21.02.2008

nasıl anlatsam ner'den başlasam

şubatın yirmibiri gecenin onbirbuçuğu topçular iskelesindeyim yahut eskihisar. bi türlü öğrenemedim şunların hangisi, hangisi. öğrenmek istemedim aslında daha çok. yeterince boş bilgi var zaten dimağda. ismini vermek istemediğim bir otobüs firmasındayım. patron ve yandaşları ısrar edip "12-13 saat otobüs çekilir mi kardeşim bin uçağa git bi saatte" dediler de ben peygamber demedim. bu otobüsle gidilir kardeşim. tekli koltuklar, kişiye özel kısıtlı sayıda da olsa müzik seçenekli kulaklıklar, hizmette kusur yok, sınır yok falan.

tamam, eyvallah uçak bir saatte götürüyor da benim ömründen kaç saat kaç sene gidiyor kimse bilmiyor. hala kendime o demir yığının havada nasıl asılı kaldığını izah edememişken ve en ufak bir sarsıntıda bir carpenter, bir kubrick, bir hitchcock halt etmişse benim gerilim ambianslarımın yanında. binilir mi o demirden kanata? binilmez elbet.

o yüzden otobüsün uçağa yönelik üstünlüklerini say say bitmez abicim. ayrıca ufak bir kültürazzi hesabı yaparsak uçak kalktı mı, boşluğa ne zaman girecek, girerse ne zaman çıkacak, iniş takımları açılacak mı, açılırsa nasıl açılacak, sancılı mı olacak sancısız mı olacak derken elindeki dergi yahut kitaba odaklanamıyor insan. evet ödleğin tekiyim ben abicim itiraf ediyorum. yıllarca dönis berkamp arsınılla deplasmanlara gitmedi de ne kaybetti topçuluğundan. neyse dönülmez ufuklara daldık yine.

kitap gidiyorduk huşu içinde okunacak yegane mekanlardır, yolculuklardır otobüsler falan feşmekan. öyle olmuyor işte her zaman! sağ ön çaprazda bir bey abi ve yanındaki çocuğu mütemadiyen bıdı bıdı, vıdı vıdı kafamız oldu pres ütü. hadi çocuk, çocuk da be adam afedersin sen ne halt yemeye yüksek volumden şeyedip okuduğunu anlamayı bırak dinlediğinden şüphe ettiriyorsun insanı. saat gecenin üçünü vurmamış ama yine de uyuyanlar var. misal hemen arkadamki hoş bayan, sağımdaki altın kızlar falan.

neyse müziğin sesini yükseltip kitaba gömüldüm otobüs de gidiyor kendince..
sonra ne olduysa her şey birdenbire oldu orhan veli timsali!
önde gençten bir adam ama bizim baba değil. lakin en az bizimkisi kadar kıl. yüksek sesle ve nefes almaksızın bir şeyler anlatıyor yanındakilere. hayır o bi derece de. yanımdan geçip arkamdaki hoş bayana yazılmaz mı. "hoop n'oluyo lan o'nun yazılmışı var burda" demeye kalmadan yine ön tarafta 13-15 yaşlarında bir ergenin peyda olmasıyla elinde çanta dışarı fırlaması bir oldu. olayın tanığı ben de peşinden atladım tabi. koş koş peşinden tık nefes olduk neyse tenhada kıstırdık bunu bi abi ile. tam "naptın lan çantayı" diye sorgularken olay mahalline gelen polis anlamadığım bir sebepten beni dürtmeye başladı beni.
o sırada gözlerimi açtım.
muavinin sivilceleri gözümü aldı ;
-abi uyan bodrum otogara geldik.
- haa. eyvallah gözüm.
.
mfö-bodrum bodrum
.

13.02.2008

z raporu

sanırsın monaco prensesi. iki adım önümde. işe yetişmeye çalışıyorum. geçme mesafesi yok. burun ve fit vücut dim dik havada. sanki kraliyet serenomisindeymişcesine ağır ve minik adımlar. on metre ötedeki gökdelenler gibi insanları tepeden süzmeler falan.
ama bi dakka ya! az önce aynı metrobüsten indik biz. ve muhtemelen aynı dolmuşa bineceğiz. bu kibir, bu kadar ağda niye ki? nasıl ben siyah bir takım elbise ile adam olmuyorsam sen de üzerine bezendiğin o tüm maddiyatınla olmuyorsun genç hanım. kusura kalma ama biber acıdır. gerçekler de!
.
sanırım bir yirmi dakika olmuştur o camın kenarında heykel gibi dikileli. karşı villanın bahçesinde gözüm. zaman zaman da hemen bahçenin yanındaki iki insanın yan yana zor geçtiği dar sokakta. dün de oradaydı. önceki gün de. daha önceki günlerde. bu sıkıcı ofisin en çekilir yanı karşı sokağa açılan bu küçük penceresi. işten bunaldıkça küçük pencere imdadıma yetişiyor. sanki nefes egzersizleri yapıyorum burada. şimdi sezen markizi söylerken yine buradayım. her daim bir hareketlilik var oralarda.

