31 Ağustos 2015 Pazartesi

ayrılık çeşmesi

marmaray hattına devam edecek yolcularımızın ayrılıkçeşmesin'de inmeleri gerekir anonsu yapıldığında farkettim o'nu ilk kez.
kitap okuyordu. masumdu. gençti. çok güzeldi. bana kalırsa çok da akıllıydı. akıllı insanlar hep ilgimi çekmiştir zaten. hele bir de kitap okuyorlarsa. etrafıma şöyle bir baktım. yakınımdaki beşli oturma gruplarında ne çok kitap okuyan vardı. yakın zamanda, benim haberim olmadan salgın bir hastalık başlamış olmalıydı! en çok kitabın metroda okunduğunu biliyordum. ama bu kadarı bizim coğrafyamız için çok fazlaydı. hem amerika ve japonya'da olurdu böyle şeyler. bir de filmlerde. 
şimdi bakıyorum da; etrafımdaki iki kişiden biri kitap okuyordu nerdeyse. bir reklam çekimi, gizli kamera olayı olabilir miydi? çaktırmadan herkesi ve her yeri inceledim. temizdi!  peki rüya olabilir miydi? klasik yöntemi uyguladım. canım yine çok yandı. şu çimdik ayarını bir türlü tutturamıyordum...
.
"ne okuduğun önemli değil, yeter ki oku çocuğum" derdi rahmetli dedem bana ve diğer üç kardeşime. en söz dinleyeni değil de okumaya en heveslisi ben çıktım aralarında. dört yaşında elliikiye kadar saymayı, dörtbuçuk yaşımda alfabeyi, beş yaşımda okumayı öğrenmişim. hatırlamıyorum. rahmetli babamın yalancısıyım. dayım kağıt oyunlarında bir numaraymış. matematikte 52 de kalmamın tek sebebi dayımdır. okula başlamadan tavlayı ve okeyi öğrenmem de onun eseridir. altı yaşında tersten konuşma ve okuma alıştırmaları yaparken dedemi kaybettik. o günlerden aklımda sadece; anastas mum satsana ve ey edip adana da pide ye gibi anlamsız kelime grupları kaldı. ilk okuma fişlerim duvarlardaki devrimci ve milliyetçi sloganlar olmuştu. o zamanlar şimdikinden daha da karışıktı. ben yine hatırlamıyorum. öyle anlatırdı babam eve gelen amcalara. hiç yüzünden adam öldürürlermiş. neymiş sağcıymış. neymiş solcuymuş. 
okumayı diyorum badanasız duvarlar üzerindeki kırmızı boyalı sloganlardan sökmüştüm yetmiş sonları seksen başlarında. sonra önüme ve elime ne geldiyse okudum...
.
saydım tam onüç kişinin yedisi kitap okuyordu.  hiç fena bir oran değildi. tüm bunları yazmıyor olsaydım şayet çantamdaki mehmet açar kitabıyla benle birlikte kitap okuyanların oranı normal şartlar altında ve metroda onüç de sekiz olacaktı. salt çoğunluk yani. hükümet bile kurabilirdik metroda. iç işlerinde bağımsız dışarıda..  neyse.. dışarının canı cehenneme... 
bir vagon dolusu insanın tamamı olmasa da yedi kişi. ya da sekiz. mutlu ve huzurluyduk böyle. yoğun olan trafiğin ters istikametinde kalabalık olmayan, hala yer yer boşlukların olduğu, üstelik sekizli vagonda kadıköy'den dünyaya açılan trende gidiyorduk. sanki dünya bizimdi. yahut cemal süreya'nın..
...
ve işte o;  bir peri gibi, kendini kaptırmış bir şekilde, pür dikkat elindeki siyah-beyaz kitabı okuyordu. bense o'nu izliyordum. farkında değildi. kitap okumanın masumiyeti hep çekmiştir beni kendine. ama ve sanki bu sefer başkaydı. yirmibeşlerindeydi. belki yirmi altı. güzel yüzlü, bakımlı, aşırı makyajı olmayan. siyah tişörtü, siyah pantolonu ve bu siyahlığa uygun, ince,uzun siyah küpeleri ve sağ yanağında bir gamzesi vardı. yine son derece bakımlı ayaklarında parmak arası, gümüşe çalan ama sanki çağla rengini de çağrıştıran parlak bir çift ayakkabı vardı. ayaklardaki ojeler tabiki siyahtı. ben hakkında, baştan aşağıya bir romanı dolduracak malumat edinirken o başını kaldırmadan, gözünü dahi kırpmadan elindeki kitabı okuyordu. adeta nefes almıyordu. bu anlarda aklından neler geçiyordu bilemiyorum. merak ediyordum.
acaba o da benim gibi her üç cümleden birinde hayallere dalıyor mu yahut çözemediği sorunlar okuduğu bir kelime ile çağrışınca canını sıkıyor muydu? niye müzik dinlemiyordu mesela okurken?
keza elleri çok zarif ve narin. acaba benimkiler gibi o'nun elleri de daha ekim ortalarındaki serinlikten etkilenip üşüyor muydu?  hep aynı saatte mi biniyordu metroya?  benim gibi ilk vagon müdavimi miydi?
sorular, sorular, cevapsız sorular...
saate baktım 09:52. bu saatte iş olmaz. öğrenci olsa gideceğimiz istikamette bir üniversite var o da metroya çok ters. ne iş yapıyordu? kitabı neden bu kadar çok sevmişti? dahası kitabın adı neydi?
birden bostancı dedi mekanik ses. bostancı. kafamı kaldırdığımda masum güzel gitmişti. elimde bir tek sorular ve hayalimde masalsı bir güzellik kalmıştı. 
belki diyorum güneşli bir pazartesi sabahı yeniden karşılaşırız..
belki?

