10.6.15

ama aslen çanakkaleliyim

doktor geldi dediler. cuma günleri dörtte gelirdi halbuki. olsun. canıma minnetti. iki gündür anlamsız bir sıkıntı vardı zaten içinde. yemeği çabucak yiyip yanına gittim. 'kafa' adamdır bizim doktor. tesir süresi sınırlı olsa da beni ilaçsız iyi ediyor. o kadar söyleyeyim. fakat bugün!.. "doktor bu'ne" diye ünledim odasına girdiğimde. sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla yeni bıraktığı bıyıklarını sıvazlayarak "yakışmamış mı müdür" dedi. cevabım kısa ve netti. "yakışmamış". 
hoşuna gitmedi bu. lafı değiştirdi hemen. "n'olcak bu beşiktaş'ın hali. şampiyonluk tehlikede" dedi. bu da benim hoşuma gitmedi. "işine bak doktor işine" dedim. ve devam ettim söylenmeye; "anlaşıldı sende bu bıyık bende de bu beşiktaş acısı varken anlaşamayız bugün senle. ordan bi' lansor yaz da gideyim ben.." dedim.
reçeteyi yazdı. üstüne de iğrenç bir espri yaptı. tabi onu burada yazacak değilimama ve yine de çıktığımda kuş gibi hafiftim. bu doktor işini biliyordu. ya da ben. neyse..


insanlar mutsuzdu doktor. çok mutsuz. sanırım ben de mutsuzdum. ama aslen çanakkaleliyim. mutsuzdum çünkü; üç çocuklu bir ailenin ortancasıydım. ve ailenin çekirdek olamamasındaki tek suçlu bendim sanki. ablam ilk göz ağrısıydı ailenin. benden sekiz yaş küçük kardeşim de sevimli afacanıydı. ben işte en ortancasıydım. ortada kalmıştım. ve tabi bütün angarya işler de bana kalmıştı. ortanca olmak ne pis bir şeydir bilir misiniz doktor? bilemezsiniz. 
bunalıyordum. isyan ediyordum zaman zaman. ama güzel şeyler de yok değildi hayatımda. özlem vardı mesela. sarışındı. çalışkandı. yeşil gözleri vardı. rengarenk boya kalemleri ve renkli çizgi romanları vardı bir de. görsen tıpkı Angela Merkel’in çocukluğu. üstelik scarlett Johanson’un gençliği ve muhtemel Julia Roberts’ın yaşlılığı olacak fizikteydi gelecekte. fatih'in istanbul'u fethettiği yaşta çok daha güzel olacağını ikimiz de biliyorduk ayrıca.
işte bir tek o anlıyordu beni. öyle sanıyormuşum. meğer kendimi aldatıyormuşum. bir gün yine aile içi angaryalardan, asgari harçlıkla çalışan öğrenci muamelesinden bunaldığım bir akşamüstü;  "kaçalım buralardan, hayallerimizi gerçekleştirmeye gidelim aşkım" dedim.
-saçmalama mithad. biz daha çocuğuz ve daha orta bire gidiyoruz" diye merkel'leşti bir an da genç sevgilim. hızını almış ve freni tutmayan her kadın gibi devam etti.

