyorum. bildiğim; hiç iyi bir şey olmadığı.
böyle durumlarda olağan şüphelim dolunaydır. bizim dombiliye yine bir şeyler oldu da acaba o olan şey de bana mı tesir ediyor diye işkillenirim. aslında yakın zamana kadar hiç inanmazdım böyle şeylere. hâlâ da inanmam. ama juno'ya güvenirim. yine bir koşu juno'ya baktım bu sabah. olay bugün başlıyormuş. ama ben de üç gün önce başladı. üstelik dolunay da değilmiş. jüpiterle retro merküre bi'şey yapacakmış falan. anlamadım! işimin başına döndüm. ama çalışamadım.
sabahtan akşama kadar bir sürü kuş fotoğrafı çektim. çoğu iyi çıkmadı. çok yüksekten, olabildiğince özgür uçuyorlar çünkü. kıskandım yine onları. canım sıkıldı. radyo kanalını değiştirdim. radyo voyage çalıyordu. ama benim daha sert bir şeye ihtiyacım vardı. radyo ekseni açtım. o sırada diğerlerine göre daha alçaktan uçan bir kuş sürüsü gördüm. hemen telefonu aradı ellerim. aceleyle telefonu alırken sabahtan beri liseli aşıklar gibi bakıştığımız ama bir halt etmediğim evrakların üzerine çayı döktüm. "hay senin gelmişine geçmişine"  diye oldukça sinirli ve sesli söverken boş bardakları almaya gelen görevli kadın geri kaçtı. kuşlar da kadrajdan kaçtı. arkasından seslendim. "dilruba hanım gelin. bir bezle şu masayı silin lütfen" dedim. az önceki tedirginliğini yüzünden hiç indirmeden titrek bir sesle "hemen mithad bey" diyerek tiryakinin olmazsa olmazı çakmağı çıkarır gibi cebinden sarı bir patiska çıkardı. masayı hızlıca sildi. çok da mühim olmayan evrakları kurusun diye kaloriferin üzerine bıraktı. daha üç dakika dolmadan masa son iki aydır görmediği temizlik ve düzene kavuştu. 
ama içim, meydan muharabesinden çıkmış bir şehir gibiydi. sıkıntım, huysuzluğum, anlamsız boşluğum yerli yerinde duruyordu. işe yaramayacağını bile bile bir sebep aradım. pencerenin kenarında kuşlara bakarken acaba yine aynı girdaba mı düşüyorum dedim kendi kendime. bu hapsedilmişlik duygusu, dokuz-altı yollarındaki tek düzelik, insanların iğne deliği kadar menfaatleri için yaptıkları cambazlıkları görmek, paranın genişlettiği kibir baloncuklarını patlatamamak.. özgürlük sosuna bulanmış aylaklık serabı mı görüyordum yine? 
bunları düşünürken dün akşam takriben yüzseksensekizinci kez okuduğun pessoa satırları yetişti imdadıma; "ansızın özgür kalsak bu sefer de yepyeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten."
ki bu durumun en canlı şahidi yine kendimdim. geçen bir senemi bir allah, bir ben bilirim.
o yüzden bu "özgürlük safsatasını" çabucak sildim zihnimden. kuşlara da bakmadım. aşağıya, az ötede, henüz öğlenin ikisinde akmayan otoban trafiğinde, her türlü metalik rengin içinde ve cinnetin eşiğinde olan insanlara baktım. halime şükrettim.