23 Ağustos 2015 Pazar

amour amour

eskiler gök yarıldı derlerdi bu kadar sağanak yağdığında. bu gece daha büyük bir şey olmuştu sanki. dünya tersine dönmüş, okyanuslar başımızdan aşağıya dökülüyor gibiydi. hiç unutmam buna benzer bir yaz sağanağını 96 temmuzunda görmüştüm. bir 87 martındaki kış, bir de 96 temmuzundaki sağanak. hayatımın en güzel, en büyük doğa olayları. unutmuyorum çünkü a milli futbol takımı ilk defa avrupa şampiyonası finallerine katılmayı hak etmişti o yaz. ingilteredeydi finaller. fatih terim vardı. hakan şükür, sergen yalçın ve nizami bir golü ofsayt gerekçesi ile sayılmayan saffet sancaklı vardı bir de. saffet'i özellikle söyledim. çünkü sıfır çekmiştik ilk şampiyonamızda. sıfır puan, hiç gol. saffet'in golü sayılsaydı şayet turnuvadaki şeref sayımız olacak, kibirli ingilizlerin alayları karşısında bu kadar ezilmeyecek ve belki biz bodrum tatiline böyle hüzünlü başlamayacaktık. zira o yaz istanbul'u venedik yapan şiddetli yağmur yağdığında üç arkadaş bodrum'a gitme hazırlığı yapıyorduk. ilk kez bodrum milli olacaktık. çok heyecanlıydık. bıyıkları terleme çağımızı geçmiş, sakalların gürleşme evresini yaşıyorduk. üniversite o yaz bitmişti. abilerimizin anlattığına göre bodrum hurilerle dolu bir cennetti. üstelik din,dil,ırk ayrımı da yapılmıyordu. abiler bilhassa yabancı turistler hakkında oldukça malumatlandırmışlardı bizi. yalnız gaz ayarını o kadar çok açmışlardı ki;  bodrum otogarında çiçekler ve aloha nidalarıyla olmasa bile coşkun bir kalabalığın bizi karşılayacağını ümit etmiştik. euro96 dan sonraki ilk hayal kırıklığını orada yaşadık. bırak karşılamayı kimse yüzümüze bakmadı. sonuçta boylu poslu, civa gibi çocuklardık. üstelik okumuştuk. bir doktor, bir mühendis ve bir iktisatçı. en vasıfsızı bendim aralarında. türkçe matematik puanım istanbul iktisat'a yetmişti. türkçem iyiydi ama matematikte sorun vardı. hayatın cilvesi işte hayatımı sayısal bir işten kazanıyor, hobi olarak türkçe kelimelerle uğraşıyorum şimdi. 96 yazı diyordum. umduğumuz gibi olmasa da güzel bir yazdı. sağanaklı, hüzünlü, maceralı...
...
şiddetli yağmurun sesine uyandım. saate baktım beşti. pencereye baktım karanlıktı. üçte yatmıştım. çok uykum vardı. yağmurun sesini kendime ninni yaptım.  aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. uzaklardan gelen ezan sesiyle yeniden uyandım. dünyanın en güzel sabah ezanı olduğuna yemin edebilirdim. ama çok uykum vardı. ezan o kadar tatlıydı ki bir ara öldüm sandım. panikledim. kolumu çimdikledim. canım yandı. korkudan fazla sıkmışım. sonra tavandaki su lekesine baktım. yerinde duruyordu. derin bir ohh çektim. artık uyuyabilirdim. neden sonra göğsümün tam orta yerinde bir ağırlık ki anlatamam. ağlayamam. öküz oturmuş desem az gelir, fil çökmüş desem çok gelir. öyle ağır. en kabuslu gecelerimde yaşamadığım bir histi. kımıldayamıyordum. ölüm insanın hiç ummadığı, en rahat olduğu zamanda gelir derlerdi. doğruymuş. gözlerimi açtım. kırk yıllık ahir hayatımda görmediğim, insan desem insan değil,  melek desen daha önce hiç görmedim. her yanı ışıkla kaplı , ulvi bir varlık.  nasıl böyle sakindim ben de anlamıyorum. aynı sakinlikle ; "şimdi mi?" dedim. çok konuşkan değildi. başını bir kez evet dercesine öne eğdi. pencereye bir daha baktım. tan ağarmak, gün ışımak üzereydi. yağmur şiddetinden bir şey kaybetmemişti. son bir umut. koluma çimdik, tavandaki su lekesine bir bakış attım. hepsi zamanın ve yaşananların gerçekliğini doğruluyordu. ölenlerin son isteğinden hareketle; "hiç olmazda bir yarım saat müsaade etsen de parkta üç tur atsam. yağmurda koşmak nasıl muhteşem bir şey bilsen" dedim. başını olmaz manasında iki yana salladı, kolunda seiko 5 'e benzer zaman göstergesini işaret etti ve ilk kez konuştu. "vakit tamam" dedi. testere filmindeki sesten daha korkunç,boğuk ama kalın , otoriter bir sesle. "o zaman bari üzerime kalın bir şey alayım hava sağanak yağmurlu malum" dedim. ilk kez güldü. ama nuri alçoyla erol taş arasında. son derece alaycı bir gülüştü bu.  ve sonra "şaka mı yapıyorsun, gideceğin yerde ihtiyacın olmayacak böyle şeylere" dedi. ve ne ara nerden çıkardığını göremediğim kefene benzer beyaz bir örtüyü üzerime attı. mumya gibi sarılmıştım on beş saniye içinde. sonra duvardan duvara yer halısını alır gibi sağ koltuğunun arasına aldı beni. atatürk havalimanı'ndan amsterdam'a havalanan thy uçağı gibi havalandık ağır ağır. on üç yıllık evimi, balkonumu, kuşlarımı, sokağımı, mahallemi, kadıköy'ümü son kez görüyordum. her irtifa aldığımızda birini gözden kaybettim. kendim için değil de onlardan ayrıldığım için ağlıyordum. neyse ki yağmur yağıyordu ve ağladığım anlaşılmıyordu.
...
kendime geldiğimde yüksekçe bir yerden aşağıdaki kalabalığı izliyordum. müsamere salonu yahut bir orta öğretim kurumunun spor salonu gibi bir yerdi burası daha çok. ön tarafta, güneşi tam karşıdan gören yerde tiyatro sahnesine benzer ve yerden yaklaşık bir metre yüksekliğinde bir sahne. sahnede bir masa. masada beşiktaş bayrağına sarılı bir tabut. tabutun içinde ben olmalıydım. çünkü tabutun hemen önündeki çerçevede whatsapp'a üç gün önce yüklediğim fotoğrafım duruyordu. öz çekim değildi. fotoğraf makinasını kitaplığa koyduktan sonra zaman ayarlı olarak çekmiştim. çok da yakışıklı çıkmıştım bana kalırsa. eski karım beğenmemişti. ön dişlerin bir tuhaf çıkmış demişti. hep bir kusur bulurdu. ölmeden önceki son kusurum buydu o'na göre.
salonu anlatıyordum. tuhaf bir salon burası. açık hava salonu daha çok. yerler parke. ama ıslaktı. şimdi bulutların arasından sırıtan bir güneş mevcut olsa da yakın zamanda yağdığı belli olan yaz yağmuru zemini bayağı hırpalamış yer yer küçük göletler oluşturmuştu. iki tarafta basket potaları, doğu tarafında da protokol tribününe benzer 50-60 kişilik oturma alanları vardı. salonun kuzey ve güney yanları olabildiğince açıktı. uçsuz ve bucaksız.
aşağıda bir ölüm için yeterince kalabalık vardı. hepsi sahnenin önünde gelişigüzel toplanmış, ikişerli, üçerli, dörderli gruplar halinde bekliyorlardı. az sayıdaki dostlarımın hepsi gelmişlerdi. ama benim gözlerim her faninin yapacağı gibi eski aşklarımı aradı. hiç birini göremedim. hayatta olduğu gibi ölümümde de yalnız bırakmışlardı beni. olric,  maria  ve müjgan. ama onlara kızmıyorum. haklı mazeretleri vardır mutlaka. hem belki açık alanların birinde, uzaklardan güneş gözlükleri ve saçlarının yarısını kapatan siyah eşarpları ile takip ediyorlardır cenaze törenimi. hani filmlerdeki gibi. kim bilir?
 keşke diyorum hayattayken de onlara karşı böyle anlayışlı olabilseydim. şimdi belki de tabutun önünde eski karım ve üç güzel kızım yerine yasal karım  ve  üç erkek yahut iki kız bir erkek ya da bir kız iki erkek ama mutlaka üç çocuk duruyor olabilirdi. haksızlık etmek istemem eski karım güneş gözlüğü altında üzülmüş görünüyor. yine de kimsenin desteğini almadan ayakta durabildiğine çok da üzülmüş sayılmaz. sorun değil. bir erkek olarak ağlamayı severim. ama karşımda ağlayanları sevmem. o yüzden hafız'a vasiyet etmiştim. cenazemde kimse ağlamasın diye. hergele en başta kendi çocuk gibi, böğüre böğüre ağlıyor basket potasının dibinde. abisi fiko güya o'nu teselli ediyor. elinde çarşaf gibi mendille, kendi de salya sümük. sanki onlara vasiyet etmemişim gibi. ama iyi çocuklardır. aralarında bir yaş var. hafızla ben aynı yaştayız. fiko bizden bir yaş büyük ama ilk okula birlikte gittik. aynı kıza birlikte aşık olduk ilkokulda. aynı kız tarafından birlikte terk edildik. mahalleden geçen fenni sünnetçide birlikte sünnet olup birlikte etek giydik. şaka değil gerçek. pantolon ve pijama giyilmiyor çünkü ilk günlerde. orta ikide babamın işi nedeniyle ayrıldık. ben anadolu yakasına geçtim. onlar avrupa'da kaldı. ama kardeşliğimiz hep baki kaldı. artık onların kalbindeyim.
...
kalabalıkta bir hareketlenme oldu. sahnenin önüne topladılar. sanırım bir konuşma olacak. ne kadar iyi bir insan olduğum anlatılacak. bu noktada mütevazı olmaya gerek yok çoğu insan gibi özünde ben de iyi bir insandım. hem çok iyi. ama son beş senemi saymaz isek. beş senede otuz beş senede kazandıklarımı yitirdim. dostlarımın tabi bundan haberi yok. onlar beni hala iyi bir insan olarak biliyor. ve çocuklarım. ve aşklarım. iş arkadaşlarım.  platoniklerim. manav mehmet, bakkal hamdi. apartman yöneticimiz eda hanım. karşı komşum sulhi bey. hepsi beni iyi bir insan bilir. eminim hepsi de haklarını helal edecekler. ben de onlara edeceğim elbette. çünkü onlar gerçekten çok iyi insanlar.  keşke onlardan bu dünyada daha çok olsa. ve benim gibi insanlardan daha az. bir insan iyi ya da kötü olabilir. ama hem iyi hem kötü olamaz. dünyaya en büyük kötülüğü benim gibi safını bir türlü seçemeyen, kararsız ve dengesiz insanlar yapıyordu. ben de işte bu tehlikeli aralıkta kalmıştım. ne olduğumu bulmaya çalışırken bir yaz sağanağında kendimi burada cenazemi izlerken buldum.
bu tür protokol konuşmalarımdan oldum olası sıkılmışımdır. ikinci dakikasında konsantrasyonumu yitirir başka şeylerle ilgilenirdim. sanırım sonuna kadar ilgiyle dinleyeceğim ilk ve son konuşma bu olacak. sizler gibi kimin konuşacağını ben de çok merak ediyorum. kimseye vasiyet etmemiştim bu konuda. ahh olamaz! avukatım sadi şaşmazgil. beni en az tanıyan adam. kim bilir hakkımda neler zırvalayacak şimdi. hah neyse ki yağmur yeniden başladı da şaşmaz avukatım soğuk esprileri ile bir kez daha öldürmedi beni. davetlilerin ıslanmaması için kısa kesti konuşmayı. "seni seviyoruz, çok özleyeceğiz" gibi klişe veda cümleleri kurdu. karşılığında cılız bir kaç alkış aldı. yağmur çok daha hızlanınca davetliler fotoğrafımın yanına birer gül ya da karanfil bırakarak gittiler. en uzaktan en yakınıma herkes. önce komşularım, sonra iş arkadaşlarım, daha sonra dostlarım. en nihayetinde eski karım ve üç kızım. eda, seda ve ferda. acaba ben de cennete gider miyim?
.
ramsstein - amour