gün içinde her zaman farklı kişilerden oluşan 3-4 kişilik topluluk eksik olmuyor bahçedeki tahta masanın etrafında. kılık kıyafetlerinden ne iş yaptıklarını çıkaramıyorum. fakat villanın bir iş yerine ait olduğu kesin. seslerini duyamıyorum ama bir gerginlik hakim el, kol hareketlerinde. tiyatro sahnesine çıkar gibi 28-30 yaşlarında bir bayan giriyor ilkin bahçeye. arkasında astı olduğu her halinden okunan ve ezilen yağız bir delikanlı. kızın iki eli de dolu. biri kulağındaki telefonda. sigara olanı ise sinirli bir biçimde sallıyor sağa sola. kara yağız delikanlı mahçup, ezilmekle meşgul. sonra onlar çıkıp kadrajdan ispanyol-türk ortak yapımı filmde oynayabilecek tip ve kıyafette dört adam giriyor. ahşap masanın etrafındalar. telefonlar kanser değil daha çok sinir hastası yapıyor sanırım insanları. telefonu alan bir değişim geçiriyor gibi. delleniyor. işte bakın ceyar şapkalı tombik abi de çok gergin. gerginliği hareketlerine yansıyor. saçı olmayan tıknaz adam ise daha sakin. ama oturmuyor. ceyar abiyi dinliyor can kulağı ile ayakta. sanırım az önce yumruklarını da sıktı. belli ki o da hiddetli. diğer iki eleman ayaktakilere nazaran çok daha sakinler ve oturuyorlar. benim gibi olanı biteni izliyorlar. tam o sırada gözüm sokak arasına kayıyor. liseli bir ergen acemice yaktığı sigarasını aynı acemilikte nefesliyor. hızlı adımlarla bir çırpıda geçiyor sokağı boydan boya. hemen arkasındaki iki kızda bir tuhaflık var. gülüşüyorlar. önce arkalarına bakıyorlar sonra önlerine. saçları iki yandan örgülü olanı duvara aceleyle bir şeyler yazıyor. takım elbiseli uzunca bir adam girince sokağa kızlar sohbet pozisyonunu alıyorlar. takım elbiseli geçer geçmez duvar yazılarına devam ediyorlar.

bu arada sezen hala istanbul hatırasını söylüyor. az önce vinampa sadece bu şarkıyı tekrarla diye komut vermiştim çünkü. hava çok güzel görünüyor. liseli kızlar ise görünmüyor artık. şubat ortasında mayıs havası. gün, güneş, hava, su yaşamak bedava. ama ha deyince olmuyor. sadece züğürdün çenesini yoruyor. burada olmamam gerektiğini düşündüğüm an ahşap masanın altından turuncu tüylü iri yarı bir köpek çıkıyor, ceyar şapkalı şöyle bir irkiliyor önce ve hemen akabinde köpeğe doğru boş bir tekme sallıyor. tıknaz adam birden ayağa kalkıp ceyara kafayı koyuyor. diğer iki eleman koşup biri ceyarı kaldırırken öteki tıknaz adama sarılıyor. köşedeki hamakta sallanmakta olan sinirli abla düşer gibi telaşla atlıyor salıncaktan, peşinde mahçup delikanlı. ceyarın burnu kanıyor. tıknaz abi alnına bakıyor kanıyor mu diye. etkisiz elemanlar şaşkın. tekmeden son an da kurtulan turuncu köpek bahçenin uzak köşesinden oh olsun der gibi iki patisini ağzına götürüp dil çıkarıyor. ama bu nasıl olur derken patronun tok sesini duydum.
"mithad bey raporlar hala hazır değil mi?"

9.02.2008

koku

köşeyi dönerken inanılmaz lezzetli bir koku. anlatamam. sanki bilim kurgu filmlerindeki gibi bir çip takıldı o an beynime ve çok çok uzaklara götürdü beni. muhteşemdi. kısa sürdü her güzel şey gibi. hemen köşedeki çiçekçiyi işte o an gördüm. taze kır çiçekleri. bu mevsimde pek inandırıcı gelmedi ama. hemen solumdaki otların yeni biçildiğini fark ettim. lezzetin kaynağı orasıydı işte. dönüş yolumu uzatarak aynı köşenin güzergahını seçtim özellikle. bir kaç saniyeliğine aynı duyguları yaşadım yeniden. muhteşemdi yine. ama yetmiyor işte!

4.02.2008

ışınla beni skati

çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla. lakin işte sanırım farkında olmadan kırıyorum bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben. nerden esti şimdi bunlar. öyle bir yerde çalışıyorum ki işe konsantre olmak çok zor. iki kanat pencereden yukarıdaki karayolunda bir sağa bir sola giden arabaları, yolun kenarında sallanan kavak ağaçlarını, az aşağıda banliyö trenlerini, şansım varsa adapazarı, doğu expreslerini, sokakta koşturan tek tük insanları gören bir konumdayım. bir dakika iş, beş dakika manzara-i umumiye. işte bu ahval ve umumi manzarada kah bir trenin peşinden, kah koca koca ağaçları savuran rüzgarla birlikte gidiyorum. misal beş dakika önce köyümün yağmurlarında yıkandım da geldim. sahi o ne soğuk ve yağmurdu öyle temmuz ayında. siz bilmezsiniz akdağ böyledir işte. sene seksenler.. çocuktum o zaman daha. her sene sektirmeden giderdik memlekete. şimdi sadece hastalıkta ve ölümde. manzara diyorduk, telefon çaldı. hata yapmış çocuk. insanız. yaparız hata. ama ben ne yaptım. biraz çıkıştım. derken manzara... mesleğe ilk başladığım günlere gittim. muhasebe, hesap kitap vicdan. bak şimdi de yük treni geçiyor. neyse, arkadaki firma sekreteri denetim yapmadığımı anlamadan çıkayım günlükten. ışınla beni skati...