30.09.2009

bir metrobüs hatıratı

efendim tarihimin en uzun işssizlik döneminde (ki yaklaşık bir buçuk aya tekabül ediyor) doğduğun yer değil doyduğun yer önemlidir düsturu ile kadıköy'ümü bırakıp istanbul kazan ben kepçe dolaşıyorum. haliyle bu arada toplu ve topsuz bilimum ulaşım gereçlerini kullanıyoruz. işte onlardan son günlerde en sık kullandığım metrobüslerle ilgili altın değerindeki tespit ve teşbihlerimi paylaşmak istedim. arz ederim.

*ilk olarak benim bugün yaptığım gibi akbili telaşla perondaki turnikeye bastıktan sonra bir de bindiğin otobüsten bozma metrobüse basmaya çalışma. sakin ol, panik yapma. acelen varsa da akbili perondaki cihaza basar basmaz bir yandan koşarken diğer yandan akbili cebine veya çantaya koymaya çalış. zor değil iki pratikten sonra istanbulun koşarken akbilini en hızlı çantasına veya cebine koyan yolcusu olabilir hatta gines rekorlar kitabına adını yazadırabilirsin. ihtiyacın olan tek şey konsantrasyon... haydi durma just do it...

* yine bugün istanbul üniversitesi avcılar kampüsünde okuduğunu (muhtemelen mühendislik) tahmin ettiğim öğrenci kardeşimden aldığım tüyo ile söğütlüçeşme'den avcılar'a tek akbille gidebilirsin. hem de kalabalığa kargaşaya girmeden. nasıl mı?
şöyle ki; benim yapmak istediğim gibi zincirlikuyu da aktarma yapma. oturarak avcılara gidebilirsin ama bir kez daha akbile basmak zorunda kalabilirsin. yok abi söğütlüde zaten oturdum edirnekapı'ya kadar yumurtam soğumasın ordan da ücretsiz aktarma yaparım dersen, muazzam bir kalabalıkla ve kimin eli kimin neresinde bilemeden gidersin. ama mecidiyeköy'de aktarmanı yaparsan hem ücretsiz hem de sakin bir metrobüse binme şansın olabilir. evet.

* keza söğütlüden zincirliye ayakta rahat rahat 15 dk.da gidiyorsun mesele yok. ama daha uzun mesafe gideceksen ve şayet benim gibi uzun boyluysan arkanı sağlama alacaksın bi kere. hayır canım yanlış anlamayın hemen. beliniz ağrımasın diye orta boşluktaki yaslangaçlara gönül rahatlığı ile dayayın belinizi. yoksa nerdeee o eski fordcular!

*diyelim belinizi sağlama aldınız ama yol uzun oturma ihtiyacı hissettiniz ve yolun yarısında bir yer boşaldı oturuyum mu oturmayayım mı diye tereddüt ederseniz o koltuk gider. çünkü niye; her toplu taşıma aracında olduğu gibi koltuk kararsızları ve fetişistleri var. oturduğu koltuğu beğenmeyip boşalan diğer koltukları kesen. siz tereddüt ederken önünüzdeki koltuğun gitmesi yetmiyormuş gibi bi de fetişistin boşalttığı koltuk da gider arada. yani ne pirinç ne de bulgur kalır geriye. o yüzden tereddüt yok aşk var!

* sonra bir de bu son model yeşil otobüs yahut metrobüslerde koca koca cep telefonu ile konuşmak yasak işaretleri olmasına rağmen millet çatır çatır konuşuyor. ne bileyim eskiden şoför olmadı fahri devlet görevlisi konumundaki bir bey amca yahut hanım abla kesin cıngar çıkarırdı. hele bir seferinde hiç unutmam bizzat ikiyüziki üstbostancı-taksim hattı şoförü yolcuyla inatlaştı adam kontak kapattı yahu... sen o telefonu kapatmazsan ben de gitmiyorum arkadaş dedi. hem de erman toroğlu jargonuyla. ama şimdi nerdeee o eski şoförler! kimse karışmıyor. dolayısı ile ben de konuştum çatır çatır ayıptır söylemesi. pek de keyifli oluyormuş böyle meskun mahalde yasaklı telefon konuşması.

* en üzücü olanı sona sakladım maalesef. her şeyi, koltuğu konforu, hızı, sürati zamanlaması iyi hoş da. içi bi nahoş bu metrobüslerin yahu. klima açık olmasına rağmen birinde, iki sefer bayılma yahut başka bi histeri geçirdim. kendimi en yakın istasyonda zor attım dışarı. lan bi gün helak olacak ilk metrobüs şehidi olacaz derken acı haberi bugün okudum gazeteden. maalesef bir amca kalp krizi geçirmiş ve vefat etmiş. havalandırmayı şoförün insafına bırakmasınlar... yahut başka bir çözüm bulsunlar... şoför veya su bazlı bazen ciddi havalandırma problemi oluyor bu aletlerin. evet.