16 Ağustos 2015 Pazar

balkon konuşmaları-v7.2

- dövme bana en uzak gelenekti yıllardır. oysa bu yaz günlerimi geçirdiğim balkonumdan, en az siyah mercedes sayısı kadar dövmeli insan ve bilhassa kadın gördüm. kiminin boynunda, kiminin omuzunda. hem çok hoş gözüküyorlardı. tatoo diyorum. bilemiyorum doktor, bilemiyorum. galiba yaşlanıyorum.

- behzat ç.yi çok duydum, hiç izlemedim. az önce tesadüfen jehan barbur'un bir şarkısının klibinde gördüm. izlemek istiyorum. galiba. seviyorum merkez.

-  buraya taşındığımdan beri tek bir tane dahi görmemiştim. tam dokuz yıl sonra sanki 20  yıl taksitle benim eve girmişler gibi her yanı karınca dolu balkonun. beşinci kat üstelik. şimdi ağustos böceği ile ilgili espri yapmanın tam zamanı belki ama bu sıcaklarda o da serinletmeyecek biliyorum.

-kuşlar var sonra. bilhassa kumrular. alıştık artık birbirimize. korkusuz, sualsiz yanaşıyoruz birbirimize. kâh çay içiyoruz, kâh memleket ahvalini konuşuyoruz. canım kuşlar.

- önce seslerini duydum. daha doğrusu sadece ve mütemadiyen kadın konuşuyordu. el ve kolları abartılı hareket ediyordu.  mavi kot etek giymişti. adam ise cartlak kırmızı bir tişört. ama bu kadını can kulağı ile dinlemesine engel değildi. her yeni adımda kadın adama dinlemiyor muamelesi yapıyordu. sesi git gide artıyordu. ve bu beşinci kattan bariz görünüyordu. kavga oluyor sandım önce. gövdesi büyüklüğündeki yeşil-bej renkli, hasır görünümlü çantasını çekiştirirken en sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. yarın maniküre altan'la beraber gitmek istiyormuş. "tamam hayatım" deyince altan, sakinleşti birden.

- true detective'in ikinci sezonu da bitti geçen çarşamba. o günden beri boşluktayım. acil dizi lazım bana. çok acil altan!

- söylemiş miydim? bizim sokak çok neşeli ve de hareketli. keşke yönetmen olsaymışım. bu sokaktan en az yirmi kısa, yedi de uzun metrajlı film çıkarırdım. hem yazıp hem yönetirdim. karşı apartmanda bir abla var mesela. ismi lazım değil. zaten ismini de bilmiyorum. hem abla dediysem lafın gelişi. yoksa benden beş yaş küçük, kız kardeşimden iki yaş büyük gösteriyor. biz o'na kısaca siyahlı abla diyelim. çünkü hep siyah giyiyor. arabası beyaz. şimdi mesela yarım saat içinde üç kere gördüm o'nu. çünkü biraz dikkatsiz, biraz unutkan. galiba çokça aşık.  30 dk önce siyah takım elbisesi ile bir arkadaşının nikahından geldikten 15 dk sonra siyah mini eteği ile beyaz arabasına aceleyle binip ters yönde hızlıca uzaklaştı. allah korusun hastalık, kaza haberi aldı sandık önce. fakat işin aslı 10 dk sonra geri döndüğünde anlaşıldı. meğer sevgilisinin doğum günüymüş bugün. gittiği telaşla döndü. arabasını gelişigüzel parkedip koşarak merdivenlerden çıktı. anahtarıyla dış kapıyı açtı. iki buçuk dakika sonra pembe bir hediye paketi ile yeniden dış kapıda gözüktü. ilkinden daha aceleci bir tavırla ve hışımla kaldırdı arabasını. ama kalkmadı araba. o kadar panikle ve aceleyle hareket ediyordu ki stop etti birden. gaza çok fazla yüklenip boğmuştu arabayı. telaşla yeniden denedi. hareket ettiremedi. direksiyonu  yumrukladı bir kaç defa. ucuz amerikan filmlerindeki gibi kendi kendine söylendi. fak off diye küfretti. ben lanet olsun diye çevirdim. bana doğru sert bir bakış attı. beni gördüğünü sandım. görmemiş. kendini telkin etmeye çalıştı. "tamam siyahlı. sakin olmalısın. şimdi derin bir nefes al. ona kadar say ve yeniden dene". öyle de yaptı. araba bulunduğu yerden yavaşça hareket etti ve bir süre sonra da gözden kayboldu. onlar ermiş muradına...

