30.01.2011

eskiden küçük ev vardı bilir misin sevgilim?

şu an yediğim elma kadar gerçektik oysa. ama işte kocaman bir film setinin içinde gibiydik aynı zamanda. en arkada oturan kırmızı şallı, lost'un güney korelisine benzeyen kadını dikiz aynasından farketmemle başladı her şey. dikiz aynasından tekrar bakarken şoförü ısırdı gözüm bir yerden. fakat çıkaramadım. çünkü ve kahretsin ki hava kapalıydı bu sabah. ve güneş enerjisi ile çalışan bir hafızam vardı. şoförü benzetemedim ama yanımda kasketi ve burma bıyıklarıyla ahmet mekin oturuyordu işte. kadıköy'den beri telefonu ve gevezeliği kimseye bırakmayan esmer banu alkan da arka dörtlünün sağ başında oturuyordu.
ve ben. ilk kez bir filmde oynuyordum! ve üstelik yönetmenimiz doğaçlama oynamamıza izin vermişti. arkadan bir ses "motorlu taşıt vergisini ödemeyen var mı? 31 ocak son gün" diye seslendi. 
kendimi tutamadım. "kaç taksit" diye sordum ben. 
iyi de madem arabanız var niye dolmuşla gidiyorsunuz beyfendi diye araya girdi hemen yakışıklı şoför. 
-"bunun bir film olduğunu unuttun herhalde kaptan" diye düzeltme ihtiyacı hissetti esmer banu alkan. sonra bir dış ses duyuldu dolmuşun içinden. ama bu benim sesimdi. peki neden ben konuşmuyordum!
sanırım ikibinaltı yılının ilk aylarıydı. özel sektör bulantısı canıma tak etmiş. gül gibi işi bir hiç uğruna bırakmış don kişot olmaya karar vermiştim. ama işte hayat gerçekti. biber gibi acıydı ve de gerçek. filmlerdeki ve kitaplardaki gibi değildi. ayakta durmaya çalışıyordum. yeditepe istanbul dizisinin yıllar sonra tesadüfen cdlerini bulmuştum. lost'u da o zamanlar farketmiştim. yeditepe'de yusuf gülseçen diye bir adam vardı. ama harbi adam! dizi karakterinden çok roman karakteri gibiydi. ama hayatın ortasından tam da. insanın içine işleyen kelamlar ediyordu. ister istemez içselliştiriyordum ben de. aynı gün içinde iki bölüm yeditepe, üç bölüm  lost izliyordum. bazen sadece beş bölüm birini izliyordum. ama beşten yukarı çıkmıyordum. şart koşmuştum kendime. yahut iki lost üç yeditepe. geçmiş gün emin değilim şimdi. arada da bunalıyordum. bunu net hatırlıyorum ama. sanırım yazıyordum da bir yerlere. diyordu ki mesela yusuf; bizzat ben yarım kalmış bir niyetim. kendi halimden çok adama üzülüyordum. başkalarının sana üzülmesi, acıması kadar iğrenç bir duygu yoktur aslında. ama ya insanın kendine acıması; işte o daha öldürücü olandır. oysa ki ben hayata hiç başlayamamış bir niyettim! ve belki de başlayamadan bitecek olan bir niyet. onun hiç olmazsa, yarım da olsa bir hikayesi vardı. tamamlanmamış! ya ben? peki ya ben sevgilim? 
n'olur bana kızma küçük harflerle yazıp, giriş-gelişme-sonuç edebiyatına isyan ettiğim için. dedim ya bizzat ben hiç başlamamış bir niyetim! ve fakat iyi bir oğul, iyi bir kardeş, iyi öğrenci, iyi amca, iyi baba, iyi koca, iyi torun, iyi personel, iyi vatandaş, iyi, hep iyi, hep düzgün, hep kurallı, tertipli , düzenli , doğru, çalışkan, küçüklerini koruyan büyüklerini sayan, kompozisyonlarda satır başını ihmal etmeyen biri olmayı salık verdikçe aile ve millet meclisi içimdeki isyan tersine büyüyordu oysa. ikinci bunaltı ve kusma döneminde prison break vardı sakinleştirici. bunaldıkça bir prison break izliyordum. sonra gene prison break. daha sonra tekrar prison break. eskiden ve küçükken beni bunaltan şeylerden kısa- orta vadedeki güzellikleri düşünürek sıyrılırdım. işe yarıyordu. ama ya şimdi tersine her şey. kirlendikçe biz ve büyüdükçe dünya bu kandırmacalar pek işe yaramaz oldu! dedim ya bol bol film izliyorum artık bulandıkça içim. bunaldıkça da yazıyorum. ismini bilmediğim bir radyonun müziklerini dinliyorum şimdi mesela. aslında dinlediğim hepi topu iki radyo istasyonu var. ama ismini bilmemen garip değil mi? evet bence de. ve ısrarla motorlu taşıt vergisini ödeyin diyor reklamları, bu isimsiz radyonun. daha ödemedim ama. bir süre daha ödemeyi de düşünmüyorum. en azından şu reklamlar bitene kadar. zaten dolmuşla gidip geliyorum. oysa geçen gün kocaman bir film setinin içinde gibiydik. izlediğimiz filmler mi gerçekti yoksa hayatımız mı bir filmdi gerçekten? bilemiyorum...
eskiden küçük ev vardı bilir misin sevgilim?
.
yeditepe istanbul - soundtrack
.