13 Ocak 2016 Çarşamba

rüzgarlı ve güneşli

türkçe sözlü hafif müzik çalıyorlar ilk kez. kulaklığımı takmadım o yüzden. dışarıdaki altı masadan dördü dolu. ortalama üçer kişiden oturuyorlar. bir de benim masa, beş. güneşi en iyi alan tek masa burası. nasıl olmuşsa boş kalmış. güneşin kıymetini bilmiyor bu insanlar. ya da başka bir şey. bilemiyorum.
.
beş dakika oldu cafeye geleli ama garson yok etrafta. şikayetçi değilim. çünkü güneş harika. ve camekanlar dışarıdaki çılgın rüzgarın içeri girmesine engel oluyorlar. ama heybetini görmemi engellemiyorlar. gelirken de epey zorlandım. sanırım bir on-onbeş kilo daha eksik olsaydım bu şiddetli rüzgardan gelemezdim buraya. abartıyor muyum? hayır abartmıyorum. 
.
yılışık garson hâlâ yok ortalıklarda. olsa hemen damlardı zaten. yeni garsona seslenmek zorunda kaldım.
"şefim, az şekerli türk kahvesi."
yeşil kazağının üzerinde enine kalın siyah şeritler, bacağında dizleri yırtık buz mavisi kot olan bu ince sakallı genç adam, anladım beyim hemen getiriyorum der gibi ne çok ciddi ne de çok cıvık olmayan, kararında bir tebessümle başını öne eğerek aldı siparişimi.
sevdim bu yeni garsonu. belki bütün güneşli öğlenlerde buraya gelirim.
.

12 Ocak 2016 Salı

otobüs

saat sabahın yediyirmibeşi. mfö'nün kulaklarını çınlatacak kadar güzel bir yağmur var istanbul'da. öyle şırıl şırıl. ve içerisi sıcak. çok sıcak. ağır da bir hava var. hani insanın uykusu yoksa bile zorla uyutacak bir ortam. oysa ben dünden razıyım uyumaya. beklemedim. vurdum kafayı soğuk cama.
lakin iki dakikada bir kah uzun, kah kısa süreli dıtlayan akbiller, henüz içilmiş sigaranın elbiseye sinmiş iğrenç kokusu, arkada dünya yıkılsa umrunda olmayacak ergen kahkahaları, yanımda telefonunun kulaklığı ile adeta güreşen ve kıpraşan hiperaktif delikanlı, şoförün "ortalar biraz daha ilerleyelim" uyarısı ama kimsenin kılını kıpırdatmaması yüzünden en az iki kez daha bu çağrının yinelenmesi, açılan orta kapıdan yüzüme vuran serinlik, akabinde kapanan kapının yılan gibi tıslayan sesi, ismini asla öğrenemeyeceğim çok hoş bir kadın parfümünün kokusu, ani fren sesi, kasislere giren otobüsün yayık ayranı gibi bütün yönlere doğru sallaması, gerekli ya da gereksiz sevgili yahut sevgisiz ama mütemadiyen ünleyen telefon mesaj uyarıları, koltuğun altından sağ bacağımı saran kalorifer sıcaklığı, otobüsün hırıldayan motoru, camda yoğunlaşan nemin soğukluğunun omzuma sirayet etmesi ve istisnasız her durakta papağan gibi aynı cümleyi tekrarlayan o soğuk, mekanik ses; "yüz yirmi dokuz ge; kadıköy-gesi bağları" yüzünden uyumak mümkün değil. ama işte yağmur.
yağmur diyorum ne güzel yağıyor..

