14 Kasım 2015 Cumartesi

hayat diyor; "bir cumartesi alışverişinden daha fazlasıdır" *

sevgili jonas;
anlamını bilmediğim şarkıların peşindeyim yine. yabancı dilim pek iyi olmadığı için şarkıları dilime değil ruhuma dolandırıyorum. daha çok ama -hâlâ tam tarifini bulamadığım- kısık ya da çatal sesli diyebileceğim hani terli terli soğuk su içmiş de sesi kısılmış gibi çıkan kim olursa, ne söylerse söylesin meftun olma hastalığım var. acaba bu hastalık mıdır? ya da nedir, mesele nedir? hiç bilmiyorum..
.
kartpostalları, yazmayı, şarkıları, kuşları ve rayları hep sevdim. çok sevdim..
.
kadıköy'ü de çok seviyorum. ama şu cumartesi kalabalığından aynı oranda nefret ediyorum.
acaba diyorum, eskiden hava kirliliği için yapılan tek-çift plaka uygulaması gibi tc kimlik numarası uygulaması mı yapsak ? mesela tc kimlik numarasının son numarası çift hane olanlar bu cumartesi tek haneli olanlar gelecek cumartesi kadıköy'e çıksınlar. bakırköy için de aynısını yapalım. orası da çok kalabalık. ha evet liberalizm, hümanizm,  modernizm, feminizm, erotizm, hede hödö. ama canım ablacım yolda yürümeyi bilmiyoruz vallahi de bilmiyoruz billahi de. ne yolda yürümesini, ne parkta koşmasını. geliş gidiş çift kişilik kaldırımlarda üç arkadaş yan yana yürüyoruz. karşıdan gelenden bize yol vermesini bekliyoruz yahut aynı iki kişilikte yolun solundan yürüyoruz. e ben sağdan yürüyünce. küt çarpışıyoruz. çünkü çekilmiyorum kenara..
.
sevmek derken, balık yemeyi de çok severim. ama anlamam tazesinden bayatından. belki sırf bu yüzden, bana bayat balıkları kakalamasın diye beyaz sakallı tezgahtarla iyi geçinmeye çalışıyorum. her seferinde kasaya paramı ödeyip bordo-mavi şapkalı paketçiden  "uzağa gideceğim size zahmet bir poşete daha koyalım" dediğim çift poşetli balığı aldıktan sonra sırtı bana dönük olsa da kolay gelsin diyorum beyaz sakallı'ya. o da "teşekkürler efendim, afiyet olsun, yine bekleriz" le başlayan cümlelerle uğurluyor beni. o kadar çok insan arasından beni tanıyor mu diye merak ederim bazen. çünkü  her zaman ondan almam balığı. 2 ya da üç haftada uğrarım. her seferinde tanıyormuş gibi bakıyor suratıma. hatta tezgahına bakmadan yanından geçtiğim vakitler de öyle bakıyor. adam beni tanıyor bence. o yüzden iyi geçinmeyelim..
.
sabah, yalnız bir martı gördüm arka pencerede. kapı ve pencereleri boyuyordum. bir süre öylece onu izledim.  çünkü  benjamin'i hatırlattı bana. sonra yalnız bir karga gördüm karşı çatıda. o bir şey hatırlatmadı. bir vakit sonra martıyı da kargayı da unuttum. boyamaya devam ettim. içeride açık olan tvden sıla'nın hüzün dolu sesi geldi.  o'nu düşündüm. şimdi burada olsaydı beraber boyardık dedim içimden. tıpkı filmlerdeki gibi. kapı ve pencereleri boyarken birbirimizi de boyardık. filmlerdeki gibi yine. evet. bazen bu da şans diyorum. hayır hayır şans değil bir lütuf...
lütuf, doğru kelime. bunları düşünebilmek. gülümseyebilmek. hüzün de verse. hiç olmayabilirdi zira. tıpkı kış güneşi gibi. düşünsene sevgili jonas,  hayatımızda bugünkü gibi kış güneşinin olmadığını. cumartesimizi ve içimizi ısıtmadığını.  ne yavan bir hayatımız olurdu öyle değil mi?
başka şeyler de yaptım bugün. o'nu düşündüm mesela! hatta bir ara gördüğümü sandım. lakin imkansızdı. alkım'da olamazdı. bir an için. öyle sandım. kalp yanılsamasıydı sanırım. 
sonra hayaller kurdum yine. hem yürüdüm. hem düşündüm. bir ara şu anketçi gençlere üzüldüm. çabucak unuttum ama onları. sakız gülü'nden aşağı salınırken bir adam bana baktı. uzun uzun baktı. bir şey diyecekmiş gibi baktı. sonra "karıştırdım galiba" deyip hızla uzaklaştı yanımdan. ardından bakmadım. belki o da ardına döner de bu sefer tanır diye. ben zaten tanımadım. konuşmak istemiyordum kimseyle. karnım da acıkmıştı hem. her zamanki mekana gittim. her zamanki menüyü söyledim. her zamanki gibi turşusu bol olsun dedim. kasadaki görevli her zamanki zoraki gülümsemesiyle "afiyet olsun" dedi. ikinci kata çıktım.  her zamanki gibi. televizyonun altındaki masaya oturdum. kalabalık sayılmazdı. karşı masada çekirdek bir aile, çaprazımda otuzlarında esmer bir kadın, hemen sağımda flörtöz bir çift vardı. yemekli vagonun birbirine yabancı yolcuları gibiydik adeta. kâh hareketli,  kâh romantik parçalar çalan televizyonun ismini bilmediğin müzik kanalı fon müziğimizi oluşturuyordu. herkes yemeği ile uğraşırken ben frenlenemez bir alışkanlıkla onları izliyordum. haklarında uydurduğum hikayelerle gerçek hikayelerinin ne kadar örtüştüğünü merak ediyordum. fakat bunu asla bilemeyecektim. zaten bir süre sonra bunları da unutacaktım. son tahlilde sevgili jonas, sıradan bir cumartesi öğleden sonrasıydı. imany televizyonda seat with me diyordu.
.
.

.