26.09.2009

hayat ne tuhaf vapurlar falan

başlıktaki bu cenk-erdem aforizmasını pek bir beğenir, olur olmaz yerlerde kullanmayı çok severim. işte böyle olur yerlerin birinde olmaz bir hanım efendi dedi ki; tuhaf olan hayat değil siz akreplersiniz dedi. hadi buyur burdan yak. abla ne yapıyon kavgada söylenmez bu dedim. hemen irtibatı kestim. tuhaf ulan işte hayat. akşam kavun yedirirken sabah kelek yediriyor sabah ağlatırken akşam güldürüyorsa, evde bulgur olmadığı için dimyata pirince çıkarmıyorsa çiçekler solup solup tekrar açıyorsa. bunu da mı ben yapıyorum? amorti bile çıkmayan bana büyük ikramiye tadında felaketler üst üste vuruyorsa yine de ben miyim tuhaf olan? neyse uzatmayalım apla ile irtibatı kopardık zaten.

asıl diyeceğim o değildi. hadi bana alıştınız da. ben böyle yaşlı başlı, kerli ferli abilerin amcaların birbirleri ile lan lunlu konuşmasına alışamadım. hayat gibi bu da tuhaf geliyor. üstelik şahit olduğum konuşmacıların en az ikisi öğretmen. yeni ders yılının açıldığı şu mübarek günlerde yavrularımızı sen koru yarabbi.

beş dakika içinde aradığın üç arkadaşın da telefonu açmazsa ne düşünürsün?
iki gün önce benim gibi ı am legend filmini izlediyseniz. ben efsaneyim dersiniz eminim.
önce yandı mı bu türksel yıkıldı mı yoksa diyerek kayahan takıldım. sonra daha vahimi tütüncü mehmet efendi'nin en ıssız sokağında bu iş görüşmelerinden ve gel-gitlerinden iyice bunalan beynim "ulan yoksa dünya yıkıldı da dr. nevile gibi bi ben mi kaldım" diye düşündüm. neyse ki beş dakika sonra zırıl zırıl aradı sevgili dostlarım. bu düşüncemden onlara bahsetmedim tabi.

ama hepsini geçin bırakın bi'kenara. bence dünyanın en güzel mevsimi şu zamanlar. kıymetini bilin arkadaşlar, dostlar ve romalılar. biliyorsunuz biliyorum ama unutanlar ve blogumu yeni açanlar için tekrar etmek istiyorum ben yine de. ne terlersin ne üşürsün. böyle püfür püfür de esmez mi rüzgar. kanatlanıp uçar gibi yürürsün. utanmazsan benim gibi takım elbise ile koşmak istersin. koşmadım ama gaza gelip otuz beş-kırk dakika yürüdüm. olsun bacaklarım ağrıyor ama değdi şerrefsizim. (dikkat çift r) gene olsun gene yürürüm. ama şimdi değil yarın. evet.

24.09.2009

perhaps

niye böyledir insanoğlu? yahut böyleyim, böyleyiz, böyleler. şu güzelim an'ın tadını çıkarmak varken nedir bu kaybetme korkusu? bu telaş. bu hız. bu cambazlıklar? halbu ki hayatta her şeyin başlayıp bittiğini hatta hayatın kendisinin böyle olduğu bir dünya da bu sonlanışı da niye kabul etmek istemez? neden zorlaştırır zindan eder hayatı kendine? oysa ki yazarın dediği gibi basit yaşayacaksın; susayınca su içecek kadar basit, sevince lafı dolandırmadan söylediğin seni seviyorum gibi. diyebilmeli, yaşayabilmeli insan. perhaps..

ama yeni maarif yılının açılış günü nedeniyle onüçe kadar beleş olan körüklü otobüste güneş gözlükleri yüzüne hiç yakışmayan elemana da bu gerçek söylenmez şimdi basit yaşamak adına değil mi? ama mesela şu mel gibson'ın kadınlar ne ister filmdeki gibi düşünce okuma mekanizması olsaydı öğrenirdi o eleman. kim bilir belki o da benimkileri beğenmemiştir. koca körüklüde güneş gözlüklü iki eleman bizdik. normalde sanki kuralmış gibi dikkat ederdim böyle şeylere. kapalı mekanda güneş gözlüğümü çıkarır şemsiyemi kapatırdım. bugün aykırı olasım geldi nedense kendime!