3 Ocak 2016 Pazar

üç ocak

bahariye'ye ilk kez tersten girdim. rüzgar moda'ya doğru kuvvetli esiyordu. pazarın onunda bu kadar kalabalık, bu kadar hızla ve telaşla nereye gidiyordu? bana bakıyorlar mıydı umurumda değildi. sadece, kulağımda metallica, ruhumda kanatlanıp uçma isteği vardı. gözlerimi kapatıp kalabalığa doğru sert adımlarla ama umarsızca yürüdüm. müthiş bir duyguydu. anlatabilir miyim bilmiyorum? önce ve sanki dalgaları boyumu aşan hırçın bir denizin kenarındaydım. tuzlu su ve yosun kokusunu salt ciğerlerimde değil tüm hücrelerimde duyumsadım. sonra küçük bir kartopu olup bilmediğim bir dağın tepesinden katlanarak devasa bir kartopu olarak ama keyifle ama çığlık çığlığa vadiye doğru iniyordum ki bir şeye çarptım. dağılmadım. yumuşak ve hoş kokulu bir cisimdi. gözlerimi açtım. benden özür dilemeye çalışan esmer bir kadın. "asıl ben özür dilerim hanımefendi" dedim gözlerim suçlu, başım eğik. durmadım. devam ettim. tramvay yoluna tersten indim bu sefer. şansım varsa tramvay sirenini duyardım yoksa da yoktur dedim. ama şanslıydım. sıradaki parçada emre aydın çıktı. ve martı jonathan taklidi yaparken, boğaya kadar hiç kimse çıkmadı önüme. kendimi kadıköy soğuğuna verdim bir süre daha....
.
altıyolda inmek üzere tam düğmeye basacakken gizli bir el durdurmuştu beni. düğmeye uzanan elimi geri çektim. yerime oturdum sakince. bir durak sonra çarşıda indim. sonrasında insanları ve vitrinleri seyrederken sakız gülü sokağının başında buldum kendimi. bir şeyler ters gidiyordu ama ne?
berber meto'yu aramıştım sabah , "abi onbirde gel" dedi. önce "tamam" dedim. ama baktım onbire çok vardı. bir dakika sonra yeniden aradım.  "meto ben akşamüstü geleyim" dedim. "tamam abi" dedi. oysa pazarları yalnızca öğleden önceleri traş olurdum ben. ve bana abi diyen meto benden iki yaş büyük çıktı geçen sefer traş olduğumda. bunu on yıl sonra öğrendim. alışkanlığımızı bozmadık. o bana abi, ben o'na meto diyorum eskisi gibi. ama işte bazı alışkanlıklar da ölümcül bir virüs gibidir içten içe yer, çürütür adamı. alışkanlıkların esiri olmak zordur. bilirsin. tek istediğim hüzünlü bir şarkının içinde eriyip gitmek. buhar olup uçmaktı oysa... 
.
canımın sıkkın olduğu, problemlerimi çözemediğim her vakit olduğu gibi  bu sabah yine kadıköy'ün ara sokaklarına attım kendimi. her zaman altıyolda inip boğadan bahariye'ye dalar, sonra izlemeyecek olsamda rexx sinemasında vizyondaki filmlere bakar ve hemen ardından sırasıyla sahaflar ve balıkçıları bulurdum. finali de daha önce hiç gitmediğim çay ya da kahvehanede yapardım. şansım yaver gidip ilham perim de yanıma oturursa iki üç satır bir şeyler karalardım. bu sabah yine öyle yapacaktım. hatta ve aslında diyeceklerim vardı tam otuz bir aralık ikibinonbeş'e denk gelen. ama işte hayat; biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi. şimdi bir simitçi kahvesinden sleeping sun (nightwish) eşliğinde bunları yazmak kaderimmiş meğer.
.

2 Ocak 2016 Cumartesi

iki ocak

öksürüğüm geçmedi. özellikle sabahları nöbet şeklinde geliyor. anlaşılan şurup etki etmiyor. o yüzden bir çay kaşığı kestane balı yiyorum. o biraz iyi geliyor. normalde baldır, reçeldir bu tarz tatlıları sevmem, yemem de. lakin şirket danışmanımız haldun bey sağolsun hasta olduğumun ertesi günü erzurum'dan kendine özel olarak getirttiği kestane ballarından bir kavanozu masama koydu ve "her sabah sadece bir kaşık" dedi gülümseyerek. bu şeker gibi adamı kırmak olmazdı. kavanozu  eve götürdüm o akşam. lakin on beş gündür yüzüne bakmıyordum. şimdi şifa oluyor. çok yaşa sen haldun bey. çok yaşa.
.
az önce dışarı çıktım. karın şiddetli yağdığı, evden çıkamadığım akşam eczacı iş yerinde kalan reçete aslı olmadan getirmişti ilaçları. böyle güzel insanlar hâlâ var. reçete aslını verdim. içten gülümseyerek teşekkür etti. asıl ben teşekkür ederim diyerek mutlu ayrıldım oradan.  kar ve buzla kaplı sokaklarda aylak aylak yürüdüm bir süre. kayıp düşmemek için kısa ve dikkatli adımlarla yürüyen insanları izledim. karşı karşıya ve göz göze geldiklerime sebepsiz gülümsedim. bazıları aynı içtenlikle gülümsedi. bazıları "deli mi bu" der gibi bakıp geçti. vazgeçmedim. yürümeye devam ettim. soğuğu ve temiz havayı tüm hücrelerimde hissettim. seni düşündüm. iki kere sarıldım. bilmiyorsun.
.
karda yürürken çıkan o kart kurt seslerin dinlediğim müziğe karışmasını nasıl sevdiğimi hâlâ anlatamıyorum. ama çok seviyorum. tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura yetişmeye çalışan araba sileceklerinin çıkardığı o hoyrat sese olan sevgimi anlatamayacağım gibi. ama işte; hiç bir sesi, ama hiç bir şeyi seninle olan sessizliğime değişmem. bunu biliyorsun..
.
güneş, iki gündür topladığı karları adeta iade ediyor şimdi. ne güzel. bu tarifi imkansız kış ve kar sevgimi kendime izah edemiyorum. izah etmek istiyor muyum? emin değilim. lakin bildiğim; varlığının, varlığımı doyurduğu.
.
.