12.01.2011

istek

bahariye. sokaklar sessiz. cadde soğuk. ve güneş sadece yüksek binaların çatı katlarında gözüküyor şu anda. beşiktaşlı simitçi abi ısınmak için volta atıyor ekmek teknesinin başında. mor hırkasının kuşağı yerlere uzanmış kumral bir kadın ayılmak için olsa gerek starbaksa giriyor sabahın sekizinde. ve ben.
tom waits'in walk away'i çalarken caddede dans eder gibi yürüyen benim sevgilim.
ve yine düşündüm de sevgilim;
bir kış boyu -ki takriben üç aya denk geliyor bu zaman dilimi milli müfredata göre-
bir kafede yaşayabilirim. hem de hiç dışarıya çıkmadan.
istediğim üç şey değil tabi ki. 4 şey olacak.
caddeyi gören bir masa, dinmeyen bir müzik, bir kağıt ve bir de kalem.
sana yazmak için soluksuz, dur duraksız sımsıkı sarılmışçasına.
.

10.01.2011

adalet

misal bugün masanın bu tarafında soruları soran kişiyken yaklaşık bir ay sonra cevapları veren olacağım başka bir iş yerinde. ve daha bu sabah sarı dolmuşa eksikken yirmi beş kuruşum, dolmuştan indikten on metre sonra yerde tamamlanabiliyor bu eksiklik. yine bir taraftan yüzüme kapanan kapı başka taraftan açılabiliyor mesela. hayat diyorum sevgilim; kimi zaman çok tuhaf ve içinden çıkılmaz bir hal alsa da aslında gayet adil olabiliyor bazen. evet.

9.01.2011

don't fade away (2010)



- -hak etmediğin şeyler için seni överler, senin suçun olmadığı şeyler için suçlarlar. sadece sıradakinin gelmesini beklemen gerekir.
hayatını yaşa!

7.01.2011

all good things (2010)


- asla yaptığımız şeylerden değil, yapmadıklarımızdan pişmanlık duymalıyız.

6.01.2011

ömrüm

çamlıca tepesi gözüküyor çalıştığım yerden, o çirkin antenler falan. ama deniz görünmüyor hayır. bir parkın hemen tepesine dikilmiş çalışma ofisimiz. dışarısı zemheri , dizlerim ise sımsıcak kalorifer peteğine dayadığım. ağaçlara tünemiş kargalardan ve köşedeki bankta hem duygularını hem kendilerini ısıtan iki sevgiliden başka kimse yok bu terkedilmiş hüzünlü bir kadını andıran parkta. içli bir şarkı eşlik ediyor bu ılık ortama. hangisindeyim daha çok bilmiyorum. soğuk mu sıcak mı? ıslak mı kuru mu? içerisi dışarısı, aşağısı yukarısı, iyi kötü, siyah beyaz, sevinçli üzgün, mutlu mutsuz, aşık maşuk, genç yaşlı, çalışkan tembel , ağlamaklı güleryüzlü. arasındayım sanırım tüm hallerin. iki halin arasında. araf diyor kimileri. itiraf edeyim ben de diyorum bazen. ne orada ne burada olmak. iki halin arasında olmak. ama şimdi bir martı havalanırken karşı evin çatısından ömrüm diyor cem karaca, kuaförden henüz çıkmışcasına bakımlı saçlarıyla bir kumral pazar arabasını çekiştiriyor, altmışlarının ilkbaharındaki eskici bey amca çöp konteynerinde yevmiyeyi doğrultmaya çalışıyor. bir aylak adam haini daha, elinde poşetlerle sokağı bir baştan ötekine arşınlıyor. ve sonra son model bir bmw ile orta karar bir yerli araba çarpışmaktan son anda kurtuluyor.
diyorum ki sevgili; tuhaf olsa da hayat hala devam ediyor,
her şeye rağmen hem de!
.
cem karaca - ömrüm
.