23.5.09

radyo

transistörlü bir radyo gibiyim bugünlerde.
bir iyi bir kötü...
yayınları net aldığımda neşeli, parazitli olduğunda neşesiz!

16.5.09

ajde jano

sevgili arkadaşım bir şarkı göndermiş posta kutuma.
ilaç niyetine sanki.
açıyorum şarkıyı.
introsu ile birlikte o hep gitmek istenilen ama bir türlü gidilemeyen,
küçük sahil kasabasına iniyorum tepeden
motel-cafe tarzı küçük bir yerdeyim.
galiba sahibi de benim.
nefret ettiğim ama nedense yeni başladığım sigaramı tellendiriyorum üfüre üfüre.
bir yandan da gün doğumunu seyrediyorum.
az ileride ise balıkçılar çıkacakları sefer için hazırlık yapıyorlar.
ve hayat devam ediyor olağanca hızıyla.
hayat devam ediyor...

.
nigel kennedy - ajde jano

12.5.09

uzay 1999

taa eskilerden uzaylı dizilerden biriydi. sanırım uzay bin dokuz yüz doksan dokuz'du. şimdi düşünüyorum da o zamanlar ne kadar uzak gelirdi bin dokuz yüz doksan dokuz. bi'kere okuması bile saatler sürüyordu! o günleri göremeyecek kadar uzak duruyordu çocukluğumuzda. atılgan vardı sanırım. yakışıklı bir de kaptanı. kaptan körk'dü galiba adı. çetin bir muhabereden sonra en otoriter sesiyle ;

" - köprü, hasar durumu" der...  ve köprü de iki saniyede çıkarırdı hasarı.

bense bizim köprüdeki hasarı bir hafta bir gündür tespit edemedim...
sonucunda hiç bir yere sığamıyorum ne işe, ne eve,
ne de kendime...
sokaklarda yürüyorum mecnun gibi
inanmayacaksın ama sebep bu sefer aşk değil
başka bir türlü travma bu
anlatamam
ama ağlarım.
hoş ağladım da...
sabah radyomda çalan "çaresiz" şarkı eşliğinde...

ama inadına muazzez dinliyorum şimdi. neden bilmiyorum. çokça hüzünlü olduğundan belki. ama ne yaptığımı bilmiyorum bu kesin. geçtiğimiz pazar bildiğim tüm dostlara mektup yazdım sanki uzak bir yerlere gidecekmişim gibi. utanmadan günlüğü yakmaya bile kalktım. şimdi ise arada sırada göz gezdirdiğim istatistik hedesinde on gündür yazmasam da çevre il ve ilçelerden hatta şikago'dan gelen canım okurları görünce utanıyor, kızarıyorum. hatta hep yazmak istiyorum. durmadan yazmak, içimdeki zehiri ve dahi zembereği boşaltana kadar yazmak, çalakalem yazmak, ulu orta yazmak, tükenene kadar yazmak. ama işte ha deyince çıkmıyor ki namussuz kelimeler. dokuz doğurtmadan, kıvrandırmadan çıkmıyor işte ne bedenden, ne zihinden! hatta bazen öyle oluyor ki hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. yazmak o kadar zor, o kadar imkansız, o kadar uzak geliyor. bin dokuz yüz doksan dokuz gibi.

ama işte dün akşam olduğu gibi de bazen, bu sıradan hayatı hikayeleştirip her gün olmasa bile her akla düştüğünde bir takım düşünceler yazmak istiyor bozcaada'daki emekliliğinde okumak üzere insan. lakin bir zaman sonra o da uzak geliyor. artık biliyorsun. evet tıpkı bin dokuz yüz doksand okuz gibi.

hıh ya da hah. şimdi acı bir gülümseme efekti koyalım tam buraya canım günlük... hem de en adanalısından yahut en isotlusundan olsun ki gören bir daha unutmasın.
acı evet.
ne acıdır ki sabahtan beri 1999 üzerine destekli desteksiz parçalarken şimdi köprü olarak yazdığım başlığı bin dokuz yüz doksand okuz olarak değiştirmek isterken fark ettim ki hayatımın en büyük yarılması, ömrümün en uzun fay kırılması bu yılda gerçekleşmiş. ki şimdi bu kırılmaya mı yoksa onca lakırdıdan sonra bunu henüz anımsama mı yanayım.
bilemedim...

yirmi beşinci yüzyıl 'bak racırs' vardı bir de...
sahi n'oldu o'na?

