13.2.08

z raporu

sanırsın monaco prensesi. iki adım önümde. işe yetişmeye çalışıyorum. geçme mesafesi yok. burun ve fit vücut dim dik havada. sanki kraliyet serenomisindeymişcesine ağır ve minik adımlar. on metre ötedeki gökdelenler gibi insanları tepeden süzmeler falan.
ama bi dakka ya! az önce aynı metrobüsten indik biz. ve muhtemelen aynı dolmuşa bineceğiz. bu kibir, bu kadar ağda niye ki? nasıl ben siyah bir takım elbise ile adam olmuyorsam sen de üzerine bezendiğin o tüm maddiyatınla olmuyorsun genç hanım. kusura kalma ama biber acıdır. gerçekler de!
.
sanırım bir yirmi dakika olmuştur o camın kenarında heykel gibi dikileli. karşı villanın bahçesinde gözüm. zaman zaman da hemen bahçenin yanındaki iki insanın yan yana zor geçtiği dar sokakta. dün de oradaydı. önceki gün de. daha önceki günlerde. bu sıkıcı ofisin en çekilir yanı karşı sokağa açılan bu küçük penceresi. işten bunaldıkça küçük pencere imdadıma yetişiyor. sanki nefes egzersizleri yapıyorum burada. şimdi sezen markizi söylerken yine buradayım. her daim bir hareketlilik var oralarda.

gün içinde her zaman farklı kişilerden oluşan 3-4 kişilik topluluk eksik olmuyor bahçedeki tahta masanın etrafında. kılık kıyafetlerinden ne iş yaptıklarını çıkaramıyorum. fakat villanın bir iş yerine ait olduğu kesin. seslerini duyamıyorum ama bir gerginlik hakim el, kol hareketlerinde. tiyatro sahnesine çıkar gibi 28-30 yaşlarında bir bayan giriyor ilkin bahçeye. arkasında astı olduğu her halinden okunan ve ezilen yağız bir delikanlı. kızın iki eli de dolu. biri kulağındaki telefonda. sigara olanı ise sinirli bir biçimde sallıyor sağa sola. kara yağız delikanlı mahçup, ezilmekle meşgul. sonra onlar çıkıp kadrajdan ispanyol-türk ortak yapımı filmde oynayabilecek tip ve kıyafette dört adam giriyor. ahşap masanın etrafındalar. telefonlar kanser değil daha çok sinir hastası yapıyor sanırım insanları. telefonu alan bir değişim geçiriyor gibi. delleniyor. işte bakın ceyar şapkalı tombik abi de çok gergin. gerginliği hareketlerine yansıyor. saçı olmayan tıknaz adam ise daha sakin. ama oturmuyor. ceyar abiyi dinliyor can kulağı ile ayakta. sanırım az önce yumruklarını da sıktı. belli ki o da hiddetli. diğer iki eleman ayaktakilere nazaran çok daha sakinler ve oturuyorlar. benim gibi olanı biteni izliyorlar. tam o sırada gözüm sokak arasına kayıyor. liseli bir ergen acemice yaktığı sigarasını aynı acemilikte nefesliyor. hızlı adımlarla bir çırpıda geçiyor sokağı boydan boya. hemen arkasındaki iki kızda bir tuhaflık var. gülüşüyorlar. önce arkalarına bakıyorlar sonra önlerine. saçları iki yandan örgülü olanı duvara aceleyle bir şeyler yazıyor. takım elbiseli uzunca bir adam girince sokağa kızlar sohbet pozisyonunu alıyorlar. takım elbiseli geçer geçmez duvar yazılarına devam ediyorlar.

bu arada sezen hala istanbul hatırasını söylüyor. az önce vinampa sadece bu şarkıyı tekrarla diye komut vermiştim çünkü. hava çok güzel görünüyor. liseli kızlar ise görünmüyor artık. şubat ortasında mayıs havası. gün, güneş, hava, su yaşamak bedava. ama ha deyince olmuyor. sadece züğürdün çenesini yoruyor. burada olmamam gerektiğini düşündüğüm an ahşap masanın altından turuncu tüylü iri yarı bir köpek çıkıyor, ceyar şapkalı şöyle bir irkiliyor önce ve hemen akabinde köpeğe doğru boş bir tekme sallıyor. tıknaz adam birden ayağa kalkıp ceyara kafayı koyuyor. diğer iki eleman koşup biri ceyarı kaldırırken öteki tıknaz adama sarılıyor. köşedeki hamakta sallanmakta olan sinirli abla düşer gibi telaşla atlıyor salıncaktan, peşinde mahçup delikanlı. ceyarın burnu kanıyor. tıknaz abi alnına bakıyor kanıyor mu diye. etkisiz elemanlar şaşkın. tekmeden son an da kurtulan turuncu köpek bahçenin uzak köşesinden oh olsun der gibi iki patisini ağzına götürüp dil çıkarıyor. ama bu nasıl olur derken patronun tok sesini duydum.
"mithad bey raporlar hala hazır değil mi?"
.
sting - englishman