evet belki bir süredir yazmıyordum ama insanları gözlemleme işine aralıksız devam ediyordum milli bir görev gibi. hoş sen istesen de istemesen de göze batıyorlar zaten. misal kazık yutmuş gibi dik duran ama kalçalardan değil de omuzlardan şanzıman yapıp salınan ablayı mutlak yazmalıyım gibi bir histeriye kapıldım nedense evlenme dairesinin önünden geçerken. bence abededeki türk-usa korumalarının itişmesinden daha ilginçti. yahut bir katil zanlısının anlatımı dakikalar süren sucuk-ekmek macerasından. ama burada verilmesi gereken en önemli mesaj eğitim yılının açıldığı bu mübarek günde şu olmalı kanımca; okullarda çocuklara alfabeden önce saygı, sevginin yanısıra belediye reisinin sıklıkla binmeyi salık verdiği toplu taşıma araçlarında ne şekilde davranılacağı ilk ders olarak öğretilmeli. misal adım attığın yerdeki ilk direğe sarılmayıp ya da mohawk kabilesi gibi şoförün başında bekleşmemelerini en arkaya doğru ilerlemenin bir vatandaşlık görevi olduğu örneklerle, slaytlarla anlatılmalı. okuyup okutulmalı. hem ne demiş atalarımız. yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı. evet.

uzatmayalım. otobüsten inip bankaları yine zengin ettikten sonra her zamanki güzergahla her zamanki kitapçıya uğramadan olmazdı. ama yemin ederim bu sefer çok dirayetli davrandım. cebimdeki son parayı kitaba yatırmadım bugün. kendimle gurur duydum. cimrilikle tabiki de alakası yok. bir güç gösteriydi bu. benim yine bana olan gövde gösterimdi! yahut içimdeki canavara. oyuncak arsızı çocuklar gibi her girdiğim kitapçıdan aldığım ama okumadığım kitaplar dağ olmasa da küçük bir tepe oluşturmuştu. söz vermiştim kendime ağlamayacaktım bir , eskilerini bitirmeden yeni kitap almayacaktım üç. evet ikiyi unuttuk arada değil mi? işin kötüsü harbiden unuttum.
ama işte önce birikmişleri bitirmeliydim... lakin teoride çok güzel duran bu fikir uygulamada zor anlar yaşattı benliğime... kitaplar arasında dolaşırken zor tuttum kendimi.. adamlar işi biliyor. tuğla diyorlardı ama aslında ytong büyüklüğündeki dan brown üçlemesinin geçirdiği evrimi görünce teknolojiye bir kez daha biat ettim! ne eziyet çekmiştim bu ytongları okumak için zamanında. şimdi öyle mi! yine kalınlık tuğla ama ebat lokum kutusu. adamlar yapmış!

ve yine çok güzel okunası al benili kitaplar vardı. misal şu meşhur pembe kapaklıyı almamak için zor tuttum kendimi. gri oldu demişlerdi kapak ama renkler bozmaz bizi. ilim irfan öğreneceğiz sonuçta. keza saatleri ayarlama enstitüsünü az daha alıyordum bir anlık gaflet anımda. çünkü geçen seferkinden daha okunası geldi gözüme. ama sözüm vardı hakim olacaktım içimdeki canavara. o yüzden herkes alıcı gözüyle hız yaparken ben dur kalk yapıyordum kitapcıda.
sadık yalsızuçanlar'dan tezer özlü'ye, ayfer tunç'tan yusuf atılgan'a dolaştık bir dolu kitaplar arasında. gizli bir aşk bu'yu gördüm. bir kaç aforizmasını yeniden okudum gizli gizli... "ben seni hikaye dinler gibi sevmiştim be" de yine bir tuhaf oldum. bir ara niyeyse psikopat'ı aldım elime parfümün dansı ile birlikte. ikisini de geri bıraktım aylak adam'ı özlemişim çünkü. hasret giderdik bir nevi.
yukarı tuvalete çıktım. bu mücadelemi yazayım bugün dedim ve o ara inanılmaz şekilde kitap alma ve nazım hikmet'de kahve eşliğinde höpürdetme fikri geçti. bu mücadelemi ve nasıl yenildiğimi de yazarım o zaman dedim. indim aşağıya. ama ilginçtir mücadele yeniden başladı şartlanmış pavlov'un iti gibim. o zaman dedim baygınlık yok direniş var. mithad'ın onuru müsrifliği yenecek ve gündoğdu kitapçılara dayandık ama eldekiler bitmeden satın almadık gibi sloganlarla mücadelemin giriş gelişme ve sonuç bölümlerimi de eklemeliyim o halde dedim.
öyle yani.

son tahlilde güzel insan sen perhaps dedin ama ben en çok juanes'in la camisa negra'sını sevdim baştan söyleyim. şu an üçyüzkırküçüncü tekrarda vinampta!
evet.

ciao.

juanes - la camisa negra