sosyal medyada bir şey dikkatimi çekiyor bugünlerde. belki hep vardı. ya da ve belki ben gereğinden fazla sosyal medyadayım son zamanlarda. bilmiyorum. son tahlilde; bir kısım ünlü kişiler “kişisel paylaşımları sevmem ama…” diye başladıkları cümlelerin sonunda kurumsal firmalara bir güzel geçiriyorlar. ha haklılar, haksızlar onu bilemem. zaten mevzu “ünlülerin cinsel fantezileri” değil benim gibi ünsüz bir adem’in kişisel zıvanadan çıkma halleri. o yüzden ve şimdi sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim sevgili hemşerilerim, henüz izanını ve beyefendiliğini ve hanımefendiliğini kaybetmemiş dostlar, sayın istanbullular; siz diyorum nadir elementlerden daha değerli olan bu güzel şehirdeki kaosa, curcunaya, ipe sapa gelmez kural tanımazlıklara, bencilliklere, fırsatçılıklara en kötüsü de “cezasızlığa” ve dahi saldım istanbul’a mevlam kayıra durumlarına nasıl ama nasıl katlanıyorsunuz?
siz de benim gibi bir süre sonra yorulup “amaaan ne halleri varsa görsün koca şehirdeki insanlara metroya binmesini, koltukta nasıl oturacağını, tohumunu okuldan almak için arabasını yolun ortasına bırakıp bütün trafiğin anasını sken öğrenci velilerine, scooter cihazını kaldırımın ortasına bırakan tek hücreliye kuralları belediyeye ve emniyete işini ben mi öğreteceğim, 6 tanesi 50 liraya satılan sade sodanın tanesini 100 liraya satan emekten paylaşımdan sosyalizmden bahsedenlerin kalesi bir kadıköy kafesinde kaybolan vicdanı ben mi hatırlatacağım, gece 12’de torunuyla top oynayan yahut televizyonunu son ses açan sözde komşulara ya da kadıköy sabiha gökçen metro hattında biz ayakta zor dururken ya da iki büklüm oturmaya çalışırken sussex düşesi gibi süzüm süzüm süzülüp bacak bacak üstünde çamurlu ayaklarıyla seyahat eden ablalara, duke of york abilere saygıyı, empatiyi, medeniyeti ben mi öğreteceğim diyerek kendi kendine verdiğin “enerjimi daha güzel şeylere ayırmalıyım” sözünün üzerinden daha 24 saat geçmeden ilk insan hırtlığında zıvanadan çıkmamayı nasıl başarıyorsunuz?
dün misal sosyal medyada yazan bir sevgili ablamız arabasının arkasına park edip telefon dahi bırakmadan giden öküzü aramak yerine en yakın kafeye gidip çay söylemiş kendine. eski ben olsaydım fellik fellik onu arar bulur, durduk yere sinir harbi yaşardım demiş. gerçekten, sessiz sakin bunu yapabildiyse helal olsun diyorum. ama işte ben yapamıyorum. bana yapılmasını istemediğimi başkasına yapmıyorum çünkü. kimsenin tavuğuna, civcivine ya da kertenkelesine kışt demiyorum, belki para da bulurum diye daracık kaldırımı aile boyu sahiplenmeden hep sağından yürüyorum ve yine metro aktarma yollarında insanlar birbirine çarpmadan rahat gidip gelsin diye ayrılan şeritlerin sağından gidiyorum, kimsenin garajının ya da kapısının girişine araba, scooter bırakmıyorum, trafikte kaynak yapmıyorum, çakar kullanmıyorum, vergi kaçırmıyorum, dolu metrolarda bacak bacak üstüne atmıyorum ya da kocaman bavulumu apış arama koyup genişlemiyorum, metrodan inen yolcuların üstüne atlamıyor, sarı çizginin gerisinde, kenarda bütün edebimle ve tüm yakışıklılığımla bekliyorum, apartman ya da herhangi bir kapıyı arkamdan gelenin suratına bırakmıyorum, çöp poşetimi çöp konteynerinin yanına ya da sokağa değil içine, evimin önündeki doluysa 50 mt ötedeki boş olan konteynere atıyorum. hayır lütfen reca ederim bayım, bunları yapıyorum diye övünmüyorum tabiki. vakti zamanında meşhur anayasa fırlatıcımız ahmet necdet sezer beyfendi nasıl kırmızıda duruyorsa, olması gerekeni yapıyorsa ben de onu yapmaya, insan olmaya çalışıyorum! ama beni insanlıktan çıkarıyorlar amirim. albayım. çok sevgili doktorum. bu basit insanlık vaziyetlerini bilip de bir kereden bi’şey olmazdan girip benim memurum işini bilirden çıkarak milletçe kafayı yedik sanki. ya da ve sadece ben yedim. üzüm üzüme bakarak kararırmış eskiden şimdi insan insana bakarak kararıyor. çıldırıyor. ve toplu halde cinnet geçiriyoruz. ya da korkunç bir kâbustan uyanamıyoruz. her şey normalmiş gibi yapıyoruz. sahi nasıl yapıyoruz? markette 4 liraya satılan suya sokakta, kafede niye 30 lira 50 lira veriyoruz? niye ilk gelene asla binemediğimüz metrolarda, metrobüslerde balık istifi gidiyoruz? neden on dakikalık yolu özel aracımızla iki saatte alıyoruz? neden takım tutar gibi parti tutuyoruz? neden kafamızı elimizdeki telefonlardan, televizyonlardaki yalanlardan kaldırıp gözlerimizi açmıyoruz? böylesi daha mı kolay? yaşarken ölü taklidi yapmak, ha? ama işte en tepedekinden en alttakine kadar küçük ya da büyük mesellerde kural tanımayanları görünce çıldırıyorum, çıldırıyorum. başkaları gibi zevk de alamıyorum bu tecavüzi durumlardan. oluruna da bırakamıyorum amirim. hani nasıl desem; konuşsam tesiri olmuyor, sussam içim razı gelmiyor. tam bir kısırdöngü. her şeyi devletten beklemeyeyim diyorum ama 20 milyonu nasıl düzelteyim? tam 13 yıl evvel trafikte emniyetten önüme kıran öküze çemkiririrken “hangi birini düzelteceksin oğlum bırak Allah’ından bulsun” diyen annemin altın öğüde de işe yaramadı. yapamadım. sonunda araba kullanmayı bıraktım. bu gidişle hintli ve pakistanlı yolcuların bizi kıskandığı koyun koyuna gittiğimiz metro yolculuklarını da bırakacağım yakında. ama işte bu şehri bırakıp gidemiyorum bir kısım mecburiyetler yüzünden. söyleyin hele; bu cinnet şehrinde siz nasıl hayatta kalıyorsunuz? sokağa çıkmayarak mı, kalabalığa çıkmayarak mı ya da ölü taklidi yaparak mı? ha, nasıl?
.