jehan barbur - seni seviyorum

12 Ağustos 2015 Çarşamba

kartopu


" suşi hayır. hayır suşi buraya gel. buraya gel dedim suşi" diyor basbariton bir ses. önce rüya görüyorum sandım. sesler çoğalınca yattığım yerden şöyle bir doğruldum. "suşi diye köpek ismi mi olur lan" diyerek gerisin geri yattım. malum yaz, hava sıcak. sonra nem işte, çok fena. kapı-pencere açık uyuyorum kaç gündür. böyle olunca da en ufak bir ses rüyanıza dahil olup hariçten gazel okuyabiliyor. gerçi bizim dış ses gazelhan değil opera sanatçısı çıktı. üstelik komut vermeyi de çok seviyor. babası asker falan olmalı. komutlarının ardı arkası kesilmiyordu.
"suşi oğlum hadi gidiyoruz. çabuk buraya gel."
adam balık mı besliyordu yoksa köpek mi? öğrenmenin tek yolu vardı. bir gözüm açık, diğeri kapalı, balkona seyirttim. vallaha da doğru. adam bembeyaz, çok şahane tüyleri olan, sevimli mi sevimli bir canlıya japonların kutsal yemeğinin adını vermiş. hayır şimdi adam japonlara mı hakaret ediyordu yoksa köpeğe mi uyku sersemi idrak edemedim. topak, kartopu, pamuk, köpük gibi bir sürü geleneksel isim dururken sen tut o canım yaratığa 'hakaretamiz' bir isim koy. olacak iş değil. zaten garibim de ismini beğenmemiş olacak ki, sahibi ne derse o tersini yapıyordu. bildiğin itlik yapıyordu yani.  halbuki ve bana kalsa kartopu tam ona göre bir isimdi.
peki niye kartopu? neden topak veya köpük değil de kartopu?
şimdi, uzaktan bakınca tüyleri kar kümesini andırıyor, havaların bunaltıcı sıcaklığı, zaten ben de bir kış insanıyım desem bu sözlerime ne burayı okuyan güzel insanlar aldanır,  ne de siz inanırsınız bayım. hatta ve hani olur ya bir şekilde kartopu okuma, yazma ve konuş-m-a bilse hazır mesaj sözcükleri kıvamındaki bu yavşak cümlelerim için; "hassikktir, gadasını aldığım" derdi.
o yüzden kıvırmayacağım. lafı dolandırmayacağım. hiç kimsenin ve hiç bir şeyin tesiri altında kalmadan gerçeği, yalnızca gerçeği yazacağım.  o kadar gerçek ki tam on bir sene rüyalarımda gördüm birazdan anlatacağım hikayenin final sahnesini. daha da görürdüm de araya üniversite, askerlik falan girdi. o yüzden on bir senenin üstüne bir on sene de kantitatif iktisatla, askerlik anılarımı dönüşümlü kabus olarak gördüm her gece . tabi arada bu hikayem de yokladı ama ilk yıllarda olduğu gibi yoğun değildi. şimdi işte yazarsam, yüzleşirsem, affedersem yıllar sonra ve tam anlamıyla vedalaşabilirim belki içimdeki bu yara ile. olmadı psikoloğumu döverim artık.
kartopu diyordum evet. sene, seksenli yıllar. varoşluktan orta sınıfa yükselmeye çabalayan bir mahallede yaşıyorduk. aynı zamanda şimdiki siyasetçilerin dilinden hiç düşürmediği barış ve kardeşliğin hüküm sürdüğü değişik etnisiteden bir sürü insanın yaşadığı bir mahalleydi burası. şimdikinin aksine büyüklerimizin gayet iyi anlaştığı, kutuplaşmaların olmadığı bilakis akşamları ev oturmalarına falan gidildiği bu kardeşlik havası minik ve yıldızlar kategorisinde pek işlemiyordu. zira her daim bir iddialaşma, bir savaş hali vardı mahallelerimiz arasında. belki biraz masum, belki biraz hoyrat. pazar sabahları, o kadar kovboy filmini de boşuna izlememiştik. bir karşılığı olmalıydı.
tabi daha çok masumca ve çocukca fırlaşmalardı bunlar. ama ve yine de aşağıda, levazım bölüğüne yakın mahalleyle çok temas etmemeye çalışıyorduk. kendilerine "şayenler" adını veren bu itler, pisliğin her türlüsünü yapıyorlardı. biz daha çok okul güzergahımızdaki daltonlar'la dalaşıyorduk. bizim daltonlar orjinallerinin aksine boyuna değil de hafif sikletten, ağır siklete, daha çok enine artan bir sıralamaya sahip üç erkek bir kız kardeşin liderlik ettiği yukarı mahalle çetesiydi. bize karşı köpek üstünlükleri vardı. ne zaman ciddi bir münakaşa, bir sürtüşme yaşasak kartopu önderliğinde darmaduman ediyorlardı bizi. buna bir türlü çözüm bulamamıştık. yine bir yaz günü olağan aylaklık gezmelerinden dönerken onların sınırından geçmek zorunda kalmıştık. zira aşağı mahalle şayenler'inin acımasızlığını göze alamayıp yolu uzatmıştık. lakin bu uzatma bana pek iyi gelmedi. uzun yürüyüşte ayakkabının bağı koptu.  o ayakkabı ki; kadınlarınki gibi topuktan bağlanan, sandaletimsi ama naylon ayakkabılardan biriydi. hiç unutmam yeşildi rengi. "yeşil ayakkabı mı olur lan?" demeyin. naylon olunca oluyor işte. neyse.. sanki bu olay başıma geleceklerin habercisiydi. ama çocukluk işte. anlamadım. bir de işaret ve işaretçilere hiç bir vakit inanmadım. hislerime güvendim hep. bazı yanıldım, bazı başardım. ama doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmedim. o gün daltonlar'ı kollayarak bizi mahallemize götüren son düzlüğe kazasız belasız çıkmıştık. fırtına öncesi sessizlik deyimini o gün bizzat yaşayarak öğrendim. ortalık bir teksas kasabası gibi sessiz ve gerilimliydi. üstelik aniden bastıran rüzgar, uçuşan kağıt ve naylon poşetler bize tetikte olmamızı salık veriyordu adeta. ama dedim ya çocuktuk. anlamadık. bruce willis'in işaretler filmi de çekilmemişti daha. hem zaten inanmıyordum ben işaretlere. daltonlar'dan hiç bir izin olmamasının verdiği güvenle rahvan ve rahat yürüyorduk ki sessizliği bir köpek sesi bozdu. kartopu'ydu. arkamızı dönmemizle tabanlarımızı yağlamamız aynı saniye içinde oldu. çünkü sayıca azdık. ve düşman hattındaydık. kartopu'nu söylemiyorum bile. tek çare topuklamaktı. ama işte topuktan koptu benim şerefsiz ayakkabı. kaldık mı en arkada. bizim piçler çoktan beş at boyu fark atmışlardı bana. kartopu'nun sesi ve nefesi her geçen saniye daha bir yaklaşıyordu kıçıma. kestaneyi çizdirdik, bari götümü ısırmasın it oğlu it diye aniden geriye dönünce şaşırdı köpekceğiz. ben ondan,  o benden tırsarak bakıştık bir süre. bekliyorum ki o kısa hayatım, bir film şeridi gibi geçsin gözlerimin önünden. gelen geçen olmadı.
bu ani ve beklenmedik hareketim kartopu'nu çok şaşırttı. onun şaşırmasına da ben şaşırmıştım. ikimiz de donup kalmıştık. sanki o an film çeviriyorduk da yönetmen STOOOP diye ünlemiş yahut evinde bizim filmi izleyen ve en heyecanlı yerinde çişi gelen bir abi dvd player'ın pause tuşuna basmıştı. veda cümlelerini toparlamaya çalışan iki sevgili gibi bana dakikalar hatta saatler uzunluğunda gelen  o bir kaç saniyede kartopu ile göz göze geldik. sonra o havladı, ben elime hangi ara aldığımı hatırlamadığım yırtık naylon ayakkabımı salladım. korkup geri kaçtı. köpek tırsınca arka dörtlüdeki daltonlar da tırsıp şöyle bir durdular. gizli güçlerim falan olduğuna inandılar herhalde. o arada benim de nasıl kendime güvenim geldiyse artık, çevre kontrolü, yere sağlam basmalar, kanatları açmalar falan o biçim. bir tatar ramazan tesbihim eksik elimde. arkamda bizim elemanların  uzaktan bizi izlediklerini de farkedince ben iyice havaya girdim. çocuk beynimde o güne kadar biriktirdiğim bütün galiz küfürleri, sağ elimin işaret parmağı eşliğinde daltonlar ve havarisinin üzerine boca ettim. sonra da sırtımı dönüp zafer kazanmış, yaralı bir kumandan gibi yırtık ayakkabıya silah muamelesi yapıp omzundan aşağı sarkıtarak, hafif de topallayarak el-kol hareketleriyle bir an önce beni bağrına basmak isteyen mahallenin bebelerine doğru yürüdüm.  beş ya da altı adım atmıştım ki, etimden et , canımdan can gitti. gözlerim yuvalarından fırladı. dudaklarımda limon büyüklüğünde uçuklar çıktı. öyle ki, iki mahalle öteden sesimi duymuştu canım annem. "yandım anammm, yandımmm " dediğimde.