-hem ileriye dönük kariyer planlarım var benim dedi.
özlemim, hasretim, katmandu çiçeğim, leblebi tozum, pamuk helvam, atlas okyanusundaki yosunum, aşk pusulam gibi bildiğim ve bilmediğim sevdiği ve sevdiğini düşündüğüm tüm iyi niyet sözlerini döşedim yollarına.  bir gül dökmediğim kalmıştı. param olsaydı onu da yapardım. ama nafile! o anlayışlı, anaç, sevgi dolu ve üstün sezgilerle donatılmış kadın gitmiş yerini oldukça küresel, kapitalist dünyanın çarklarına kendini teslim etmiş bir amazon kadını gördüm yosun yeşili gözlerinde. dünyam başıma yıkıldı. ezberimde olsa bir ferdi tayfur şarkısı patlatmam içten bile değildi. ama seksen sonları, doksan ortaları çocuğuyduk biz ve repertuarımda sadece hadi yine iyisin Tayfun vardı. lakin ben hiç iyi değildim doktor. hiç iyi değil. çünkü mutsuzdum. üstelik incir reçelini de sevmezdim. konu niye buraya geldi bilmiyorum ama hâlâ da sevmiyorum. işin doğrusu reçel sevmem ben. hem şu hayatta sahip olduğum pek bir şey yok piti kareli not defterim ve eskiz kalemimden başka. aslına bakarsan bir kedim bile yok doktor. beni anlıyor musun?
içmdeki iflah olmaz hayvan sevgisini her sabah pencereme konan martı ile telafi ediyorum. adı benjamin. seviyeli bir ilişkimiz var. mesafeli. tam olarak çıkar ilişkisi denemez. ben ona eksik gramajlı ekmeğin içini veriyorum o bana uçmayı, özgürlüğü anlatıyor içgüdüsel olarak. hepsi bu. görsen çirkin de bir şey. sıska, çelimsiz. serserinin teki.  muhtemel bu farklılığından dolayı diğer martılar aralarına almıyorlar benjamin'i. genelde  yalnız takılıyor. fakat bu çirkinliği ve yalnızlığı, dışlanmışlığı, tutunma çabaları ile öyle sevimli ki hergele. üstelik bir de bakışı var insana, insanlıktan çıkaran. bir kuş beyinli bu kadar mı anlamlı bakar? öyle duygu yüklü ki anlatamam sana doktor. Hem ağlasam sesimi duyar mısın mısralarımda?
konu dağılmasın. ne diyordum?
hah evet şimdi hatırladım. bir ailenin üstelik çekirdek bile olmayı becerememiş bir ailenin ortancası olmaktan bahsediyordum. evden kaçma fikrimi çocukca bulan sevgilimin beni terketmesinden sonra artık okula gitmemim de bir anlamı yoktu. hiç unutmam siyah beyaz televizyonumuzu yeni aldığımız ve türk filmlerini kaçırmadığımız bir akşam nasıl olduğunu bilemediğim bir cesaretle ; "peder bey müsaadeniz olursa mühim bir mesele hakkında konuşmak arzu ederim sizinle" deyivermişim.  kardeşlerim ve hatta canım annem bir an da kayboldular koca salondan. Beni iki eti cinle, bir tüp çokokreme satan kardeşlerimi anlıyordum da ya annem? Beni evrenin en dayakçı babasıyla yalnız bırakmak ne demek. Üşüyorum üstümü örtsene anne demek istedim. Diyemedim. Çünkü bozkırında düelloya tutuşacak iki şövalye gibi kalakalmıştık babamla el yapımı hereke halısının üstünde. Babam hiç bir şey söylemediği gibi dilimin tutulmasını artıracak vahamette  binlerce şimşek çakan gözlerini yüzüme dikmiş ağzımdan çıkacak kelimeleri bekliyordu. ecel, korku, faydasızlık, balık, batmak, yan gitmek bunları düşünüyor muydum yoksa babama mı söylüyordum net hatırlamıyorum şimdi. hatırladığım son cümlem; "bu ezberci müfredatın bir parçası olmak istemiyor ve mektebe gitmenin lüzumuna inanmıyorum artık " olmuştu. ben daha cümleme noktayı koyamadan babam osmanlı tokadını sol yanağıma koymuştu bile. yıldızlarla karışık hereke desenleri sayıyordum kendime geldiğimde.
Ana yüreği bir yerden sonra dayanmıyor tabi.
-oğlummmm diye koştu salonun orta yerine.
-bırak beni, bıraakk siz benim anne-babam olamazsınız. leyleklerin getirdiğinden artık eminim diyerek günlüğümü, pijamalarımı ve beslenme çantamı alıp çıktım evden.
-bırak hanım bu serseri karanlıktan korkuyor. iki dolaşıp geri döner zaten dedi peder bey peşimden hamle yapan anneme.
Doğruydu. karanlıktan ve yüksekten ölesiye korkardım. Lakin babamın unuttuğu bir şey vardı. Akrep gururum. dönmedim.
yıllar bir film şeridi gibi çok hızlı geçti. öyle ki pireler berber, develer tellal oldu. naim süleymanoğlu cep herkülü, salvatore schillaci 90 dünya kupasında gol kralı, tansu çiller başbakan, beşiktaşım tam altı kez şampiyon oldu. türkçe pop patladı. ben bir baltaya sap olamadım. ama sırf babama "ben sana bir baltaya sap olamazsın demedim adam olamazsın dedim" sözünü söyleme keyfini yaşatmamak için dönmüyorum hâlâ eve.
söylemiştim. akrep gururu ile keçi inadı karışımı bir eşekliğim var benim doktor. ama aslen çanakkaleliyim.
.
son çalan şarkı : levent yüksel - zalim