29.07.2009

little moscow (2008)


-her nerede insan varsa, bil ki; izlenmek ve anlaşılmak ister. mesela sovyet halkı kitap okumaya ihtirasla bağlıdır. bu insanlara sıradan gelebilir ama bir uzman böyle düşünmez. o, neden bu kadar çok kitap özellikle de roman okuyorlar diye sorar. acaba gerçek hayattan kaçabilmenin bir yolu mu bu? benzer bir dünyaya mı kaçıyorlar? daha iyisine mi? düşünsel bir aleme mi?

10.07.2009

kıskanmak

duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini muhayyerkürdisini hüsnü şenlendirici kıvamında ve sanki ondan daha güzel üflüyor açık olan pencerem vasıtasıyla taa özgürlük parkından odama taşıran abi. helali hoş olsun. lakin çok hüzünlü tellendiriyor. hüzünlü ve sevilesi. derken az sonra bu hüzne keder yakışır dercesine caddeden geçen ambulansın acı sesi boğuyor klarneti, heder olan yıllara inat. bir kaç saniyede farklı yerlere uçuruyor bu iki ses. hayatta böyle değil mi zaten? bu türden ince çizgilerle örülmüş bizim bilmediğimiz. bildiğimizi sandığımız ama ısrarla.
dün neye üzülürken bugün başka şeye ağıt yakıyorum şimdi. yarın daha başka bir şeye. hep derim yine söylerim! albdülhak şinasi abi çok çok haklıymış. yirmi dört saate varmadan hatta yirmi dört saniyeye değişiyor pek çok şey. insanlar, olaylar, duygular, her şey! normalde yapılması gereken bir davranışı üçüncü şahsı ikna için daha önce ikinci şahıslar tarafından yapılmış bir fedakarlığı göstermek çok acı. yaralıyıcı hem de. sezen diyor ya hani, " şimdi bir semt adı vefa. " nasıl bir araftalıktır bu. kime niye niçin vefa gösteririz. beklediğimiz vefalar bir bir gelmez aksine sırtını dönmüşken bize, biz hala niye bekleriz semtten başka anlamlarını göstermek için birilerine. bazen ve hatta çoğu zaman o kadar kördüğüm oluyor ki insan; kendi mi, insanlar mı yahut hayat mı çok zor bilemiyor.
bilemiyorum dostum.
lakin kıskanıyor işte bazen insan, basıp gidenleri....

6.07.2009

unforgiven

yine yeniden ve çok fena takıldım ben bu unforgiven'e. öyle olunca kulağıma da taktım bu akşam iş çıkışı. sonra istasyon kanepesinde güneş, ben ve metallica.
ama ve aslında tek başıma idim. tıpkı heat filmindeki robert deniro gibi.
ve lakin mar adentro'nun javier'i gibiydim de aynı zamanda.
güneşle karışık rüzgar yüzüme vurdukça, metallica bası artırdıkça ben de kanatlanıp ıssız bir adanın kıyısına uçtum.
aslında anlatılmaz yaşanırdı.
hem zaten yaşandı ve bitti.
kısa sürdü elbet tüm güzel şeyler gibi.
.
metallica - unforgiven

4.07.2009

güvenme gençliğine ölen hep ihtiyar mı?

bamya değil de pırasayı çok severdim. asker ocağında nerdeyse her gün yedikten sonra uzunca bir süre yiyememiştim. neyse ki valide sultan'ın maharetli elleri sayesinde yeniden kavuşmuştuk bir müddet sonra. ne var ki bu tesiste neredeyse her öğün ebru gündeş çalıyorlar. sanırım uzunca bir süre kulağıma gündeş sürmeyeceğim. allah vergisi ses. ve evet güzel, çok güzel söylüyor ölümsüz aşk'ı orası ayrı. lakin işte bir süreden sonra bayıyor, pırasa tadı veriyor.

ilerde, iskelede bir hanım başka bir hanıma fotoğrafını çektiriyor manzarayı umumiyeye karşı. resmi çeken görevini layıkıyla yapmanın rahatlığı ile törendeymişcesine iskeleden denize iniyor. çektiren başka karelerin peşinde koşuyor. 
sabahın köründe ben denizden çıkarken, o girerken "sıhhatler olsun gardaş" diyor ak saçlı amca. "sağolun size de" diyorum. o devam ediyor ben sormadan ; "ahh sağlık. bizim oralarda böyle su, deniz yok ki. korkuyorum şimdi suya girmeye" diyor konuşmaya aç has anadolu insanı. bense lafı fazla uzatmadan tüm şehirli züppeliğimle çok ivedi olmayan işime seğirtiyorum!

ancak bu bencilliğime çok kızıyor ve o'na borçlu hissediyorum kendimi nedense.
ertesi gün hiç sebepsiz iskeleye tutunmuş denizin içinde görünce koşuyorum yanına hemen. o anlatıyor ben sadece dinliyorum. hak veriyorum söylediği çoğu şeye. anlatırken tane tane hayattan yalnızlıktan, sayılı günlerden tatar çölü'nün giovanni drogo'su düşüyor aklıma.
acaba diyorum...
acaba ben de? o amca da?
ama yok hayır...
olamaz.....
.
ebru gündeş - ölümsüz aşk