öyle demişim.
hastanede kuduz aşısı yerken kankam cengiz anlattı hikayenin kalan kısmını.
meğer bizim bebeler ipini koparan kartopunun bir süperman gibi üzerime uçtuğunu görmüşler. "koş lan koş" diye beni uyarıyorlarmış ben spartacus kafasını yaşarken. zafer sarhoşuydum. hiç bir güç, hiç bir hareket beni yolumdan alıkoyamazdı. hem zaten işaret ve işaretçilere hiç bir zaman inanmamıştım.
.
son çalan şarkıgaye su akyol - yıllar yılan

9 Ağustos 2015 Pazar

tiryaki

toprak mahsulleri ofisinden emekli halis amca kızıltoprağa bulanmış koşu yolunda kollarını tıpkı babam ve oğlum filmindeki gibi iki yana açmış, belden yukarısı çıplak bir biçimde üzerime üzerime gelirken ben bu işe nasıl bulaştım diye  düşünmeye başladım. sanırım sigara gibi. sanırım diyorum çünkü hiç bir zaman tam anlamıyla bir sigara tiryakisi olamadım. eş-dost, hısım akrabadan duyduğum kadarıyla ve genelde lise yıllarında veyahut ağır buhran dönemlerinde sigara içen arkadaşlardan tek tük otlanarak başlanıyordu bu merete. ben de işte yılbaşından beri iş ve özel hayatımdaki iniş-çıkışlı grafikte dip yaptığım anlarda bahariye'ye gidemediğim vakitler bu parka geliyordum. bazen onbeşte bir geliyordum. bazen haftada bir. bazı yürüyordum bazı dizlerimin bağı çözülene kadar koşuyordum. yürüdükçe açılıyor, açıldıkça koşuyordum. inanılmaz belki ama ferahlıyordum da. işte böyle böyle ben de ciğerlerimi alıştırdım. parkın tiryakisi oldum. artık sadece bunaldıkça gelmiyordum. gece kaçta yatarsam yatayım sabah kurulmuş bir saat gibi sabah 07:30 da uyanıyordum. ne kahvaltı, ne tuvalete gitmek istiyordu canım. ciğerlerim özgürlük parkı şarkısını söylüyordu içerde. bir iki kez önce çok yorgun olduğumu, bi'beş dakika uyuduktan sonra isteklerini değerlendireceğimi beyan etsem de dinlemediler. zor kullanmak zorunda kaldım. içimdeki tomalar ve kolluk kuvettleriyle  bir kaç kez isyanı bastırdım. fakat ilk üç günden sonra isyan diğer organlarıma da sıçradı. direnmek yerine, zevk almaya karar verdim ben de. önce haftada üçe çıkardım bu aktiviteyi. şimdi haftada en az beş gün geliyorum. halis amcayı, uzun adamı,  cruyff'u ve maratoncu kadını işte bu parkta tanıdım hep. millet facebookta, instagramda yüzünü hiç görmediği muhtemelen de görmeyeceği yüzlerce  insanla sosyal çevre yaparken ben gerçek hayattaki gibi burada da az ama öz sosyal çevrecilerdendim. mahlas ve müstearsa al işte onların da en hakikisinden "nickname" leri vardı. üstelik yüzlerini de görebiliyordum.

halis amca misal, toprak mahsullerinden emekli olduğunu söylemiştim. yetmiş üç yaşında. görseniz , göstermez yaşını. göremezsiniz. eşi ikbal hanımı üç sene önce kaybetmiş. burada kimi kimsesi yok. amerikada yaşayan bir kızı, bir de erkek torunu var. yılda bir kez , bir hafta gelip gerisin geri gidiyorlar. ikbal hanım vefat ettikten sonra huzur evine vermek istemiş kızı kabul etmemiş. kendi deyimi ile celallenmiş, "ben daha ölmedim, bugüne bugün sait paşa'ın torunu, kazım bey'in oğluyum. kendi başımın çaresine bakarım" demiş.  damadı richard zor sakinleştirmiş. parkın hemen yanındaki bahar apartmanında yalnız başına yaşıyor. her sabah bu parka gelip iki saat spor yapıyor. ikbal hanımı çok özlüyor.

sonra uzun adam. ben diyeyim iki metre siz deyin iki metre on santim. eski bir basketbolcu. karşıyaka'da en iyi sezonunu geçirirken ve bir sonraki sezon için beşiktaş ile el sıkışmışken son maçta dizinden talihsiz bir sakatlık yaşamış. üst üste ameliyatlar, tedaviler pek sonuç vermemiş. beşiktaş yönetimi o bildiğimiz duruşu göstermiş. sakatlığına rağmen sözleşmeyi  imzalamış, tedavilerini üstlenmiş. maalesef bir daha parkeye dönememiş bizim uzun adam. o zamana kadar elde ettiği birikimle bağdat caddesinde spor malzemeleri satan bir mağaza açmış. hiç evlenmemiş. yalovada yaşlı bir annesi. izmir'de bir kız kardeşi iki yeğeni var. her sabah işine gitmeden burada yürüyüş yapıyor. arada o talihsiz sakatlık anını düşünüyor. koçu dinleyip topu sola değil de sağ taraftaki amerikalıya geçirseydim şu an özgürlük parkında değil de akatlar spor kompleksinde olabilirdim diye kendine eziyet ediyor.

turuncu, 14 numaralı forması ve sarı kafasıyla cruyff'a benzettiğim hamdi abi var bir de. 61 yaşında. evli. bir kız, bir erkek babası. erzurum, yakutiye'li. futbolu çok seviyor. hasta fenerli. zaten uzun yıllar tophane tayfun'da amatör olarak top koşturmuş. tophaneli. babası 1955 yılında 6-7 eylül olaylarının olduğu dönemde göç etmiş. istanbul üniversitesi, iktisat fakültesi mezunu. ondan evvel istanbul lisesini bitirmiş. başarılı bir öğrenci. ama kafayı futbolla bozmuş. babasıyla bu konuda çok ters düşmüşler. karşılığında erken evlenmek zorunda kalmış. "belki  akıllanır, adam olur" diye okulu bitirir bitirmez. önce askere , sonra evliliğe yollamış babası. ama futbolu da bırakmamış. bir yandan  babasının aktar dükkanın da çalışmış, bir yandan futbol oynamış. ama hayallerinin takımı fenerbahçe yolunu açacak çıkışı bir türlü yakalayamamış. çok ciddi sayılmayacak bir sakatlık sonrası 32 yaşında futbolu bırakmış. iş değişikliği nedeniyle 1994'te göztepe'ye geçmişler. çocuklar büyümüş. üniversite bitirip, evlenmişler. biri kızından, ikisi oğlundan olmak üzere 3 torun sahibi. göztepe'deki pastanesiyle daha çok oğlu ilgileniyor. o ise sabah sporunu yaptıktan sonra daha çok kahvaltı yapmak ve gazetesini okumak için bir kaç saatliğine pataneye uğruyor. sonra da hiç kopamadığı klubünün lokaline, arkadaşlarıyla buluşmaya gidiyor.