1 Ocak 2016 Cuma

beş vakit - 10

sabah :
yeni yılın ilk gününe boğucu, kuru öksürüklerle başladım. bu hep böyle gider mi? emin değilim. endişeliyim. on beş gün oldu zira. boğaz enfeksiyonum geçti. lakin öksürüğü bâki kaldı. önceki gün göründüğüm fabrika doktoru; "resmi açıklama yapılmadı ama keçi gribi bu" dedi. hastalığın bir türlü geçmek bilmeyen inatçılığına mı yoksa geride bıraktığı kuru öksürüğü için mi bu ismi vermişler, sormadım. o da söylemedi. sadece; "bir şurupla geçiririz" dedi. üç gün oldu, geçmedi.
.
öğle :
diyorum ki sevgilim; bir sait faik olmak hiç kolay değil ama ve yine de çok güzel hayaller kurabilirim. hem de büyük hayaller. içinde sen ve ben olan. gerekirse kış ve de güneş olan. hatta soğuk. kanada soğuğu gibi mesela. lakin gitmedim hiç kanada'ya. bir gün diyorum kanada'ya gidelim.
bir de tom waits sever misin sevgilim? ane brun'dan sonraki güncel tutkum bugün. bir ane, bir tom waits dinliyorum şimdi seni düşünürken.  arada ıhlamur içiyorum şerefine. evet vitamin de alıyorum. supradyn. sağlıklı değilim lakin mutluyum yeni yılın bu ilk öğleninde. sanırım başarılı da olacağım yeni yılda. kısmetse huzurum da olur. hem kim bilir belki zengin bile olabilirim. ama işte şanslı değilim. çeyrek biletim amortinin çok uzağından geçti. halley kuyruklu yıldızı bile dünyaya daha yakından geçiyor. yine de büyük ikramiye sevdamdan yılmadım. soğuk bir masanın etrafına toplanan dün gecenin diğer 55milyonzedeleriyle birlikte sayısal yaptım pür dikkat. evet üzgün, hasta ve kırgın halimle beni aşkla dışarı çağıran güneşe aldandım. bay c.'ye inat ve ihanet edercesine eli poşetli olarak salındın yollarda. sokaklar boş gibiydi. çok az insan vardı. olanlar da çok sessizdi. yeni yılda mutlu mu yoksa mutsuz oldukları yüzlerinden anlaşılmıyordu. sanırım uykusuzlardı daha çok. ama çok da kibar. ve sevimli. canım insanlar..
.
ikindi :
çay demledim. fonda yine ane brun çalarken biraz zarifoğlu okudum. biraz düşündüm. biraz sonra da the lobster filmini izleyeceğim. şarkılar, kitaplar, filmler. hayatımın en güzel üçgeni. bazen düşünüyorum da ya onlarda olmasaydı nice olurdu halim? yıllardır evden işe, işten eve devam eden makina düzenindeki bu son derece sıkıcı rutine nasıl katlanırdım?
bilemiyorum. 
oysa ve sadece demden mütevellit koyu bir çay gibi yalnızlığımız. bazen çok sevdiğimiz ama bazen de dilimiz gibi içimizi de burkan bir koyuluk bahsettiğim. acı belki ama hakikat bu. kendimizden başkası ile ilgilenmiyoruz ne yazık ki. yalnız yaşayıp, yalnız ölmelerimiz bu yüzden bana kalırsa.  ama hayat böyledir. geçip gidiyor işte. ne kadar basit, ne kadar çarpıcı aslında değil mi?
.
akşam :
filmi izlerken uyuyakalmışım.  normalde rüyalarımı hatırlamam. ama bu rüya… nasıl anlatsam. her zamankilerden farklı, daha canlı ve berraktı.
.
cumhuriyet dönemi binalarından birindeyiz. belki de osmanlı yapımı bilemiyorum. çok eski ama heybetli bir bina. açık olan penceresindeyiz binanın. uzaklara dalmışız.
sanki bir funda arar şarkısıyız. sen ve ben. ikiyiz ama tekiz aslında. kimse yok aramızda. hiç bir şey yok. lügat yok,söz  yok,müzik yok. ama hiç bir şey. gözlerimiz ve kalplerimiz konuşuyor sadece. ki şu hayatta en iyi anlaşan uzuvlarımız. sonra işte ellerin arkadan belimde birleşmiş, çenense omzumda. ellerim ellerin, ellerin ellerim olmuş.
öyle mutluyuz.
bir güneş düşün ki varla yok arasında. uzaklarda. ha battı batacak. öyle turuncu.
lakin bizim baktığımız güneş değil.
mutluluğumuz...
abidin görse kesin bizi çizerdi mutluluğun resmi diye.
ama ve asla aşkı çizemezdi.
kimse çizemez.
aşk çizilemez zira biliyorsun sevgilim.
kalplerde hissedilir. tüm hücrelerde yaşanır. bunu da  en iyi yine sen biliyorsun.
mutluluk gibi gelip geçici değildir hem aşk.
kalıcıdır.
ha sorarsan çok mutluyum evet. aşık ama daha çok.
fakat niye bilmem. huzursuzum?
bir güvercin tedirginliği belki. sanki her an biri, bir şey gelecek de bozacakmış gibi bu hiç bir zaman ve mekana ait olmayan güzelliği. yanımda olmana rağmen öylesine ve ölesiye tedirginim. avcısını bekleyen ceylan timsali. bir diken üstülük.
bir sıcaklık.
bir nefes.
bir ses....................
derinlerden gelen. çok uzaklardan sanki.
sinirli mi sinirli bir kadın sesi. sağa sola bakıyorum görünür de üçümüzden başka kimse yok. sen, ben ve aşkımız.
lakin sesin şiddeti artıyor.
çaresiz açıyorum gözlerimi bu acı gerçeğe.
kadın da ses tellerinin vanasını açıyor sonuna kadar.
yalan söylüyorsun yalan. gelme git kenan.
sen  beni sevmedin hiç bir zaman