2.5.09

hayat bazen..

-fakat müzeyyen bu derin bir tutku dedim alkım'daki görevliye. şöyle bir güldü önce, müstehzi ile sevindirik bir eda arasında.
-çok eski bir kitap dedi sonra.
-var mı yok mu? diye üsteledim.
-maalesef dediğinde teşekkür edip çıkmıştım iki gün önce. başka hiç bir yere bakmadan gittigidiyorkom'dan verdim siparişimi hemen sonra. yanında da imkansız aşk'ı. şimdi bugün kadıköy'e inerken şöyle bir bakayım dedim... algör'ün ikinci kitabı nezahet'e oranla daha bir sardı beni müzeyyen. evet evet derin bir tutku gibi. lakin fazla bakamadan haldun taner'e geldi otobüsümüz. iskeleye yürürken bakılacak tek yere bakarken içim ürperdi birden nedense. karşıda haydarpaşa, iskeleye tornistan eden bir vapur ve en uzakta onları dikizleyen ayasofya bir yanda galata kulesi öte yanda. belki salt bu manzara, belki kulağımdaki duygu yüklü müzik ya da çiseleyen yağmurla bir olup yüzüme yüzüme vuran rüzgardı benliğimi titreten. ama sanırım üçü birden.
yedi numaralı yolcu olarak girdim deniz otobüsü iskelesine. aylardır görmediğim üniversite arkadaşım bekliyor bu sefer karşı yakada. hayır, doktorum! değil. doktorum hasta bu hafta. evet içimde bulunduğum ahval ve şeraiti bir elin parmaklarını bulmayan kadim dostlarımla atlatmaya çalışıyorum. ama hala niye yalnız hissediyorum niye midemin ortasındaki boşluk gitmiyor bilmiyorum! ama şu var bir de; hava yağmurluysa deniz varsa görüş alanında kitap okumak mümkün olmuyor. kafa da karışıksa bir de seni görmem imkansız, imkansız rüyalarım olmasa! rüya dedim de sabaha karşı karışık, çok karışık bir rüya hatta rüyalar zinciri gördüm. kafam gibi karışık. hayırdır inşallah! dağıttık mevzuyu yine... kitap diyordum.. evet okuyamıyordum bir aydır. yağışlı yağışssız denizli denizssiz en steril ortamlarda bile daha ikinci satırda dağılıyordum. ama sonra imkansız aşk'ı gördüm yine blogcu arkadaşımın tanıttığı. bir günde bitirdim. hatta bir solukta bitirdiğim ender kitaplardan oldu. aylak adamdı ilki. sakın kımıldama tabi öteki de. bir ve üçüncüsünde erkek karakterler çok benziyor birbirlerine. aşk deniyor yaşadıklarına ama hastalıklı bir durum diyorum dışardan şöyle bir bakınca. dahil oldukları mevcut sıkıntıdan kurtulmak için kendilerini bile isteye içine attıkları trajedi!. aptal, hasta herifler diyorum! aşk, tutku bu değil, bu olmamalı diyorum. sonra kendime bakıyorum biraz daha gayret edersem onlardan farkım kalmayacak! sadece iki adım ötesi... ama bir yanım hala direniyor. ve hala kendimle mücadeledeyim! sonra kendime geliyorum; deniz otobüsünün sol cenahına dizilmiş ve dörtlü beşli koltuklarda hepsi tek oturan aynı hizadaki erkekli kadınlı bir grup resmi geçitte şeref tribününe selam duran tören mangası gibi bakıyoruz demir atmış tankerlere, kuru yük gemilerine. ömrümüzden tükenen günler gibi hızla geçiyoruz bu gemileri. ya da tam tersi mi? olduğumuz yerde sayan biziz de hızla geçen hayat mı? evet hayat tuhaf, vapurlar daha bir tuhaf...!