 ve maratoncu kadın. sol koluna taktığı ölçümleme cihazıyla. her sabah biz yürürken, o agresif bir kaç abiyle birlikte ful tempo, çılgınca koşuyor. bazen onlara çok özeniyorum. ama ciğerlerim daha buna hazır değil. belki gelecek sene.  maratoncu, diğerleri gibi pek konuşkan değil. zaten hızına yetişmek de mümkün değil. o yüzden ancak tahmin yürütebiliyorum hakkında. ataşehir belediyesi muhasebe servisinde çalışıyor.  ama aynı zamanda ataşehir belediyesi spor klubü atletizm takımında. belli tempoda uzun süreler koştuğu için maratoncu diyorum. ama ve pek tabi 800 metreci yahut binbeşyüz metreci de olabilir. seri koşuyor. güzel koşuyor. at kuyruğu kumral saçlarını savura savura. niye bilmem, hiç benzerlik olmamasına rağmen o koşarken bo derek geliyor aklıma. bir şey çağrışım yaptırıyor ama...

sonra işte halis amca giriyor kadrajıma.
ellerini iki yanına açmış, bana doğru geliyor yarı çıplak. "hayır, halis amca hayır! ikbal hanım değilim ben" diyorum. "tanımadın mı? benim ben,  mithad selim."
.
tiryaki - ferdi tayfur

6 Ağustos 2015 Perşembe

hep mi bize dolunuyor bu aylar ibrahim?

ağustos ve sıcağı mehter takımı gibi sündüre sündüre ilerlerken ben yine bir mayıs sıkıntısına uyandım sabahın dörtsıfırdördünde. istanbul ve onun lanet mütemmimcüzü rutubetine bok atmak en kolayıydı. öyle yaptım. beşiyirmi geçiyordu. ama öyle olmadığını ben de istanbul'da gayet iyi biliyorduk. bi'çaresi bulunur diye semtin parkına hareketlendim tam yedisıfırikide. yürürsem belki biraz dağılırım dedim. koştum. darmadağın oldum. koşmasaydım o güzel sarışına yetişemezdim. hoş, bana kalsa koşmaya ihtiyacı yoktu. pekala beraber de yürüyebilirdik. sevgilisi gelmeseydi şayet. öyle olunca "bana müsaade dedim o zaman" parkın sahipsiz, en şirin kedilerine saat tam yediotuzikide. dönüş yolunda bir ekmek bir gazete aldığım hasan abi sordu; "n'olacak  birader bu memleketin hali? " soruya soruyla cevap verdim.
"fener n'aptı akşam?"
"memleket gibi. 0-3. 
"sana bi'şi olmasın abim. bugün fener gibiyim n'olur üstüme gelme" dedim. 
"cuma gecesi halı sahayı unutma ama" diye bağırdı ben çıkarken peşimden
anladım dercesine, obama gibi sağ elimi kaldırdım karşı kaldırımdan.
sekizyirmide kahvaltıyı bitirdim. sekizotuzüçte ve asansörde, zemin kat yerine bulunduğum katın numarasına bastım. "yine ne ara bozuldu bu hergele" diye söylenirken sekizotuzdörtte salaklığımın farkına vardım. sekizotuzyedide önce gölgemle kavga ettim sonra bir minibüsçüye küfür ettim. otobüse sekizkırkbirde son anda yetiştim. sekizkırkikide, hayatımda ilk kez birisi için fazla akbilimi bastım. çünkü çok güzeldi. tabiki de verdiği iki lirayı almadım. teşekkür etti mahçup. rica ettim gururlu. bir durak sonra inince başlamadan biten bir aşka sekizkırkdörtte şahit oldu bir otobüs dolusu insan. şoför hariç. o güvenliğimiz için önüne bakmak zorundaydı. kız çok güzeldi ama ben biraz üşengeç, biraz ali desidero'ydum. öylesine imkansızdı aşkımız. dokuzsıfırüçte çarşıda indim. önce sola, sonra yine sola bakıp osmanağa camii yanına geçtim. geçmez olaydım. beş dakikalık akbil aşkım  öyle narin, öyle aşık olunası salınıyor iskeleye doğru.  " yok artık tanrım" diye sesli ünledim. durmadım, yüzümü camiye dönüp "allahım hikmetinden elbet sual olunmaz lakin daha ne kadar sürecek bu imtihanlar" dedim bu sefer içimden. ama yok, kesin serap görüyorumdur bu kırkderece istanbul'unda. iki adım ötede buz gibi soğuk su satan çocuğu çağırdım hemen. parmağımla işaret edip "şu kıza iyi bak " dedim. "hangi kıza abi" dedi. sıcak değil de işte rutubet... 
dokuzsıfıryedide metrodan içeri girdim. oh misss. köşede bir gitarist. sarı gelini çalıyor. keşke ben de çalabilseydim böyle şeyler. saat evet. iyi ki hatırlattınız bayım; dokuzsıfırsekiz. dörtlü yerine sekizli vagonun gelmesine dokuzonbeşte çok sevindim. köşe bir koltuğa kurulup hemen akabinde çantamdaki kitabı çıkardım. "simsiyah"  imla hatalarına rağmen istanbul trafiğinden hızlı akıyor. fikret tok'un başarısız intihar girişimine tanık olduğumda mekanik ses ineceğim istasyonun adını tekerledi. apar topar indim metrodan. aklım fikret tok'ta kalmıştı. yasemin alev'i ayrı merak ediyordum. ezberlenmiş, motorik  adımlarla ama bilinçsizce üç yürüyen merdiveni aşıp yeryüzünün cehennemvari sıcağını hissettiğimde dokuzotuzdokuzdu saatim. ofisten içeri girdiğimde dokuzkırkbeş. meslekten soğumaya başladığımda ise  onüçkırkbeş. daha fazla dayanamadım. biraz yemek yiyip iki bardak çay içtikten sonra geldiğim yolu dörtlü vagonla, yasemin alev'i merak ederek ama en çok da geçmeyen iç sıkıntımla savaşarak gerisin geri döndüm. laptop ağır olmasaydı sahile inerdim. belki de inmezdim. çünkü hiç keyfim yoktu. direk balkona çıktım. biraz dönüşte hiç okumadığım kitabı okudum. biraz yoldan geçenleri izledim. sıkıldım. sıkıntımla birlikte içeriye gidip çay demledim. gündüz uyuyanları hep kıskanmıştım. uyumak istedi canım. gecede uyumamıştım. hem belki sıkıntım da geçerdi. ama geçmedi. uyuyamadım. otuzdört dakika beyaz tavanı izledim. kalktım. çaya baktım. bıraktığım gibi duruyordu. ama çok güzel kokuyordu. elimi yüzümü yıkarsam açılırım dedim. yıkadım. açılmadım. balkona çıktım. tarifeli vapur seferi gibi belli aralıklarla esen rüzgar iyi gelir gibi oldu. biraz daha kitap okudum. biraz daha insan izledim. çay geldi aklıma. içeri girdim. dışarı çıkmadan evvel açtığım ntvde göksel sen orda yoksun'u söylüyordu. göksel'i çok seviyordum. oturdum. biraz klibini izledim. galiba şile'de çekilmişti. bir tek ağlayan kaya plajını biliyordum oraların. ama şileydi işte basbayağı. belki de ağvaydı? bilemiyorum. bildiğim; çayı yine unuttum. sıkıntım ama sabahtan beri içimde baki. ve yüzyıllık uykum bayım. eylül'e kadar uyumak istiyorum şimdi. gelince beni uyandırın olur mu. saat mi? yirmiotuziki.
.
göksel-sen orda yoksun