gelme diyorum git kenan.
kalktım. baktım. yan apartmanın otoparkında telefona mütemadiyen bağırıyor kadın. böyle kafiyeli serzenişte bulunmak için ya alkol almış olmak lazım ya da ağır bir gönül yarası.
ne olursa olsun son otuz altı yılımın en güzel hayalinin ve hayal'imin zehrolmasına sebep olduğun için sayın kenan; ben sövmem sen anla....asdfşlk..
.
yatsı :
sen olmasaydın bu vakti yazmazdım ben. lakin kış geldi, göçmen kuşlar koordinatlarını değiştirdi. ben hâlâ oturup sana adam gibi iki devrik cümle yazamadım, ona üzülüyorum. bazen de üşüyorum. hatta düşünüyorum da ben, ben değilim bazen sevgilim. misal ve sanki bugüne kadar söylenmemiş sevda cümlelerini sırf sana çok yakışıyor diye en latin harflerle yazmayı, salt sarı laleleri değil tümden çiçek pazarını senin için satın almayı ve sırf sen seviyorsun diye güneşli bir öğleden sonrası işi asıp eski türk filmleri galası yapmayı düşünen adam ben değilim. bazen. ben adam değilim. yokum. bir hiçim. "sen"siz ben kimim? ki zincirleme soru tamlamalarının ayazında, kışın karda kalmış araç gibiyim. beni bu dertten kurtaracak tek çekici var. biliyorum. ve bekliyorum. yıllardır bir özlemle. yine beklerim. sorun değil. en devrik cümlelerin gölgesinde ve anlamını bilmeden sevdiğim şarkıların nakaratında. hatta ispanyol filmlerinin en mütevazı repliklerinde beklerim. bir ömür beklerim. ben hep beklerim de sen gelir misin bilemem. ama ve neyse ki rüyalarım var. rüyalarım neyse ki.
.
ane brun - big in japan
.