5 Ağustos 2015 Çarşamba

2012 yazı bir daha olmayacak

ikibinoniki yazından geriye kalan sadece hoş bir sadâ imiş sevgilim. biliyorum. bir tarafımı yırtsam da geri gelmeyecek, parçalasam da. o yaz hiç olmayacak. ama bana her şey o yazı hatırlatıyor şimdi balkonumda kuzeyli bir rüzgar beklerken. misal şu balkon güneşliğini o yaz istifa etmeden bir hafta önce şirketin arabası ile gidip çemberlitaş'tan almıştım. hiç aklımda yoktu. bilmem kaç yüzyılın afrika sıcakları gelecek demişti de ajanslar öyle almıştım. işin doğrusu biraz da tam karşımda başlamak üzere olan inşaatın çirkinliğini görmemek için almıştım. o dönem altı ayda bitirdiler inşaatı. şimdi ondan tam üç yaz sonra, hemen bitişiğine sekizer kattan iki apartman daha diktiler. sor bana ne çektim? sabah kargaları ile birlikte dört ay kafamı sikti ibneler. şu hayatta en nefret ettiğim iki şeyden birisi otobüsün ön kapısından inmeye çalışanlar diğeri; olur olmaz yer ve zamanda orantısız gürültü yapanlar. hep böyle olur. istemediğin otlar her daim burnumun dibinde biter. benim de öyle oldu. bilhassa ikibinonikiden sonra. işbu inşaat takırtılarını, sabah akşam, cumartesi pazar demeden kentsel dönüşüm orkestrası dinler gibi dinledik. peki müstehak mıydık? bilemiyorum. menteş'in dediği gibi ben her şeyi bilemem. kabasını bitirip sıvasına başlayacaklar bu ikiz kuleciklerin. tüm hazırlıklar o yönde. öyle ki, şimdi balkonda oturmuş, sevgili indila o buğulu sesiyle orta kulağımı "donz donz donz " diye severken ben işçilerin sıva yapmak için  iskele kurmalarını izliyorum. ama öyle güvensiz çalışıyor ki otuz ila kırk yaş aralığındaki esmer usta. öyle yürekler ağızda. baret yok, kemer yok. sirk cambazı gibi demir iskelelerin üzerinde. başı dönse, dengesi bozulsa,  -allah bilir ya- sekizinci kattan direk mezarlığa gidecek. biri ilkokul beşe giden en az üç çocugu yetim bırakacak. bir de gözü yaşlı eş arkasında. ne için? ekmek için. çoluk çocuğun geleceği için. öyle mi gerçekten? merak ediyorum. acaba hayata nereden bakıyor? hayalleri var mı? gerçekten yapmak istediği neydi bu hayatta? var mıydı bir tutkusu? yoksa atalarından öğrendiğini mi uyguluyor o da yüzyıllardır. bitirebilirsen bir kaç okul bitir, işe gir, önce askerlik sonra çocuk yap. başını sokacak bir ev, belki ikinci el ucuz araba. sonra çocuklar için bir ev daha. tabi ki ilk göz ağrını gidebildiği yere kadar okut. belki doktor, mühendis ya da öğretmen. mürüvetini de gördün mü tamamdır. belki darda kalmasınlar diye diğer çocuklara da birer ev sıkıştırdın mı dünyadaki misyonun tamamdır. bu mudur? peki ya sen esmer ustam peki ya sen? kendin için en son ne yaptın? eş-dost-hısım-akraba ne düşünür kaygısı taşımadan, sırf içinden öyle yapmak geldiği için davrandığın oldu mu?
ben en son ikibinonki yazında bir sürü borcum varken üstelik ve annem her gördüğünde "yine mi işten çıktın" sorgulaması yaparken "defter-i kebirinizin de, askeri hiyerarşinizin de canı cehenneme" dedim. sıkılmıştım çünkü. nefes alamıyordum. yaz geliyordu ve hayvan gibi çalışıyordum. ne için?kim ya da kimler için?....
istifa mektubuma cevaben  "kabul ama hemen olmaz" dediler. sgk hastanesi gibi  bir ay sonraya gün verdiler. "olur" dedim. bu arada üzerimdeki ağırlıkları devrettim geride kalanlara. tatil planı falan yaptım. bir de işte şu bej renkli brandayı aldım balkonuma. 
evet işsizdim o yaz ama mutluydum. şimdi  istediğim zaman gidip istediğim zaman geldiğim hani "özgür" olduğum yarım yamalak bir işim var. ama mutsuzum. çünkü ikibinonki yazı geri gelmeyecek. çünkü ikibinoniki yazında sen vardın. ben vardım. umut vardı. aşk vardı. parfümün dansı vardı. çünkü ikibinoniki yazı; en güzel yazımdı! adalar'a gitmiştim. fayton yerine bisiklete binmiştim. çünkü öyle demiştin. çok güzel yaz cümlelerin vardı. sanki benim kalbime giden yolun kelimelerden geçtiğini biliyormuş gibi. akıllı, uslu cümleler. kitaplar vardı sonra. ve balkon. hayatımın en büyük hediyesini unutmak mümkün mü? belki en iyi kitabım değil ama en değerli kitabım. sayende. ve karadeniz yolculuğumuz sonra. fiziken yanımda değildin belki ama önemli mi? hep senleydim ki ben. ne diyordu can yücel mesafelerle ilgili. evet, bunu da izahat vermeden hemen anladın. en çok da bu huyunu sevdim zaten. ikibinoki yazı diyorum sevgilim, geri gelmeyecek belki ama ruhu hala bu balkonda. sadece bunu bil istedim.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

başkanım

kafamdaki müziğin başlamasıyla birlikte elimdeki işi bırakmış, kaybettiğim bir şeyi arar gibi raftaki kitaplara bakıyordum bana seslendiğinde. 
rubenis marka vantilatörün oluşturduğu hava akımı, şehri ortadan ikiye ayıran bir nehir gibi bizi de ayırmıştı. sağımda oturuyordu. altı aydır (sadece pazartesi ve cumaları) birlikte çalışıyor olsak da fasılalarla tam on sekiz yıllık bir geçmişimiz vardı. detaycı, titiz, amiyane tabirle işinde "kılın önde gideniydi". ama işin hakkını da verirdi yalan yok şimdi. ben zorluklar karşısında bulduğum ilk sapaktan doludizgin kaçarken o ısrarla sorunun köküne inerdi. en mükemmeliyetçi dokunuşlarla hallederdi işi. sabahtan beri yine öyle bir iş tutturmuştu kendine. sessiz ve derinden çalışıyordu. ben daha bir saat bile dolmadan biraz elimdeki işten biraz sıcaktan sıkılmış, ilk defa görüyormuş gibi odadaki eşyaları, boya-badanayı, kapı-pencereyi inceliyordum. çok sıcaktı. tüm zamanların en sıcak yazı olmalıydı. klima sipariş ettik. "iki gün sonra gelip takarız" deyince "ohaaa" falan dedik. size yakışıyor mu dediler. ne bilelim, lahmacun gibi hemen gelecek sanıyorduk. her gün klima sipariş etmiyorduk sonuçta. hayatımızda ilk defa klima siparişi vermiştik. daha iki kocaman ve sıcak gün vardı. bu boşlukta vantilatör delice ve durmaksızın dönüyor, delirtici uğultusu bir süre sonra bende metallica etkisi yapıyordu. nitekim çok geçmeden turn the page şarkısı vantilatörden fena dönmeye başladı kafamda. kafam ise kitaplığın en alt katında, kaderine terkedilmiş kedi yavrusu gibi bana bakan turuncu kitaba takılmıştı. daha doğrusu ve sanırım on dakikadır bir muhasebecide olma ihtimali en düşük olan kitaba, çekim yasası'na odaklanmıştım. o 'nun sesiyle irkildim;
- başkanım dedi istersen biraz sana çevireyim pervaneyi çok bunaldıysan
- yok böyle iyi dedim. böyle iyi gözümü kitaptan ayırmadan
- hayırdır başkan sen de bir hal var bugün dedi 
- yok dedim bu sefer yüzümü o'na çevirip gözlerinin içine bakarak "yok bir şey"
- var başkan, var var var diyerek o kadar çok ünledi ki bir ara vardar ovası'nı söyleyecek sandım. gönlü gibi sesi de güzel arkadaşım. 
söylemedi. sadece;
-başkan? dedi ağzına kadar soru işareti dolu bir ses tonuyla.
-valla yok dedim. 
devam ettim biraz sinirli; "hem başkan başkan  diye ünleyip durma millet bir şey sanacak" dedim.
bir şey demedi.
..
sınıf başkanı bile olmamışken daha yıllardır başkanım aşağı, başkanım yukarı. süpermarket etiketi gibi üzerime yapıştı bu müstear. yıllar önce çünkü; bir beldeden bağımsız belediye  başkan adayı olan ortak bir arkadaşımız vardı. aslında daha çok benim arkadaşımdı. o dönemler, başkanım şöyle, başkanım böyle diye geyik yaparken geyiğin boynuzları sezon finalinde bana saplandı. arkadaşım o sene başkan seçilemedi. allah'ın hakkı üçtür deyip ondan sonra girdiği iki dönemde de seçilemedi. nihayetinde kimse beni anlamıyor diye ülkeyi terketti. lakabı bana miras kaldı. allah kendisine uzun ömür versin. o gün bugündür rıfat, metin ve turgay. ne zaman hal hatır sorsak birbirimize "başkanım nasılsın" , "başkanım bir arzun var mı " diyoruz. tabi en çok onlar bana soruyor.
ama işte kim kaybetmiş de biz bulalım başkanlığı. dedim ya bırakın sınıf başkanlığını bir kızılay kolu başkanlığı olsun yahut bir yeşilay kolu başkanlığı ya da ne bileyim en kötü temizlik kolu başkanlığı olurdu değil mi? olmadı.
on iki eylül olmuş muydu o vakit tam emin değilim. ama hizipleşmeler o zamanlar da vardı ve  daha ana okulları ithal edilmediği için ya da semtimiz çok fakir olduğu için ilkokul seviyesindeydi bu tip ayrımcılıklar. hak eden değil, dayısı olan başkan oluyordu. bunun en büyük kanıtı sümüklü şevketin temizlik kolu başkanı, uhucu birol'un (herif ilkokul ikide uhu çekmeye, ortaokulda baliye başladı) yeşilay kolu başkanı, geçimsiz aysel'in kızılay kolu başkanı olmasıydı. çünkü hepsinin velisinin okula bir takım ayni yardımlar yaptığı biliniyordu. bir tek sınıf başkanı hakkıyla seçildi. özlem. çünkü en başta benim sevdamdı. çalışkandı. güzeldi. akıllıydı.  aslında ve neredeyse tüm sınıfın gözdesiydi. erkeklerimiz çok aşıktı. kızlarımız hasete bulanmış yancısıydı sevdamın. o da beni seviyordu biliyordum. sadece dönemin getirdiği zorluklar nedeniyle birbirimize açılamıyorduk. yine de bir gün -ki ilkokul dörde tekabül ediyor- cesaretimi toplayıp ;
 "eve birlikte yürüyelim mi?" dedim. "bilmem" dedi. kadınları anlamak her zaman zordu. bunun evet olduğunu o gün anlamadım. "tamam" dedim yoluma gittim. ama yılmadım. ertesi gün yine sordum. o yine "bilmem" dedi. ben yine "tamam" dedim. üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz ve onuncu günler hep böyle geçti.  her seferinde  o "bilmem", ben "tamam" diyerek farklı yönlere beraber yürüdük on gün boyunca.  on birinci gün sınıf tahtasındaki ev ödevini deftere geçirmem biraz vakit alınca dışarı çıkmam da uzun sürdü. çıktığımda ise orada yalnız başına bekliyordu. beni görünce gülümsedi. yanına gittim. ben daha ağzımı açmadan;
-beraber yürüyelim mi dedi. 
-olur dedim. 
 aynı yöne farklı kaldırımlarda birlikte yürüdük bu sefer...
..
sıcak boğuyordu. vantilatör delice uğulduyordu. metallica'nın en sevdiğim şarkısı eşliğinde ilk aşkımı düşünüyordum bana seslendiğinde.
-başkan, kur farkı faturası kdvli mi olacak kdvsiz mi?
.
metallica - turn the page

2 Ağustos 2015 Pazar

balkon konuşmaları - v7.1

- bundan tam üç yaz önce , yine böyle doğru dürüst çalışmazken ve yine temmuz sıcakları kudurturken; ağustosu pas geçelim eylül hemen şimdi gelsin diye niyaz etmiştim. kabul olmadı. bu yaz da olmadı! biliyorum gelecek yaz ve ondan sonraki yaz da olmayacak. hiç olmayacak! o yüzden ve şimdiden bekirlere selam olsun. çekeceğiz, yolu yok...

- titiz ev kadınlarının yaptığı bahar yahut pazar temizliği gibi reader temizliğine giriştim bu sabah. baktım tam yüzotuziki ( rakamla 132) adet blogger takip ediyorum. daha doğrusu ediyor görünüyorum. sadeleştirme yaptım.,gerçekten okuyup takip ettiklerimi bir kenara okumadıklarımı öte yana ayırdım. sonuç; 62 blogger. belki tavşan yaparım.

- dinliyorum ama manuş baba'yı sevmiyorum galiba. matiz'i de, el roman'ı da.

- tatilden döneli yedi gün oldu. altı günüm balkonda geçti. mutlu değilim. ama mutsuz da değilim.

-serbes yazmayı bırakmış. bıraksın. teo'da müziği bırakmıştı. döndü. serbes'de döner. herkes döner. bırakacak, giden adam yedi düvele anons etmez. gider, bırakır. ne kadar ünlü de olsak, ünsüz de olsak önemsenmeye muhtacız. insanız.

- true dedective'e üç sorti yapıp bir türlü tutunamazken en çarpıcı yorumu serkan aydemir yapmıştı geçtiğimiz bahar başlangıcında. ben ancak yazın ortasında tutunabildim diziye. ve 4.bölümle uçtu adeta dizi. final bölümü biraz rezervuar köpeklerini anmsattı bana. biraz ama.

-gündeme dair bir şeyler yazarak-yazmayarak vicdanımı rahatlatmayacağım derken bile bunu yaptığımı görüyorum aslında. candan söylemiş en güzelini. bu dünyada ölümden başkası yalan..
.
candan erçetin -yalan